Terör sorununa Diyanet damgasını vurdu!
Irak’ın ve Şam’ın tarih boyunca sahip olduğu ve muhafaza ettiği sosyal, kültürel ve dini dokunun işgal ve istibdat eliyle yok edilmesine, DAİŞ ve benzeri hareketlerin, İslâm’ın farklı yorumlarından oluşan tuhaf ve ilginç bir kolajlamayla Müslümanların bütün dini duyarlılıklarını rehin alması ve ürettiği nahoş imajlarla İslâm’ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamış olmasına da değinen Başkan Görmez’in konuşmasından önemli satır başları şöyle;
 
“İslam dünyasını kan ve ateş denizine çeviren sürecin arkasında hangi dinamiklerin olduğunu görmeliyiz…”
 
Bugün İslam dünyasını kan ve ateş denizine çeviren sürecin arkasında hangi dinamikler yatıyor? Bu soru sorulmadan ve nesnel cevapları bulunmadan bu süreci tersine çevirmek zor görünüyor. Uluslararası kuruluşların, münhasıran İslam İşbirliği Teşkilâtı’nın hazırladığı raporlara göre, 1979 ilâ 2010 yılları arasında, İslam dünyasında, toplam 11 milyon Müslüman öldürüldü. 60 milyon Müslüman sakat bırakıldı. Sadece 1990 ila 2009 yılları arasında, İslam dünyasında, 34 bin 906 devlet adamı, 127 bin iş adamı, 2 bin 411 kanaat önderi öldürüldü. 23 bin büyük ölçekli ticarî işletme batırıldı. 1979 yılından bugüne, sadece Afganistan’da, işgallerde, toplam 4 milyon Müslüman Afganlının öldürüldüğü kaydediliyor. 7 Milyon Afganlı Müslüman ileri düzeyde sakat kalmış. Sovyetler Birliği ve ABD’nin işgalleri, Afganistan’da, beş Afganlıdan birinin ileri derecede sakat kalmasına yol açmıştır. Keza, ABD’nin son Irak saldırılarında toplam 1 milyon 300 bin kişi öldürüldü. 3,5 milyon Iraklı sakat kaldı. Suriye’deki iç savaşta şimdiye kadar en az 250 bin kişi hayatını kaybetti. İsrail’in, sadece son Gazze büyük saldırısında, 2 bin 147 kişi öldü. Ağır yaralıların zaman içindeki ölümleri bunun dışındadır. Yaklaşık 23 bin Gazzeli, geçtiğimiz Ramazan’ı  çadır dahi bulamaz bir halde sokakta geçirdi. Onlarca okul, hastane tahrip oldu. Geçen bunca süreye rağmen Gazze’de kuşatma kaldırılmadığı, aksine daha da güçlendirildiği için yardım, onarım ve iyileştirme yapılamıyor. Son verilere göre dünya 2,2 milyar çocuk nüfusu var ve bunların 150 milyonu yetim, bakıma ve korunmaya muhtaç çocuklar.



 
DAİŞ meselesi…
 
“DAİŞ, bir şiddet kültürü oluşturuyor…”
 
Irak’ın ve Şam’ın tarih boyunca sahip olduğu ve muhafaza ettiği sosyal, kültürel ve dini dokunun işgal ve istibdat eliyle yok edilmesi tüm İslam dünyasına örneklik eden, Abbasiler döneminden itibaren farklı dini anlayışları birlikte yaşatan bu toprakları bağnazlık ve şiddetin boy verdiği bir fideliğe dönüştürmüştür. Ebu Hanife ve Abdulkadir Geylani’nin fıkhı ve tasavvufu mezceden İslam yorumunun beşiği, daha Halife Memun devrinde kurulan “Beytu’l-Hikme” ile eski Yunan felsefesiyle İslam hikmetinin izdivacını temin eden evrensel şehir Bağdat’ın ruhu tahrip edildi. Sünni kardeşleriyle ortak bir dil geliştirmekte başarılı olan Kazımiye ve Necef-i Eşref Şiiliği tarihten silindi. Aynı felaketler Bilad-ı Şam’da tarih boyunca egemen olan tarihi, dini, kültürel dokunun başına da geldi. Bugün DAİŞ ve benzeri örgütlerin üremesini hazırlayan ve gelişmesine hız kazandıran en önemli sebep budur. Bütün bu olup bitenler bir şiddet kültürü oluşturmuş durumdadır ve bunları sadece dine yüklemek hiçbir hakikatle bağdaşmaz.


 
“DAİŞ ve benzeri hareketler, Müslümanların dini duyarlılıklarını rehin almış, İslâm’ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamıştır…”
 
Üzülerek belirtmek isterim ki dün el-Kaide bugün DAİŞ sadece bunun birer neticesinden ibarettir. En başta DAİŞ ve benzeri hareketler, İslâm’ın farklı yorumlarından oluşan tuhaf ve ilginç bir kolajlamayla Müslümanların bütün dini duyarlılıklarını rehin almış, ürettiği nahoş imajlarla İslâm’ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamıştır. Bu tür hareketlerin tek sermayesi araçsallaşıtırılmış din ve acımasızca kullandığı silahlardır. Oysa insanlara rahmet vaad etmeyen, huzur ve saadet vaad etmeyen, tüm insanlığı Din-i Mübin-i İslâm’dan soğutan hareketlerin hiçbir değeri yoktur. Unutmayalım ki İslâm herkes için, inanan inanmayan herkes için rahmettir. Elbette biz olayın siyasi, politik ve uluslararası boyutunun farkında olarak dinî, manevî ve ahlâkî cephesiyle ilgileniyoruz. Bilhassa terör ve tedhiş hareketlerinin temel felsefesi ve dinî argümanlarıyla birinci dereceden alakadar olmak zorundayız.


 
“DAİŞ ve benzeri yapılar, İslam’ın medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmıştır…”
 
Modern zamanlarda ortaya çıkan bu nevzuhur dini yapı, İslâm’ın cihanşümul hak ve adalet anlayışına, sevgi, şefkat ve rahmet mesajına gölge düşürmüş, medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmış, Batı dünyasında İslâmofobik korkuların oluşmasına sebep olmuş ve medeniyetler arası çatışma üretmek isteyen görüş ve çıkar odaklarının aracı hâline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde İslâm medeniyetinde baskın olmayan, şaz ve marjinal kalan bu anlayış, önceleri tamamen selefe ve dinî metinlere bağlılığı ifade ederken Moğol istilasıyla birlikte bir eylem ve hareket alanına kavuşmuştur. Daha sonraları Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde dâhili ve harici etkenlerle siyasal bir zemin bularak varlığını korumuş; hatta bazı devletlerin ideolojisi haline gelmiştir.
 
“DAİŞ ve benzeri yapılar, Müslüman toplumlar ve İslâm’ın bekası açısından en büyük sorundur…”
 
Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, Afganistan işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Körfez Savaşları, Irak işgali ve Suriye’de yaşanan trajedi gibi İslam dünyasının dinî ve kültürel fay hatlarını sarsan büyük acılardan sonra bu anlayış sömürge, şiddet, savaş, işgal ve istibdatların gölgesinde yetişen “yaralı bilinçlerin” ve “ölümcül kimliklerin” hatta Batı’da varlıkları ve kimlikleri yok sayılarak ötekileştirilen genç kuşakların, uğruna canlarını verdikleri ve insanları hunharca katlettikleri bir kurtuluş ideolojisine dönüşmüştür. İslâm dünyasının sorunlu bölgelerinde varlığını kuvvetlendiren bu anlayış, İslâm’ın ilk fitne hadiselerinde ortaya çıkan harici unsurların düşünce, tavır ve diliyle birleşince bugün itibariyle Müslüman toplumlar ve İslâm’ın bekası açısından en büyük sorun hâline gelmiştir. Bölgesel dinamiklerin de etkisiyle hızla genişleyen bu hareket, uluslararası stratejilerin de birer parçası olarak bugün namlusunu Müslüman çocuklara yöneltmiş durumdadır.
 
“Ahlak ve hukuk tanımayan hiçbir savaş cihad değildir…”
 
Bu anlayışa göre hakikat “selef” adı verilen sadece ilk üç neslin inhisarındadır. Ancak zamanla modernitenin etkisiyle ihdas ettikleri kendi hakikatlerini, ilk üç nesle izafe ettiklerinin farkında değildirler. Kendi hakikatlerine ve dinî anlayışlarına inanmayanları, İslâm’ın ana yolunun tarih boyunca prensibi olan “ehl-i kıble tekfir edilmez” düsturunu yok sayarak kolaylıkla kâfir ilan eden bu zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmeye başlamıştır. Halbuki ahlak ve hukuk tanımayan hiçbir savaşa cihad denemeyeceği açıktır. Bunlara göre halefin yani sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet yanında akla, re’ye, içtihada yer veren dini anlama metotları geçerli değildir.
 
“DAİŞ, Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlıyor, medeniyet içi çatışma isteyen siyasal mühendisliklere hizmet ediyor…”
 
Kitap ve Sünnet’i okuma ve hayata tercüme etmede belli bir usûl ve metodoloji takip ederek oluşan mezhepler ve tarih boyunca medeniyet üreten bütün düşünce okulları ehl-i bidat; irfan geleneğimizin derunî dini tecrübesini yaşayan bütün tasavvuf mektepleri de ehl-i dalalet olarak yaftalanmaktadır. Bütün tekkeler, zaviyeler, Hüseyniyeler, türbeler, tarihi eserler, yıkılması ve tahrip edilmesi gereken birer şirk unsuru olarak kabul edilmiştir. Bu düşüncede Allah’ın cemal sıfatının bir tezahürü olarak İslâm medeniyetinin var ettiği bilim, sanat, estetik, edebiyat, bediiyyat ve mimarinin herhangi bir yeri yoktur. Kullandıkları terminoloji Müslümanların ıstılahlarından kolaycı ve sathi bir şekilde devşirilmiş İslam’a yabancı bir lehçedir. Dinî referansları bağlamından kopararak doğrudan birer kanun metni gibi algılayan, Kur’an’la ilişkisi lafzi ve harfi, Sünnetle ilişkisi zahiri ve şekli olan, Allah’ın insana bahşettiği akıl ve istidatları vahyin karşısına koyarak reddeden bu anlayış, tarih boyunca İslam’ın ana yolunu temsil eden Ehl-i Sünnet yorumunu kendi tekeline alma iddiasıyla kendileri dışındaki bütün Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlamış, medeniyet içi bir çatışma isteyen siyasal mühendisliklere hizmet eder hâle gelmiştir. Ayrıca bu anlayış, ibadetlerdeki içtenliğin yaşanması, Allah sevgisinin mahlûkata şefkat olarak yansıtılması, yaratılanın Yaratandan ötürü hoş görülmesi gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesi, onun yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur. 
 
“Bu yapılar sayesinde, barış ve esenlik dini olan İslâm, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam toprakları da selam ve eman yurdu olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır…”
 
Başından beri İslâm medeniyetinin bir emaneti olarak kabul edilen ve Müslümanlarla birlikte yaşama ahlakı ve hukuku çerçevesinde iç içe olan ehl-i kitap ve diğer dinî azınlıklar üzerinde korku üreten, asırlardan beri Müslümanlardan iyilikten başka bir davranış görmeyen Ezidileri katleden ve sürgün eden bu zihniyetten dolayı ne yazık ki barış ve esenlik dini olan İslâm, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam toprakları da selam ve eman yurdu olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır.
 
“Bütün harici etkenlere, her türlü komplo ve manipülasyona rağmen İslâm ümmeti DAİŞ ve benzeri yapıları doğuran düşünceler üzerinde durmalıdır…”
 
Bütün harici etkenlere, her türlü komplo ve manipülasyona rağmen İslâm ümmeti bu vakıanın iç sebepleri üzerine yoğunlaşmalı, DAİŞ ve benzeri yapıları doğuran düşünceler üzerinde durmalıdır.  İslâm dünyasının hemen her bölgesinde farklı adlarla ortaya çıkan ve Müslümanlara hayatlarını zehir etmeyi kafalarına koymuş bu ve benzeri “tekfirci” eğilimler sadece “dış mihrakların komplosu” denilerek geçiştirilemez. Velev ki komplodur, “peki bu komplonun tutmasında bizim bünyemizin hiç mi zaafları yoktur?” suali sorulmalıdır. Bu anlayış karşısında bugün her Müslüman bireyin, her Müslüman âlimin ve her dinî kurumun üstleneceği bir sorumluluk, yerine getireceği bir görev vardır. Bugün, basiretimizi canlandırmaya, bizden kaynaklanan sorunları bütün boyutlarıyla birlikte gecikmeden ele almaya ve hiç kuşkusuz bizi içeriden vuran haince tezgâhlara karşı da yüksek bir bilinçle teyakkuz halinde adımlar atmaya ihtiyacımız var. Sağlıklı bilgi yollarını açmak, genişletmek ve herkes için ulaşılabilir bir örneklik içinde hayata katmak zorundayız. Merhamet bizim şanımızdır, iz’an bizim adalet tarzımızdır. Bunları kaybetmeyi göze alamayız.


 
“DAİŞ’in aldatarak bünyesine kattığı gençlerle temas edilip, hakikate ulaşmaları için çabalar arttırılmalıdır…”
 
Bütün bir Diyanet teşkilatı İslâm’ın yüksek ideallerini pervasızca tehdit edip yok eden bu ve benzeri yapılara karşı her düzeyde aziz milletimize ulaşmaya ve halkımızı Kitab-ı Mübin’in idrak haritasına daha fazla yakınlaştırmak için çabalarını arttırması gerekir. Bu bağlamda DAİŞ ve benzeri yapıların aldatarak bünyesine kattığı gençlerin, hangi ülkeden olursa olsun bizim evlatlarımız olduğunu unutmadan, terör ve şiddet zihniyetiyle mücadele ederken, bunların aldattığı zümrelere temas edilmeli, hakikate ulaşmaları için çabalar arttırılmalıdır.

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Müezzinin 1 yıl önce

Hocam birazda PKK terorunden bahsetseydiniz güneydoğu daki vatandsslarimiza yol gosterseydiniz.bu bölgede buna ihtiyaç var burada imamlar bunu yapmiyor