EDEBİYATIMIZDA ÖLÜM  ŞİİRLERİ
 
 
Diyanet İşleri Başkanlığı başmüfettişliği'nden emekli Basri Erdem, 13 Haziran 2015 tarihinde Bursa Karacabey ilçesinde bir cami açılışı esnasında konuşma yaparken geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti ve aynı ilçede kılınan cenaze namazına müteakip toprağa verildi.  Teşkilatımıza yıllarca değerli hizmetler veren merhum Basri Erdem hocamızın ailesine, sevenlerine, arkadaşlarına taziyelerimi sunup Yüce Allah’tan rahmet diliyor;  “Edebiyatımızda Ölüm Şiirleri”ni, ebediyete intikal eden tüm merhum ve merhume hocalarımıza ithaf ediyorum…
 

İnsanlık tarihi kadar eski ve evrensel bir hakikat olan ölüm hakkında sanatsal yolla duygu ve düşüncelerin ifadesi ve ölümü anlamlandırma çabası, Divan, Halk ve Cumhuriyet edebiyatında roman, hikâye, mersiye, ağıt ve şiir yoluyla öteden beri ifade edilmeye çalışılmıştır. Edebiyatımızda ölüm temasını/konusunu şiirlerinde işlemeyen şair neredeyse yok denecek kadar azdır.
 
Divan edebiyatının edebi eserlerine bakıldığında ölüm temasını ele alıp işleyen pek çok metnin olduğu görülecektir. Divan şiirinde çoğu kez ölüm, “kaçışı mümkün olmayan”, “herkesin bir gün mutlaka başına gelecek olan akıbet”, “herkesin ortak kaderi” olan bir hadise olarak ele alınıp işlenmiştir.
 
“Âkıbet cümlemizin menzili hâk
Kime itmiş bu felek kâmu merâm üzre vefâ”
 
Divan edebiyatında ölüm konusu, ağıt, mersiye gibi edebî eserler yanı sıra, ölen kimseler için düşürülen tarihler ve manzum mezar kitabeleri olarak da yaygın biçimde işlenmiştir.
 
On dokuzuncu ve yirminci yüzyıla gelirsek…
 
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında”  dizeleri ile Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956), edebiyatımızda “ölüm üzerine yazan şairler” arasında seçkin bir mevkie yükselir.
 
Sanat için sanat ilkesine bağlı olan Cahit Sıtkı, ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ diyerek kendisini meşhur İtalyan şairine benzetmektedir. Dante ile Tarancı’nın benzerliği, iki şairin de ölüm konusunu işlemeleri ve eserlerinde ölümden bahsetmeleridir.
 
 
“Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.”
 
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter” mısralarını edebiyatımıza kazandıran Cumhuriyet dönemi şiirinin büyük temsilcilerinden şair Yahya Kemal Beyatlı’ya göre ölüm, “mutlak”a erişmek ve güzelliğe doğru gerçekleşen bir yolculuktur.
 
Ölünün yerleştiği tabut, Yahya Kemal’in (1884-1958) muhayyilesinde sade bir anlatımla “Sessiz Gemi”ye dönüşür:
 
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol:
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
………………………
 
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler:
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.
 
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
 
Sezai Karakoç’a göre ölüm, “yeniden doğup dirilmektir”. Mutasavvıfların “ölmeden evvel ölünüz” görüşü onda, “öleni ölümle diriltmek” şekline dönüşmüş ve meşhur “Hızırla Kırk Saat” şiirinin son kıt’asına bu görüş şöyle yansımıştır:
 
…………………….
 
“Öleni ölümle diriltmek
Ölümle sağ tutmak sağ olanı
Ölümün ışınıyla görmek
Karanlık gecede
Karataştaki
Kara karıncayı”
 
Atilla İlhan (1925-2005) ölüm konusuna, “An Gelir” şiiri ile, üstat Necip Fazıl gibi kendi ölümünden bahsederek katılmıştır:
 
……………………
 
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar Bâkî
Çeşmelerden akar Sinan

An gelir
-Lâ ilâhe illallah-           
Kanunî Süleyman ölür
 
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür

-Tahrip gücü yüksek-
Saatli bombadır patlar
An gelir
Atilla İlhan ölür.
 
