5 Kasım 1909’da Paris’in Boulogne Bölgesi’nde Katolik bir ailenin kızı olarak dünyaya geldiğinde ona “Eva dö Vitre-Meyeroviç” (Eva dö Vitre-Meyeroviç) adını vermişlerdi. Fransa’nın en köklü aristokrat ve koyu dindar bir aileden geliyordu. Aristokrat çocuklarının öğrenim gördüğü en seçkin okullarda eğitim görmüş, Fransız ve İngiliz güzide mürebbiyeler elinde yetişmiş, her zaman özel hizmetçileri ve şoförleri olmuştu.

Hukuk, edebiyat ve felsefe eğitimi gördü, felsefe doktorası yaptı. Sonrasında, dinler tarihi ve tasavvuf üzerinde araştırmalarını sürdürdü.

Doktora çalışmaları esnasında kilise ve çalışanları ile yakın mesaisi oldu. Bu yıllarda kafasını meşgul eden onca soruya alabildiği tek cevap çoğu defa, ‘Allah’a dua et de sorularını gidersin’ şeklinde olunca huzursuz olmaya başladı. Bu arada, konsillerin aldığı kararlara uymak zorunda olmasından duyduğu büyük bir rahatsızlıkla yeni bir arayışa girdi. Uzak Doğu dinlerini ve İslâm’ı incelemeye başladı. Bu dönemde, Hıristiyanlığın İslâm’dan daha üstün bir din olmadığını fark etti.

Pakistan’ın ünlü şair ve düşünürü Muhammed İkbal’in oğlu, babasının, “İslâm’ın Yeniden İnşası” isimli kitabını Eva de Vitray – Meyerovitch’a takdim ettiğinde, o Fransa’nın en itibarlı kurumlarından biri olan İlmi araştırmalar Milli Merkezi’nde (CNRS) yöneticilik yapıyordu. Mevlânâ ismine ilk defa bu kitapta rastladı ve bu kitap sayesinde tasavvufla tanışan Meyerovitch’in hayata bakışı değişti, kendi ifadesiyle evrenselliği yakaladı. İkbal’in ‘üstadım’ dediği Mevlânâ’nın o eserdeki bazı beyitleri ve şiirleri Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch’i adeta büyüledi. Sanki bir anda bütün sorularına yanıt bulduğu hissine kapılan Eva Hanım, bahsi geçen kitapta adı ve şiirleri sık sık geçen Mevlânâ’dan öylesine etkilendi ki, hemen Batı dillerinde Mevlâna’nın eserlerinden yapılmış tercümeleri aramaya ve incelemeye başladı. Çok az sayıda bulabildiği tercüme eserleri defalarca okudu. İslâmiyet’le ilgili eserler ve Kur’ân mealleri, artık onun başucu kitapları arasında yer aldı.

İyi bir tahsil ve akademik çalışmalarının sonunda profesörlük unvanına yükselmişti. İslâm’ı ve Mevlânâ’yı derinlemesine incelemeye başladığında kırk yaşına yaklaşmıştı. Çalıştığı Merkezin prestiji sayesinde yüzyılımızın en ünlü bilim ve fikir adamlarıyla bir araya gelip onlarla tanışma imkânına sahip oldu. İslâm’la ilgili araştırmalarının ardından tam Müslüman olmaya karar vermişti ki, “iki milyarı bulan onca Hıristiyan yanlış yolda da bir tek ben mi doğruyu buluyorum acaba?” kuşkusuyla kendi dinini daha yakından inceleme kararı aldı. Üç sene, ünlü Sorbonne Üniversitesi’ndeki Hıristiyanlığın kutsal kitapları hakkında yorumlar yapan önemli bir profesörün derslerine devam etti. O profesöre ve diğer din adamlarına içini kemiren soruları yöneltti. İkna edici hiçbir cevap alamadı. Daha sonra tanıştığı ve baba gibi hürmet ettiği dünyaca meşhur oryantalist Louis Massignon’a ile konuştu. Massignon, Eva Hanıma verecek cevap bulamadı. Kendisine son kararını vermeden önce başka bir şehirdeki çok değerli bir rahibe gitmesi ve onunla görüşmesi tavsiyesinde bulundu. Gitti, görüştü, fakat kendisini rahatlatacak cevapları alamadı.

Paris’e döndüğünde kafası çok karışıktı. Onca yıldan sonra, o yaşta din değiştirmek pek de kolay olmayacaktı. İyice bunaldığı bir gün yatmadan önce Allah’a şöyle yakardı:

“Yârabbi! Bunca zamandır senin hak dinini bulmak için elimden geleni yaptım. Bunun en büyük şahidi de sensin. Ne olur artık bana gerçek yolu göster ve hidayete erdir!”

Rüyasında, kendisini ölmüş ve mezara konmuş olarak gördü. Yukarıdan kabrini seyrederken başucunda bir mezar taşı gördü. Yaklaşıp baktı. Orada Arap harfleriyle “Havva” yazısını okudu. Bu sırada kulağına ötelerin ötesinden bir ses geldi: “İşte burası senin mezarın! Sen Müslüman olarak öleceksin!”

