Allahın âdiyatıdır “hak“ ile “batıl”; gündüz ile gece; iyi ile kötü; yeryüzünde hep yan yana hep ardı ardına olmuştur, olmaya da devam edecektir. Beyazın rengi en çok karanın yanında belli olur, belkide o yüzdendir ki ilahi-hikmet ikisini aynı anda halk ediyordur, beşer, “ak” ile “karayı” iyi tefrik etsin diye… Ondan mütevellid: “herşey zıddı ile kaimdir“ demişlerdir. Firavun ile Musa, zalim ile mazlum, Nemrut ile İbrahim olmuştur ve hep olacaktır.
 
Ben kendimi şanslı hissediyorum, Firavunların, Saddamların, Neronların, “Bir sağdan astık, bir soldan astık” diyenlerin zamanında gelen, zulüm altında inleyen bir fert olarak değil de , alnında secde izi olan biri ile hemdem olduğum için. Nasıl şanslı hissetmem ki, tarihin sayfalarında gezinirken okumaya merhameti olan hiç kimsenin kalbinin dayanamadığı zulümler, kıyımlar, katliamlar, işkenceler insanın içini dağlayan sahneler, çok fazla iken, ve cumhuriyet tarihi boyunca insanların ilk defa kendini bu kadar özgür hissettiği bir demde yaşadığıma nasıl şükretmem.
 
Uzaklara gitmeye gerek yok, bu ülke insanı dahi, neler gördü nelere şahit oldu. CHP’nin sâbık dönemlerini hatırlayalım. Savaştan yeni çıkmış yoksul Türkiye halkının, ayağına çarık bulamazken, evindeki un çuvalındaki ununu devlete vermek zorunda kaldığı günleri oldu. Tekalifi Milliye Kanunlarını, ardından Milli Şef dönemindeki, Yol Vergisi, Milli Korunma Kanunları, Varlık Vergisi gibi her biri ayrı fecaat olan insanın yüreğini dağlayan acımasız kanunları hatırlayınca bu ülke insanının, nasıl sindirildiği nasıl susturulduğunu, anlıyor ama hala bu kadar baskının rağmına, milli ve manevi değerlerine sahip çıktıklarını, azimli ve inançlı olduklarını görüyor, bu kadar sağlam imana teaccüble bakıyorum. İktisat tarihi kitaplarında herkesin ulaşabileceği bazı bilgileri/kanunları hatırlayalım. Mesela, 25 Eylül 1920’de çıkarılan 55 saylı “düğünlerde Men-i israfat kanunu” Düğünlerde bir günden fazla ziyafet verilmeyecek, çalgı çaldırılmayacak, hediye verilmeyecek gibi nice kanunlar. Milli Koruma kanunlarının muhtevasında neler yoktu ki, çalışanlara öğle paydosu kaldırılmış, ağır ekonomik müeyyideler uygulanır olmuştu, mesela şeker fazla kullanılmasın diye pasta yapmak yasaktı. İçkiye de kısıtlama getirilmişti, düşünüyorum da 14 Eylül 1920 de çıkarılan 22 sayılı “Men’i Müskirat Kanununu” acaba şimdi meri olsa idi nasıl tepki alırdı? Vergiler meselesi, başlı başına fecaat.
 
Bir gecede onlarca insanın asıldığı, yakın bir geçmişimiz var. CHP’nin seleflerinden devraldığı o kara günleri doğuran sekizyüzlü yılların sonunu, dokuz yüzlü yılların başını, iyi okuyamayan bu günü sağlıklı değerlendiremez. Her ne kadar birileri hakikatleri yalan külü ile kapatmaya, hayali kahramanlar ürettikleri gibi, hayali tarih yazmaya kalksalar da, hakikatlerin üstünü örtmeye kâdir olamayacaklardır.
 
Doğru yerde olmak için, doğru insanların safında olmak nasıl elzem ise, geçmişi iyi bilmekte o kadar elzemdir. Lakin, hafıza-i beşerin nisyan ile mâlül olduğu malumdur. Geçmişi çabuk unutuyoruz, yaşadığımız an-ı seyyalenin hep aynı minvalde akıp gideceğini, hiç menzil istikamet değiştirmeyeceğini düşünüyoruz. Evet, insanoğlu unutkan, insanoğlu aceleci, insanoğlu sabırsız... İnsanoğlunun unutması, hataya düşmesi olmasa bir kez peygamber gönderilirdi, halbuki insanlık tarihi boyunca defaatle peygamberler gönderilmiştir. Çünkü, “Tarih tekerrür eder” insanlar yeniden yeniden aynı hatalara düşer. Bizde aynı hatalara düşmemek için geçmişi ile bugünü bağlantılı değerlendirmemiz gerekir.
 
Mithat paşa ile Abdülhamit arasında yaşanılanları bilmeden, Abdülhamit’in meşrutiyeti ilan edeceği vaadi ile neden amcası Abdulaziz’in katilleri ile anlaşma yaparak tahta oturduğunu, nasıl otuz yıl ülkeyi batmaktan kurtardığını anlamadan, bu gün Sayın Başbakanın neden etrafını iyi anlayana kadar birilerine “eyvallah” dediğini anlamak mümkün değildir. Binaenaleyh, içerideki ve dışarıdaki aktörleri iyi tanırsan, İyi ile kötünün devran sürdüğü demde kimin yanında yer alman gerektiğini, bilirsin ve hiç değilse, İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca gibi safını belli etmen gereken yerde, sağlam bir duruş sergilemenin iç huzurunu yaşarsın.
 
Gündemi sağlıklı değerlendirmek için, iyilerin yanında olmak ve geçmişi iyi bilmek kadar önemli olan, sacayağını tamamlayan, üçüncü mesele de: dış mihrakları iyi bilmek/düşmanı iyi tanımaktır. İçeridekileri anlamak nasıl elzemse, dışarıyı da iyi anlamak öyle elzemdir. Dışarıdaki mihrakları iyi tanımadan, içerideki aveneleri tanımak mümkün olmayacaktır. Zira içerideki olan olayların hiçbiri dışarıdan kopuk değildir. Hülasa, dünyadaki siyasi konjonktürel işlerin kirliliğini anlamadan, ülkemizde olanları sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.
 
Bu bağlamda, iyi analiz etmemiz gereken meselelerden biri de, bu ülkede yaşayan “azınlıklar” meselesidir. Azınlıkların, Osmanlı’daki günlerinden sadece birkaç kareyi hatırlarsak: tercüme odasının/tercüme nezaretinin, kurulmadığı demlere gidersek, dış ülkelerdeki kendi dindaşları ile ülkemiz arasında sadece tercümanlık yapsın diye görevlendirdiğimiz bunun karşılığında yüklüce maaş ödediğimiz, azınlıklara mensup kişilerin nasıl ülkemizi dışarıya sattığını, nasıl tercüme için sarayın mahremlerine kadar girip bilgileri dışarıya taşıdıklarını iyi öğrenirsek, ve onları kollayan diğer ülkelerin azınlıklara tanımamız gereken imtiyazları ne boyutlara taşıdığını iyi öğrenirsek: Recep Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda, “Azınlıkların çoğunluğa tahakkümünü bitireceğiz” sözü ne manaya geliyor?
 
Neden şimdiye kadar hiçbir devlet adamı bu sözleri terennüm etmedi ya da edemedi? Sorusunun cevabını buluruz.
 
Onlardan biraz farklı genlere sahip olan “kandırılmışları” da, iyi tanımak gerek, yine geçmişimizle bu günü bağdaştıracak olursak, “Bir iki şehrimizi, ülke toprağının bir kısmını İngilizlere vermeyi onların dostluğunu kaybetmeye yeğlerim” diyen Islahatlar Layihasını hazırlayan Fuat Paşaları iyi anlarsak , “Nedimov” denilecek kadar, “Rus Nedimov” lakabı alacak kadar, Rusya’ya aşık Nedim Paşaları iyi tanırsak, şimdi günümüzde bir zamanlar başbakanın yanında olup da ufacık bir çıkar için dışarıdaki ağbilerini dinleyerek, havlu atanları, iyi tanırız.
 
”Sana dünyadaki bütün Müslümanların halifeliğini vereceğiz” vaadi ile İngilizlerin maşası olup Osmanlı demiryolunun iki tarafına İngilizleri yerleştirip onlara destek veren, soy olarak şerif olan ama, makam mevki karşısında na-şerif olan Şerif Hüseyin’i iyi tanırsak, bugün dünyayı okulları ile ele geçirebileceği, vaadi ile kandırılan Müslümanları iyi analiz ederiz.
 
Geçmişte yaşanılanlar bugün olanlara çık benziyor dedik. İttihatçıların, Abdülhamit’e karşı bütün oluşumları bünyesinde toplamaya çalışarak devasa bir ihtilal düşüncesi beslediklerini, hatta bu oluşumun içine birbirine organik olarak tamamı ile zıt kutupları sırf ‘Abdülhamit düşmanı’ olsunlar diye içlerine aldıklarını, mesela Ahrarcılar (Eski Ademi Merkeziyetçiler); mesela dindarlığı ile bilinen Mizancı Muratlar, mesela pozitivist Agust Comte hayranı Ahmet Rızalar, Derviş Vahdettinler… Sonradan bünyeden tekrar ayrışıp birbirine düşman olanların, o an birleşip Abdülhamit’i düşürdükten sonra on yıla kalmadan koca imparatorluğu yerle yeksan ettiklerini, milyonlarca insanımızı milyonlarca metrekare toprağımızı, nasıl yok ettiklerini bilmeden, iyi analiz etmeden bugünkü olayların ardını iyi görmek mümkün değildir. Tarihi hafızamızı iyi yorumlarsak, bu ülke nasıl dışarıya muhtaç hale geldi? Nasıl oldu bittiye getirildi, bugünkü refah ve gelirdeki ilerleme neden bazılarını rahatsız etti, gibi sorularımızın cevabını kolaylıkla buluruz.
 
Biraz daha geriye gidersek, ilk dış borcunu aldığı 1854 ten sonra yirmi yıla kalmadan ülkede hem toprak kaybı hem ekonomik sıkıntılar baş gösterdiğini, nerede ise biz tarihçiler hariç kimse hatırlamaz oldu. Halbuki, 1875’te Nedim Paşa “Alınan dış borçların faizini bile ödeyecek durumda değiliz” açıklaması yapmıştı, o günden beri 2010’lu yıllarda ilk defa bu ülke, kendini sömürü ülkesi yapmak isteyenlere baş kaldırdı. Bu borcu bitirmek boğazımızdaki manda ipini çıkarmak demekti. Ama bu günü değerlendirmekten yoksun olanlar geçmişe bakmayı akıl edemediler. Duyuni Umumiyeler, Bank Osmaniler, Milli itibari bankaları tutuklanan Kara Kemaller Çok çabuk unutuldu. Daha sonra Marshall planından dilenci durumuna düşürülen ülkemiz, bu kez “Truman Doktini” ile silah dilenmeye gittiğinde kapılar yüzüne çarpıldığını çabuk unuttu. O kadar eskiye gitmeye gerek yok daha yirmi yıl öncesindeki, “doğan her çocuk borçlu doğuyor” diyen devlet yetkililerinin, çaresiz açıklamaları hafızlardan çabuk silindi. Değer kazanan paramızı, bu yükselişe geçen ivmenin sebebini sağlıklı değerlendiremez olduk. Ülkemiz son yıllarda gerek ekonomik, gerek sosyal/ kamusal pek çok alanda, pek çok şey tedrici olarak değişime uğradı, inanalar huzur refah içinde.
 
Bir geçmişe gidip bir bu güne gelerek gündemi değerlendirdiğimiz bu yazımızda, sadece kafamızdaki istifhamların, soru başlıkları ile devam ediyoruz, bu meselelerin aslında her biri için sayfalarca yazmak, günlerce konuşup kritiğini yapmak gerekir.
 
Gelelim geçmişten günümüze ışık tutmaya… Suriye bizden nasıl koptu? Irak, Yemen Balkanlar nasıl elimizden alındı? Düşman ülkelerin kendi aralarında yaptıkları Sckes-picotlar, insanımıza neden doğru anlatılamadı? Neden Müslüman halklar ezildi? Nasıl sömürü haline geldi nasıl manda altına girdi?
 
İnsanlık tarihinin en eski/kadim toprağı Güneydoğu namı diğer Mezopotamya da kavgalar çatışmalar hiç bitmedi, bitmeyecek. Bala konan sinekler gibi orayı ve İstanbul’u bize bırakmayı dünya güçleri hiç düşünmediler, düşünmeyecekler… Kimine göre “kutsal toprak”, kimine göre “yeraltı zenginliği fışkıran mümbit alan”, kimine göre kendi atalarının toprağı…Bu topraklar içi hazine dolu eski bir lahit gibi, içinde en kadim zamanlardan kalma anılar, hazineler, olduğu gibi bu toprakların etrafı yılan çıyan dolu. Bu mezarın etrafı mayın dolu... Ne zaman cengaver ruhlu bir kahraman çıkıp burayı gül bahçesine çevirmeye kalksa ya mayına bastırıyorlar, ya hayallerini elinde patlatıyorlar.
 
Teşbihen etrafı mayın, içi hazine dolu mezara benzettiğimiz bu topraklar, hakikatte/zahirde de kelimenin tam anlamı ile mayınlı mezara dönmedi mi? Dünyadaki enerji kaynaklarının %75’inin İslam topraklarında olduğunu düşünürsek bunun fantastik bir kurgu olmadığını görürüz.
 
Geçmişi iyi bilen bugünü doğru okur dedik. Bilad-ı Şam’ın, ve dahi Dımaşk’ın üzerinde akan kanlara bakarsanız orada kimlerin cirit attığını görür, bu durumun sözümün mesnedi olduğuna kani olursunuz. Rusya’nın hayali, İngiltere’nin Hindistan güzergahı İsrail’in kutsal toprağı yani, hep aynı coğrafya üzerine bina edilen emelleri… Geçmişteki sindirilmiş halimizin rağmına şimdi oraları gül bahçesine çeviren bir hükümetimiz var, dışarıdaki kan içmeye alışık olanları anladık, ama içeridekiler neden bu durumu karalamaya çalışıyor, niye hükümeti sindirmeye çalışıyorlar? Bu sorulara sağlıklı cevap verebilirsek, Gülen meselesinin neden patlak verdiğini, Gezi Olaylarını, 17 aralık operasyonlarını, iyi anlarız.
 
Dünya güçleri değişik zamanlarda değişik birlikler/bloglar oluşturdu ama günümüzde “Suriye meselesinde” için eski düşmanlar dost oldu. İran, Rusya, Suriye bir cenah oldu Amerika’da Türkiye’ye “gel sende benimle kol kola gir, birlikte diğerlerine karşı savaşıp orayı mezbahaya çevirelim” dedi, ama gerek Başbakan, gerek iyi bir stratejist olan Sayın Dışişleri Bakanı “Müslüman kanı akıtmayız dedi, ülkemin eli ile, Suriyelileri doğratmayız” dedi. Bununla da yetinmedi sırtını batıya, yüzünü doğuya dönmekle kalmadı gitti 2. Abdülhamit’in yaptığı gibi bazı ihaleleri Japonlara verdi. 2. Abdülhamit de “Bağdat demiryolu ihalesini” İngiltere ve Fransa’ya değil Almanya vermişti, Japonya’ya o günün şartlarında gemi göndermişti, Ertuğrul Gemisi dönüşte batmıştı ama diplomatik olarak büyük iş başarmıştı. Erdoğan da aynı onun gibi batıya “siz çok şımardınız” dedi; “dünya beşten büyüktür” dedi. Dedi ama Batı tokat yemeye alışık değildi. Burada bir nirengi noktası var, doğuya ihale vermek Rusya’ya sığınmak demek değildi, zira yıllardır Türkiye ve Ortadoğu Rusya ile batının pasta paylaşım savaş merkezi oldu. Abdülhamit doğuya dönerken kendi din kardeşlerine dönmeyi Panislamzmi gerçekleştirmeyi hayal ediyordu. Rusya’ya ile batı arasında denge siyaseti güdüyordu. Aynı şimdi olduğu gibi, yoksa kimse Lenin’in mezarını öpen İlhan Selçukları özlemedi. Bir zamanlar BOP eş başkanı olmakla suçlayanlar, şimdide Ergenekonculukla suçlar oldu. Halbuki kimse Rusya’nın koltuğunun altına girmedi ve bu sefer, Rusya’dan ve Batıdan azade, özgür, kendi halkının içinden bir efe adam çıktı.
 
İcraatlar o kadar aynı, tarih o kadar ayni ile tekrar ediyor ki… Abdülhamit’in Hafiye Teşkilatı gibi başbakanda kendi İstihbarat birimlerini oluşturdu. Abdülhamit’e dış baskının en büyük sebebi aslında bu hafiye teşkilatı idi. Bu teşkilat onların oyunlarını bozuyordu, akabinde Hamidiye Orduları kuruluyordu. Sömürge yapmaya alışık ülkeler en başta bu teşkilatın kapatılması isteklerini, şartlarını koyuyorlardı ve nitekim Abdülhamit hall edildiğinde(düşürüldüğünde) bu teşkilat kapatılacaktı ilerideki teşkilatı mahsusa onun kopyası dahi olmayı başaramayacak düşmanı içine alacaktı.
 
Ama bu sefer onlara doğu ve batılı düşmanlara, “haddinizi sınırınızı” biliniz denildi, istedikleri verilmedi. Buna mukabil batı her zamanki gibi kaçak, kirli döğüş, taktiği olan “birbirine kırdır, bir tek kurşun atmadan muzaffer ol” taktiğini sahaya sürdü. Aynı tarihte olduğu gibi, Girit ayaklanmasını hatırlayın, sonra Bab-ı Ali baskınlarını hatırlayın, nasılda batı içimideki piyonlarını sahaya sürmüştü, ülkede işçiler, kaldırılıyor Ameli-Osmanlı dernekleri kuruluyor her ilde batı ile kolkola olanların nüfusunun fazla olduğu yerlerde için için kaynamalar oluyordu. Abdülhamit onları susturacak olsa İngiltere Fransa Rusya bütün düşman olan ülkeler birleşiyor, ağız birliği yapıyor, tehditle, ülkedeki karanlık azınlıkların, güya haklarını koruma adına, içimize daha çok giriyor işlerimize daha çok karışıyor, siyasetimize daha çok yön verir oluyorlardı.
 
Aynı şimdide öyle oldu önce açık kart oynadılar, önce gezi olayları ile nabız yokladılar, ardından en güçlü kartlarını kullandılar. Gizli gizli yıllardır hazırladıkları bir “cemaat” kartı vardı. Ellerinin en sıkıştığında kullanmak üzere sakladıkları en güçlü kartlarıydı, otuz yıllık emekleriydi. Çünkü pirincin içine beyaz taş saklamayı becermişlerdi ve bu kartlarını sürdüler masaya. 1970’’e kadar oldukça iyi niyetli insanların kümelendiği ama dışarıda nefes almaya çalışan her Osmanlı evladının başına geldiği gibi onların eline düşen bu oluşum, Türkiye’deki zor zamanlar için , fetih ve cihat ruhundan soyutlanmış, hımbıl, bir ölçü içine milliyetçilik tozu atılmış kullanılmaya müsaid bir kozdu.
 
Yine basını alet ederek işe başladılar. Aynı geçmişteki gibi… Abdulahamit basının kışkırtmalarını görüyor, amcasını öldürenleri ve onları dışarıdan kumanda edenleri biliyordu, merhametini suiistimal edenleri biliyordu ama sadece basına hükmetmekle iktifa ediyordu, basının yangına kıvılcımla gitmemesi için Abdülhamit’in yaptığı müdahaleyi bile, “kanunsuzluk baskı” olarak lanse etmeye çalışıyorlardı. Aynı oyunlar aynı ile Adnan Menderes’e oynanmıştı. CHPnin halkı kışkırtması, karmaşa kaos için suyu bulandırmaları, sisli havalar oluşturmaları, ve hatta Namık Gedik’e “İhtilal olacak jurnali veren paşanın haps edilmesi.” Menderes, görevini yapacak olanlara olması gerektiği kadar müdahil olacaktı. Bu sefer CHP’nin mallarının müsadere edilmesi bahane edilip kazan kaldırılacaktı. Aslında dert başka idi Menderes’i halk sevmişti Menseres halkın inançlarına sahip çıkarak onların bu topraklardaki bin yıllık hayallerine balta vuruyordu. Dolayısı ile ölmeyi hak ediyordu(!) Hülasa, kendi kuklası olanların haricinde bu statüko, başka bir oluşumu istemiyor hazmedemiyordu.
 
Yani, bu mayınlı mezara gül dikmek isteyen her yiğide “suyumuzu” bulandırıyorsun” diyorlar akabinde de yok etme planını uyguluyorlardı, onlarca kurbanla birlikte. “Basın özgürlüğünü kısıtladın” ithamına Abdülhamit de muhatap olmuştu, Menderes de muhatap olmuştu, bahane aynı idi zira kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş onun gibi, halkına sahip çıkan yönetimler “yasakçı diktatör” ilan ediliyor, ardından hâll ediliyordu.
 
Susturmak istediklerini her susturduklarında ardında akıl almaz zulümleri asıl kendileri yapıyorlardı. Ne kadar demokrasiye muhalif faaliyet varsa yapıyorlardı. Abdülhamit’e meşrutiyeti imzalatanlar, ardında kendileri iş başına geçince “sopalı seçimler yapıyor, paşaları, nazırları öldürüyorlardı. Biraz tarihin ibresini bu tarafa alırsak, yine “Takriri Sükun Kanunlarını” kimler çıkarmıştı? Parti kapatmalar, gazetelere kilit vurmalar kimlerin zamanında olmuştu?

Ardından sefalet açlık, yoksulluk, işkenceler, sindirmeler kimlerin zamanında yaşanmış yaşatılmıştı? Yani demokrasi diyerek demokrasiyi kendileri yiyip yok ediyorlardı. Kendileri, “basındaki rahat hakaret etme özgürlüğümüz kısıtlandı” diye, kazan kaldıranlar, ipler kendi ellerine geçtiğinde insanların değil basında konuşmasını, dilini, dinini yasak ediyorlardı. Demokrasi adına Basına sansürü protesto edenler, erk kendi ellerine geçince dar ağaçlarında insanları sallandırıyorlardı, halk onların devrinde değil basın derdine düşmek, canlarının derdine düşüyordu.
 
Geçmişle bu günü örüntülerken, daha birkaç yıl öncesinde bizzat yaşadığım şeyleri yazmaya bu sayfalar yetmez. Başörtüsü için ele ele zinciri oluşturduğumuzda polislerin, bir kardeşimizi gözlerimizin önüne tekmeleyerek dövdükleri ve ismini bile bilmediğim o kardeşimin, karnına tekmeler inerken “Vurun vurun ölürsem başörtüsü için! Allahın ayeti için ölmüş olurum, vurun vurun! Ölürsem şehidim! Vurun!” naraları henüz kulağımdan silinmedi, nasıl bugünlere şükretmem her girdiğim kurumda başörtüsünü avuçlarına sıkıştırmadan başında dalgalandıran memureleri gördüğümde, nasıl içimi inşirah kaplamaz.
 
Ah Recep Tayyip Erdoğan ah! Senin meydanlardaki “ah” çekişinin sebebini biliyoruz da o yüzden kelimeler boğazımızda düğümleniyor.
 
Karmaşa çıkarmak için pusuya yatanların kirli oyunlarının ve sebeplerinin hangisini anlatsak ki? Ve yine Filistin meselesi…
 
“Filistin sizin iç meseleniz” diyerek İsrail’i ilk tanıyan ülke olarak, yıllardır kendi kardeşlerimizin kanını üstünde onlarla kol kola dans ettiğimiz günlerden, bu gün dünyanın her yerindeki kardeşlerimize baba şefkati ile kucak açan bir hükümete sahip olduğumuz günlere geldik, nasıl şükretmem. Tabii ki, kayıp paralar teraneleri havada uçuşacak. Hamakat ehli düşünemiyor yolsuzluk olsa, kaç yüzyıllık borçlar nasıl silinirdi. Refah sınır kapısını açan Mursi’nin başına gelenler ortada… Tabii ki iftira çarkı dönmeye başlayacak. Muhterem Erbakan’a da aynı çamuru atmaya kalktılar, kayıp milyonlar , Mercimek davası gibi bahanelerle gen sorular ve ardından gelen muhtıralar… Müfterilerin asıl rahatsızlıkları Erbakan’ın Müslüman ülkelere roket fabrikası açması değil miydi?
 
Her şey bugün olanlara ne kadar benziyor ama bu sefer sonuç aynı olmasın, bu sefer, sefere çıkan Birinci Murat gibi dua etmeliyiz. Bedir’de “Bir avuç Müslüman yok edilince dinini yayacak kimi bulurum rabbim” diyen Resulallah gibi dua etmeliyiz, bu son kale yıkılırsa, sığınacak kalemiz kalmadı, bunu bilmeliyiz. Bu mayın döşeli topraklara gül dikmeye çalışan bu bahçıvanlarımıza, bu sefer canhıraş bir şekilde sahip çıkmalıyız. Mayınlı mezarı gül bahçesine çeviren bu ellere beddua edenlerin rağmına dua etmeliyiz.
 
Biz istemiyoruz artık başı batıya bağlı, elinde şapkası, “Ben İslam’ın panzehiriyim” diyenleri, biz istemiyoruz artık Lenin’in cesedini öpenlerin yönettiği yöneticileri, biz istemiyoruz artık, ülkesini bölenleri… Biz eli ile göğsüne bastıran, derviş selamı ile halkını selamlayan, taziye evinde Kuran-ı Kerim okuyan, yöneticiler istiyoruz. Daha dün bir iki Kenzlik iken başımıza musallat olan Ruysa’yı da; içi cadı kazanı, insan kemikleri üzerine bina edilen Batıyı da istemiyoruz. Biz, hem doğuya hem batıya yeteriz. Mayınlı mezarlar olsun artık gül bahçesi, sen bizdensin Ey Usta, sen bu Memleketin alicenap bekçisi.
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.