Hz. Peygamber (s.a.v.), Sünnetsiz İslam’a çağrı yapacak olan bu sapıklara karşı dikkatli olmamızı onbeş asır öncesinden haber vermiştir: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna kaykılmış karnı tok bir adam olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz; Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım.” (Ebu Davud, Sünnet, 5; Tirmizi, İlim, 10; İbn Mace, Mukaddime, 2)


Hadisimiz taşıdığı nebevi tespit ve ikaz ışığı ile imdada yetişmekte, sergilenmekte olan oyunu gerçek yüzüyle inananlara tanıtmaktadır. Rasulullah (s.a.v.), günün birinde kendisinin teşri/kanun koyma yetkisini tanımayacak, sünnetin getirdiği evrensel yorumu önemsemeyecek, Kur’an’la yetindiğini söyleyecek münasebetsizlerin çıkacağını, ümmetinden hiç kimseyi böylesi bir tavır ve iddia içinde görmek istemediğini pek beliğ ve etkili bir şekilde belirtmiş, Sünnetsiz İslam iddialarını suçüstü yakalayıp teşhir etmiştir. (Prof.Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hadislerle Gerçekler, 2/138)


Bir ara, “Erike” hadisi diye bilinen bu hadisi rivayet eden sahabinin yaşının 9 olduğu, peygamberimizi gördüğünün meçhul olduğu, Ankara İlahiyat hocalarından Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar’ın bu hadise “uydurma” dediği ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de bu görüşe katıldığı, sosyal medyada yazıldı-çizildi. Bunu fırsat bilen “Bize Kur’an yeter” diyenlerin hocaları da hemen olayın üzerine atlayarak “Diyanet, kendi başkanının uydurma dediği hadisi hutbede kullandı” diyerek ortalığı velveleye vermeye çalıştı.


Efendiler, dürüst olalım. İşinize gelmediği zaman senedinde şüphe olmayan bir hadisi “Metin tenkidi yapılmamıştır. Bu metin Kur’an’a ve akla aykırıdır” deyip sizin yorumladığınız Kur’an’a uymuyor gerekçesi ile kabul etmiyorsunuz.  Bu hadisin senedindeki râviyi bazı hadisçilerin gözüyle “Meçhul” görüyor ve metni görmezden geliyorsunuz. Pekiyi metnin akla ve Kur’an’a aykırı bir tarafı var mı? Sizler de bilir ve söylersiniz ki, hadislerin zayıflığı, sahihliği ictihadîdir.

Bazılarının zayıf dediğine bazıları hasen veya sahih der. Bir kere yukarda zikrettiğimiz hadis, eğer sizin dediğiniz gibi ravisi hakkında bilgiler yetersiz, yani ravi meçhul ise “bu hadis uydurmadır” denmez, “zayıftır” denir. Bir hadisin uydurma olabilmesi için, Kur’an’a, aklıselime ve tarihi gerçeklere ters düşmesi lazımdır.

Sizin içinizde de bir bütünlük ve tutarlılık olmadığı için, hadisleri tamamen dışlamayanlarınızdan bir kısmı mesela Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır “Bir hadisin zayıflığı, sahihliği veya uydurma oluşu, Kur’an’a uygun düşüp düşmemesiyle belli olur. Kur’an’a ters düşmeyenlere itibar edilir” diyerek senetten ziyade metne öncelik verirler. Sizin mantığınızla soruyorum, “Bu hadisin Kur’an’a ters düştüğü taraf neresi?” Rasûlüllah, geleceğe projeksiyon tutarak endişesini dile getirip, bir tespitte bulunuyor. Siz kabul etmeseniz de, durum bütün çıplaklığı ile ortada. Rasulullah’ın haber verdiği tipler, televizyon ekranlarında, spot ışıkların altında, koltuğuna kaykılmış bir şekilde “İki tane delil varmış. Biri kitapmış biri de sünnetmiş. Yok öyle bir şey. Sadece Kur’an’dır delil olan” diye gözlerini patlatarak höykürmüyorlar mı? 


Bir de bu hadisle ilgili “sahihtir” tespitini yapanlara hiç kulak vermiyorsunuz. Bir kısım hadis otoritesi de bunu “sahih” kabul ederek hadisi, sünnet inkârcılarına karşı delil olarak kullanmaktadır. Hadisçi Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan da onlardan biridir.


Ben de Kur’an’a hiçbir surette ters düşmeyen, bilakis, bir gerçeği tespit eden bu hadisi “sahih” kabul edenlere katılıyor ve Rasûlüllah’ın bu azarlayıcı üslûbundan bu beylerin neden bozulduğunu da merak etmiyorum. Çünkü yarası olan gocunur ve bozulur. Demek ki, yaraları var.


Sosyal medyada kısa süre önce tartışılan bu teknik ara bilgiden sonra konumuza dönersek: 
Miladi on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Müslümanlarda meydana gelen kültürel ve toplumsal donukluk neticesinde Hindistan’a yıkıcı akımlar girmeye başladı. Pencap eyaleti “Kadiyanilik” ve “Ehli Kur’an Ekolü” gibi İslam için yıkıcı olan iki harekete sahne görevi yapmıştır. 


Miladi 1900 senesinde bu kara parçasında Mirza Gulam Ahmet el-Kadıyanî, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı. Sonra adı geçen bu peygamber taslağı, Abdullah Çakralvî’yi öne sürmeye başladı. Bu adam da bütün yıkıcı gayretini sünneti tamamen inkâra verdi ve 1902 yılında “Ehl-i Kur’an” adında bir ekol oluşturdu. Bu ekolün iki ortak özelliği vardır. "Bunlardan birincisi, dünya ve ahiret işlerinde Kur’an’a bağlılıkla yetinmek, diğeri ise Nebevi Sünnetin dinde delil ve kaynak olmadığı ve bunu dine sokmanın gereksizliği görüşüdür.” (M.Tahir Hekim, Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, s.82.)


Batı’nın İslam ülkelerini istila ettiği ve askeri işgali kültürel işgale dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar içinde “Kur’an’la yetinme” çağrısına dönüştü. Müsteşriklerin/Oryantalistlerin sünnet verilerine yönelttikleri “uydurulmuşluk” suçlamalarına körü körüne kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir oldu. (İ.Lütfi Çakan, a.g.e., 2/137)


Tirmizi şârihi Mübarek Fûri, yukarıdaki hadisin yorumunda şöyle demektedir:“Bu hadis, peygamberlik delillerinden bir delil ve bir alamettir. Çünkü hadiste haber verilen durum aynen gerçekleşmiştir. Hindistan’ın Pencap eyaletinde bir adam çıktı ve kendi kendisini “Ehl-i Kur’an” diye isimlendirip tanıttı. Hâlbuki onunla ehli Kur’an arasında dağlar kadar fark vardı. Aslında o “Ehl-i Kur’an” değil “Ehli İlhad” idi. Peygamber’in hadislerini bütünüyle kesin şekilde reddetmeye kadar işi götürdü ve “bütün bunlar Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan ibarettir, gerekli olan sadece Kur’an-ı Azim ile ameldir, hadislerle değil; isterse bu hadisler sahih-mütevatir olsunlar. Kim Kur’an’dan başka bir şeyle amel ederse o, ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir’ (5Mâide:44) ayetinin hükmü altına girer” dedi. Daha buna benzer bir sürü sözler söyledi ve bir sürü cahil de ona tabi oldu, onu “imam” edindi. Devrin âlimleri bu adamın küfrüne, ilhadına ve İslam çerçevesinden çıktığına dair fetva verdiler. Bize göre de durum, âlimlerin dediği gibidir.” (Tuhvetü’l Ahvezi, 4/425)