Samimiyetinin ve onca yıl süren ciddi arayışının mükâfatı işte bu şekilde muhteşem bir rüya ödülüyle noktalanmıştı. 1954 yılında Müslüman oldu, Eva olan adını ise Havva olarak değiştirdi. Müslüman olduktan sonra Muhammed İkbal’in ve Mevlânâ’nın eserlerini Fransızcaya çevirmek için yoğun bir çaba gösterdi. Paris Üniversitesi’nin Şark dilleri bölümüne 3 yıl devam ederek Farsça’yı en iyi şekilde öğrendi. Kısa zamanda Arapça’yı da en iyi bildiği dilleri arasına kattı. Daha sonra, gücü yettiğince Muhammed İkbal’in ve Mevlânâ’nın eserlerini Fransızca’ya çevirmekle meşgul oldu; sadece “Mesnevi”ye on yılını ayırdı. Rumi’nin dünya görüşü, tasavvuf öğretisi ve maneviyatı karşısında hayranlık duyan Meyerovitch, ömrünün geri kalanını onun evrensel mesajını tüm dünyaya tanıtmaya adadı.

Telif ve tercüme olarak arkasından kırk kadar eser bıraktı. Türkçeye çevrilerek yayımlanan “Hz. Mevlânâ ve İslâm Tasavvufu”, “Mekke İslâm’ın Kutsal Şehri”, “Güneşin Şarkısı”, “İslâm’ın Güler Yüzü” isimli eserleri Türkiye’de çok satan kitaplar listesine girdi.

Hac görevini de ifa etti. Hacla ilgili anılarında:

“Hacda, olağanüstü bir birlik ve bütünlük duygusuna erdim… Kocaman bir vücudun bir hücresi olma, kovandaki arı olma, damarlarda dolaşan kan içinde al veya akyuvar olma duygusuna kavuştum… Aynı istikamete yönelmiş, aynı şekilde dua eden milyonlarca erkek ve kadını birleştiren büyük bir kardeşlik kanaati uyanır sizde… Ramazan ayında oruç tutulurken duyulan hissi andırıyor, fakat daha da yoğunluklu olarak…” ifadelerini kullandı.

İran’da ve Mısır’da Ezher Üniversitesi’nde dersler verdi. Kendi memleketi başta olmak üzere Batı ve pek çok İslâm ülkesinde sayısız konferanslar verdi. Fransa’da yayımladığı kitaplar, tercüme eserler, salon ve radyo konuşmalarıyla çok sayıda Fransız aydının İslâm’a ısınmasına ve pek çok kişinin de Müslüman olmasına vesile oldu.

Havva Hanım Müslüman olduktan sonra Mevlânâ ile birlikte, Konya’yı ve Türkiye’yi de çok sevdi. Bu sevgisini bir yazısında şöyle ifade etti:

“Benim için İslâm’ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime yeniden kavuşmak gibi bir şey oldu. Benim kendimi evimde hissettiğim yegâne ülke, mesela Paris değildir. Ben Paris’te hayran hayran dolaşan bir turist gibiyim. Kendimi gerçekten evimde hissettiğim tek ülke, Türkiye’dir. Türkiye’ye ayak basınca, evine tekrar kavuşan bir kedi gibiyim.”

Mayıs 1998 tarihinde Konya’da düzenlenen bir sempozyuma ilerlemiş yaşına rağmen katıldı ve orada yaptığı konuşmasında: “Benim, yaşlı bünyem, hasta kalbimle kilometreler kat ederek burada Hz. Mevlânâ’nın huzurunda bulunmam, şahsıma yorgunluk değil, mutluluk veriyor. Onun maneviyatının gölgesinde kıyamete kadar kalabilmek için beni buraya, Konya’da gömün” vasiyetini yaptı.

Vasiyetini yaptıktan bir yıl sonra(1999) Fransa’da ebediyete yapayalnız yürüdü ve önyargılı ve ilgisiz davranan ailesi tarafından Paris’te bir mezarlığa gömüldü.

Meyerovitch /Havva, ölümünden tam on yıl sonra huzura kavuşacaktır. Onu huzura kavuşturansa, yıllar evvel Fransa’da bir rastlantı sonucu tanıştığı ve manevi oğlum dediği Abdullah Öztürk olacaktır. Halen Selçuk Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Öztürk, biyolojik evlatları tarafından ilgisiz bırakılan manevi annesi Meyerovitch’in Paris’teki mezarını 2008 yılında kimsesizler mezarlığına nakledilmek üzereyken Konya’ya getirmeyi başaracaktır.

1998 yılında Konya’da yaptığı vasiyetinin gereğini yerine getirmek için Konya Büyükşehir Belediyesi harekete geçip Havva Hanım için Konya’da Mevlânâ’nın türbesine yakın “Üçler Mezarlığında” bir kabir yeri tahsis etmişti.

Vefatından tam on yıl sonra nâaşı Paris’ten uçakla Konya’ya getirildi ve 17 Aralık 2008 yılında “Şeb-i Arus Törenleri” öncesi kılınan cenaze namazının ardından “Üçler mezarlığı”na defnedildi. Böylece, “Beni Mevlânâ’nın yakınına gömün” vasiyeti yerine getirilmiş oldu.

Vefatının 15. yılında rahmet ve Fatihalarla anıyoruz… 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol