Âlim; bilen, tanıyan ve anlayan anlamına gelir. Her şeyi bilen Allah hakkında Kur’an’da âlim, alîm sıfatları kullanılır:

“Allah yerlerin ve göklerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir.” (Fatır 35/ 38)

Kur’an’da âlim, ulema kelimesi insan için de kullanılmıştır. Allah’ın ilmi mutlak, insanın ilmi ise mukayyettir. Allah’ın ilmi, ezeli ve ebedi her şeyi kapsar, insanın ilmi ise sınırlıdır. İnsan, iman ile Allah’ın bildirdiklerini (vahiy) anlar, müşahede ve tefekkür ile de, gördüklerini, keşfettiklerini, tecrübe ettiklerini, duyduklarını bilir.

Alim, sayılmak için her şeyi bilmek ve çok malumat sahibi olmak gerekmez. Bilgi depolamakla alim olunsaydı, günümüzün en büyük alimleri bilgisayarlar olurdu. Alim; bilgiyi bir amaç için elde eder, yorumlar, bilgiyi bilinç düzeyine çıkarır ve insanların yararına sunar.

Aydın ise zamanının düşünürüdür. İçinde yaşadığı devri, tanır, analiz eder, aksaklıkları görür, çareler arar. Aydın, toplumun sorunları ile yakından ilgilidir, toplumun sorunlarına çözümler arar, toplumu, özgün ve üretken fikirlerle geliştirmeye ve dönüştürmeye çalışır. Her alimin aynı zamanda aydın olmak gibi bir sorumluluğu vardır ama her aydın alim olmayabilir.

Aydın, bir sosyolog gibi toplumu gözlemler ve inceler. Olayların, sosyo-ekonomik, sosyokültürel ve soysa psikolojik sebepleri üzerinde durur. Kişilerden çok, kişilerin söz ve fillerine tesir eden amilleri görmeye çalışır. Sosyal hareketlerdeki dinamikleri tanır ve tanımlar. Aydının özgün bir tarzı, saptamaları ve deyimleri vardır.

Bir ilim dalında uzman olanlara alim (günümüzde daha çok bilim insanı tabiri tercih ediliyor) denilse de Müslümanların aklına alim deyince daha çok İslami ilimlerde uzman olanlar gelir. Osmanlı devletinin son dönemlerinde bu algı iyice yerleşmiştir.

Alim aydın ayrışması Osmanlının son döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. Medrese geleneğinden gelenlere alim/ulema, mektep geleneğinden gelenlere ise münevver/aydın denilmiştir. Alim, geleneğin, muhafazakarlığın, aydın ise yenilikçiliğin ve modernizmin temsilcisi gibi görülmüştür. Günümüzde ise, daha çok akademisyenlere alim/bilim adamı, gazetecilere ve köşe yazarlarına aydın deniliyor. Doğrusu, toplumun sorunları ile yakından ilgilenen, bilgi ve görüşleri ile hem yöneticilere hem de topluma yol gösteren akademisyenler de çağının aydınıdırlar. Ayrıca alim yada aydın sayılmak için mutlaka titr sahibi olmak gerekmez.

Alim, alanında asırlar boyu oluşmuş bilgi birikimini yeni nesillere kendinden de bir şeyler ekleyerek aktarır. Sadece eski bilgileri aktarmakla yetinmez, eldeki verileri sentezleyerek ve kıvrak zekasını kullanarak buluşlar, icatlar, keşifler yapar. Çalıştığı alanda boşluklar varsa doldurur ve alanına kayda değer katkılar sağlar.

Günümüzde bazı kesimler, hizipçi bir yaklaşımla kendi dünya görüşünü benimsemiş olan yazarları aydın olarak niteleyerek itibarını artırmaya, kendi dünya görüşünü desteklemeyenleri ise çeşitli yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Kendini çağdaş düşünür olarak niteleyen bazı yazarlara göre sadece, Agust Comte ile başlayan Aydınlanma Felfesesini, Modernist ve Post Modernist yaklaşımları benimsemiş olanlar aydındın sayılır. Belli bir dünya görüşünü, felsefeyi, ideolojiyi savunanlar, en fazla savunduğu düşüncenin teorisyeni yada tetikçisi olabilir. Aydın sayılmak için evrensel insani ve ahlaki değerleri benimsemiş olmak ve objektif bir şekilde savunmak gerekir. Aydın kişi, kendi dünya görüşüne uysun yada uymasın, olayları sosyolojik yönden ele alır, analizler yapar, eğer yönlendirme yapma gereği duyuyorsa kamu yararını gözetir.