Ölüm temasını şiirde Necip Fazıl kadar yoğun ve güzel işleyen, konuya hem realist hem de idealist olarak yaklaşan başka bir şair yoktur dersek mübalağa etmiş olmayız.
 
Bir çok şiirinin ana teması ölüm olan Necip Fazıl Kısakürek, (1904-1983) gençliğinde kendini korku ve ürpertiler içinde bırakan ölümün çaresini, “ölmeden önce ölmek” anlayışında bulmuş ve sonrasında okuyucularına ölümden korkmamayı telkin ve teşvik eden şiirlerle seslenmiştir…
 
“Büyük randevu… Bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?”
 
 
“Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun.”
 
Bir şiirinde:                                               
 
“Yağız atlı süvari koştur atını koştur,
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.”
 
Başka bir şiirinde:
 
“Hep ben, ayna ve hayal, hep ben pervane ve mum,
Ölü ve Münker Nekir, baş dönmesi uçurum” diyen üstat, insanın ölüme çare aradığını ama ecele çare olmadığını “İşim Acele” şiirinde şöyle dile getirmiştir:
 
Gökte zamansızlık hangi noktada?
Elindeyse yıldız yıldız hecele!
Hüküm yazılıyken kara tahtada,
İnsan yine çare arar ecele!
 
Gençlik… Gelip geçti… Bir günlük süstü;
Nefsim doymamaktan dünyaya küstü.
Eser darmadağın, emek yüz üstü!
Toplayın, eşyamı, işim acele!
 
Onun kendi ölümünü tasvir ettiği “ölüm” şiiri edebiyatımızın şaheserleri arasında sayılır:
 
 
 
ÖLÜM
 
Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş,
Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi:
Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi…
Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana…
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm…”
 
Yunus Emre’ye (1240-1321) göre, insanın bir ölümlü, bir de ölümsüz yanı vardır. Beşeri yönüyle insan ölmeye mahkûmdur; ruh yönüyle ise ölümsüzdür.
 
“Ten fanidir can ölmez, ölenler geri gelmez,
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil!”
 
Bununla beraber Yunus Emre, bazı şiirlerinde ölüm endişesini ve korkularını da dile getirmiştir:
 
Bir korku düştü canıma
Acep nola benim hâlim
Derman olmaz ise bana
Acep nola benim hâlim
 
…………………….
Ne ayak tuta ne elim
Ne aklım kala ne bilim
Cevap vermez ise dilim
Acep nola benim hâlim
………………………
 
 
Onun en meşhur ölüm şiirlerinden biri kuşkusuz, “Biz Dünyadan Gider Olduk” isimli şiiridir. Burada Yunus’umuz, son derece rahat, uzun ve güzel bir yolculuğa çıkan ve geride kalan dostlarını sevgiyle selamlayan bir insan görüntüsü çizmektedir:
 
Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selâm olsun
 
Ecel büke belimizi
Söyletmeye dilimizi
Hasta iken hâlimizi
Soranlara selâm olsun
……………..
 
Sala ver(e)ler kasdımıza
Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlara selâm olsun
 
Derviş Yunus söyler sözü
Yaş doludur iki gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi
Bilenlere selâm olsun
 
Tasavvuf dünyasının evrensel dehası Gönüller Sultanı Hz. Mevlânâ (1207-1273) ölümünün ardından yas tutulmamasını ve ağlanmamasını vasiyet etmiştir. Zira ölüm onun için ıstırap değil, sevgiliye kavuşma/düğün gecesidir. Ölümü yeniden doğmak ve huzur bulmak olarak niteleyen büyük sûfi ve sevgi insanı Hz. Mevlânâ bu yüzden hâlâ vefatına denk düşen 17 Aralık tarihlerinde Konya’da “Şeb-i Arus / Düğün Gecesi” olarak adlandırılan törenlerle anılmaktadır. O ölümü, yeni bir bahçeye, yeni bir hayata geçiş, sevgiliye kavuşma ve gerçek dirilik olarak tanımlamaktadır.
 
“Sakın ola ki, öldüğüm için bana ağlama! ‘Yazık oldu yazık’ deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”
 
“(Fakat ben ruhumla büyük bir heyecan içerisinde vuslata doğru kanat açtığımda sakın ola ki) cenazemi görüp de; ‘Ayrılık, ayrılık’ deme! Bilesin ki o vakit, benim ayrılık vaktim değil, (Rabbimle) ‘buluşma’, yani vuslat vaktimdir!”
 
Mesnevi’de, ölümden kaçılamayacağını anlatan Mevlânâ bir Moğol geleneğinden bahseder. Moğol askerleri ölmek üzere olan kişilerin başında ölüm meleğini korkutup kaçırmak için göğe ok atarlarmış. Mevlana bununla ilgili der ki: 
 
“Eğer bir fayda sağlayacağını düşünüyorsan sen de öyle yap, ya da kaçabileceğin bir yer varsa oraya kaç! Hayır! Mademki hiçbir yere kaçamayacaksın, o hâlde ölümle barış Ve ona hizmet et. Onunla barış, yani ölüme bakışın değişsin. Ona hizmet et, yani ahret yurdu için hazırlıklarını tamamla.”
 
Halk Şairleri/Saz Şairleri de ölüm temalı ibretlik sözlerle dünyanın fani, yalan, ölümün ise gerçek olduğunu, bu dünyanın Sultan Süleyman’a bile kalmadığına dikkat çekmişlerdir:
 
“Sefil Şenlik diyor bu dünya fani
İskender ü Rüstem, Süleyman hani?
Ecel pazarından kurtaran canı
Azrail’den mühlet alan öğünsün.” (Aşık Şenlik) (1850-1913)
                                              
 
“Gönül ne beklersin viran köşkünü
Geldi geçti ömrün ne hayaldesin
Felek vurup bir gün tarumar eyler
Geçti Süleymanlar ne haldesin.”     (Sümmanî) (1861-1915)
 
 
“Bu dünyadır bellidir belli
Ne şal giyen kalır, ne yüzü allı
İstersen yüz yaşa, ister yüz elli
Ahırın ölümdür, ne hayaldesin.”    (Sümmanî)
 
Saz şairlerinin üstadı Aşık Veysel’e (1894-1973) göre dünya, “iki kapılı bir han”, ölüm ise, “uzun ince bir yolculuktur”…
 
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
 
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
…………………………
 
Şaşar Veysel işbu hale
Gâh ağlaya, gâhı güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece.
 
Milli Edebiyat akımına mensup şairlerin birçoğu ile İslamî dünya görüşünü benimseyen şairlere göre de ölüm; “Ebedî âleme kanatsız uçmak”, “Ebedî haz diyarına göçmek”, “Emaneti Rabbe teslim etmek”tir. Yani, doğal, tabii, umutlu, bir gün kapıyı çalacak olan kaçınılmaz akıbettir.
 
“Ölmek; yok olmak demek değil,
Gömülmek; toprak altında kalmak değil,
Ölüm aslında pek güzel bir yolculuktur
Azrail bir gün kapını çalınca ağlama, gül…”       (Ali Rıza Saraçoğlu) (1881-1959)
 
“Yarına çıkmaktan, nasıl olurum emin?
Genç bir delikanlının tabutu geçti demin!”           (Ahmet Mahir Peşken) (d.1956)
 
 
Mehmet Akif’e göre, dünya “misafirhane”, ölen ise “yolcu”dur.
 
Görülen odur ki, ölüm mevzuu hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında geçmişten günümüze kadar ciddi biçimde ele alınıp irdelenmiş, birçok edebî esere konu olmuş, bundan böyle de birçok edebiyatçı, şair ve düşünürün ilgi alanında ve eserlerinde ölüm konusu yer bulmaya devam edecektir.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.