Sünnet karşıtı görüşlerin, “Kur’an’la yetinme” çağrılarının temelinde yatan aldatılmışlığı da Mustafa A’zamî şöyle tesbit etmektedir: “İngilizler, Hindistan’ı geçen asırda bütünüyle sömürgeleştirmişti. Müslümanlar ülkeyi onların elinden kurtarmak için cihad ilan ettiler. Sömürgeciler silahlı cihadın tehlikesini farkettiler. Bunun için müslüman âlimler arasında kılıçla cihadı reddeden bir grup peyda ettiler. Onlar da bu işe kılıçla cihadı emreden hadisleri reddetmekle başladılar. Çerağ Ali ve Mirza Gulam Ahmet el-Kadıyanî bu ekolün önderlerindendir. Hülasa, ikinci hicri asırda çok az kişi, sünnetin delil oluşunu ve teşri/yasal değerini inkâr etmişti. Bunun kaynağı cahilliktir. Aynı şekilde Sünnetin mütevatir olmayanını inkâr eden bir başka grup da görülmüştü. İkinci asırdan sonra bu fitneye son verilmişti. Şimdilerde aynı fitne, batı sömürgeciliğinin etkisiyle yeniden diriltildi, meşhuru ve âhadıyla Hz.Peygamber’in sünnetinin bütününü, tamamıyla inkâr etmektedirler.” (Mustafa A’zami, Diraasaat Fi’l Hadis Nebevi, s.28 vd.)


İşte yurdumuzda da “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, saptırıcı imamlar/ liderler/ hocalardır” (Darimi, Sünen, 2/219) hadisiyle örtüşen vazife ifa etmeye çalışarak gazete, kitap ve televizyon programlarıyla Hintli ağabeylerinin yolunu izleyen cemaat hocası ve Prof. namlı birtakım daal/sapan ve mudıl/saptıran reformistler mevcuttur. Bunlar bilmeyerek Hintli ağabeylerinin dümen suyuna girecek kadar gafil ve cahil değillerse, bu işi bile bile yapan hainlerdir.


Şu unutulmamalıdır ki, Sünnet; İslam’ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur. O’nun verilerine yöneltilecek hiç bir tenkit, ondan müstağni kalmayı haklı kılamaz. Yani ne sünnetsiz müslümanlık olur, ne de sünnete rağmen müslümanlık olur.

Kur’an’la sünnetin arasını ayırma esasına dayalı iddia sahipleri, “keyfi İslam arayıcıları”, önü alınamayacak hurafe ve bid’atlara kapı açacaklarını unutmamalıdır. Bu tür anlayış sahiplerini uyarmak, uyanmazlarsa kendilerini yalnızlığa ve ilgisizliğe terketmek, herhalde günün en uygun metodu olacaktır. (İ.Lütfi Çakan, a.g.e., 2/142)


Allah bu ümmeti, gelenekçi hurafecilerin ve çağdaş modernistlerin uydurdukları bid’at ve hurafelerden korusun.

Birisi ilkel hurafe üretirken, ikincileri de modern hurafe üretmektedirler.

Birisi “yanmaz kefen, nâl-i şerif, sümükü şerif ve ‘yarın kıyamet günü cehennem melekleri seni cehenneme doğru götürürken, ben Nakşibendî tarikatının Halidiye kolundanım dersen hemen bırakırlar’, ya da uçakta gidiyordum uçak birden sallanmaya başladı. ‘Yetiş yâ Abdülkadir Geylani’ dedim uçak kendine geldi” diyerek ilkel hurafe ve bidat üretirken, diğerleri de “İki tane delil varmış. Biri kitapmış biri de sünnetmiş. Yok öyle bir şey. Sadece Kur’an’dır delil olan” diyerek çağdaş-modern bidat ve hurafe üretmekte, İslam’ın sinir uçlarını tahrife yeltenmektedir. Al birini vur birine.

Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ibn abdeen 2017-02-03 00:56:07

Hocam guzel yaziyor diyanet haber sasirtiyorsun beni

Avatar
hakkı 2017-02-03 15:18:31

son paragrafla işi toparlamış. tabiiki hz. peygamber olmadan, onun tatbikatı olmadan asla olmaz fakat her rivayet edilen arapça metni de hadis kabul etmek basi̇retli̇ bi̇r müslümana yakişmaz.

Avatar
Tayyar Ünal 2017-02-03 17:07:57

peygamberimizden rivayet edilen hadis (kelimesiyle,virgülüyle noktasıyla cümlesiyle yaklaşık 200 yıl sonra sanki peygamberimizin söylediği andaki haliyle yani) sayısı yaklaşık sayı olarak 1.500.000 dür.
bilgin veya alim olmadan hafif akılla bile bunların doğru olma ihtimali varmıdır.ki kendisine özellikle din alimi diyenler tarafından savulunuyor.hahamlar gibi

banner274

banner273