Günümüzün akademisyen alimleri, çoğunlukla toplumu aydınlatma ve dönüştürme gibi bir görevlerinin olmadığını söyler. Bilim adamı, ben, bilim adamıyım, bilim yaparım, kitap, makale yazarım, öğrenci yetiştiririm, yetiştirdiğim öğrencilerle çeşitli iş kollarına nitelikli eleman hazırlarım. Toplumu geliştirme ve dönüştürme işini öğrencilerim yapar, der.

Böyle sadece işin teorisi ile meşgul olan bilim adamlarımız olduğu gibi, icraatın içinde görev alan yada il il gezerek konferanslarıyla toplumu aydınlatmaya ve harekete geçirmeye çalışan bilim adamlarımız da vardır. İlmin zekatı, öğretmektir. Sosyal veya fen bilimleri alanında titr yapmış bir bilim adamı, aydınlatma benim işim değil şeklinde düşünse de müslüman bilim adamı, toplumda gördüğü olumsuzlulara bigane kalamaz, öğüt verir, eleştirir ve insanlara rehberlik eder.

Müslüman aydınlar; genellikle din, siyaset ve toplumsal yapıya dair görüşler serdettiğine şahit olmaktayız. Aydınımız, aydın sorumluluğu ile beklentilerini, kaygılarını ve öngörülerini açıkça dile getirebilir. Buna saygı duyulur ve görüşlerinden istifade edilir ancak aydınımız yazı ve edebiyattaki maharetinden ve şöhretinden cesaret alarak din alimi gibi hareket etmeye başlarsa ve ahkam keserse görev alanı dışına çıkmış ve haddini aşmış olur. Bazı aydınlarımızın, bir eseri henüz yayınlanmadan eleştirdiğine hayretle şahit oluyoruz. Bir eseri görmeden, incelemeden, okumadan hakkında hüküm vermek ve onu mahkum etmek bir aydının şanına yaraşır mı?

Alim, çalışmasını yaparken, insanlar buna ne der, diye düşünmez. O çalışmasını yapar, diğer ilim adamlarının ve düşünürlerin idrakine sunar. Tarihi süreçte, çalışmasına ihtiyaç duyulursa ve çalışma bir ihtiyacı karşılarsa rağbet görür, çalışmadan istifade edilir. İhtiyaç duyulmazsa unutulur gider. Evrensel düşünen, günlük olaylardan evrensel ilkeler ve dersler çıkaran, yaptıkları ilmi çalışmalarla, görüş ve buluşları ile çağını aşan ve gelecek asırların insanlarını da aydınlatan alimler tarihe geçmiş ve tarihte saygın bir yer edinmişlerdir. Böylesi ilim adamlarının eserleri de hala elden ele dolaşmakta, daha sonra yapılacak olan çalışmalara referans olmaktadır. Konjonktürün akıntısına kapılmış, içinde yaşadığı olayların kısır döngüsünden kurtulamamış olan bilim adamlarının etkisi ise ömürleri kadar bile olmamıştır.

Aydınlarımızı sever, sayar, görüşlerinden istifade ederiz ancak dinimizi aydınlardan değil, alimlerden öğrenmek durumundayız. Zaten sorumluluğunu bilen bir aydın da, uzmanlık gerektiren konularda görüş bildirmekten imtina eder ve ilmi konularda kendine müracaat edenleri uzmanına sevk eder. Aydın, konuşması esnasında uzmanlık gerektiren bir hususta, konunun uzmanının da bulunduğu bir mecliste görüş bildireceği zaman “Sayın hocamın da yüksek müsaadeleriyle, hoşgörüsüne sığınarak…” şeklinde başlayan cümlesiyle alime ve ilme olan saygısını ve nezaketini gösterir.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol