HZ. MUHAMMED’İN HAYATI

Doğumu - Çocukluğu - Gençliği

Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’in (a.s) babasının ismi Abdullah, annesinin ismi Âmine’dir. Abdullah, Kureyş kabilesinin Hâşim Oğulları kolundan, Âmine Hatun ise Zühre Oğullarındandır. Her ikisinin soyu büyük peygamber Hz. İbrahim Aleyhisselâm’a dayanır. Hz. Muhammed Mekke’de 20 Nisan 571 pazartesi günü doğdu. Babası Abdullah,  daha o dünyaya gelmeden vefat etmişti. Son nebi bir yetimdi. Kureyş’in reisi olan dedesi Abdülmüttalip dünyanın gidişatını değiştirecek olan sevgili torununu bağrına bastı, onu sahiplendi ve ona, “övülecek özellikleri çok olan” anlamında “Muhammed” adını verdi. “Yöremizde böyle bir isim yok, neden bu ismi verdin?” diye soranlara da: “Umarım onu, gökte Hakk, yerde halk pek çok över” diye cevap verdi.

Peygamberimiz (s.a.s) doğumundan kısa bir süre sonra o bölge halkının geleneklerine göre, sütanneye verildi. Sütannenin adı “Halime” idi. Yoksul bir aile yapısına sahip olan Halime’nin evine bolluk ve bereket geldi; bu arada, hane halkı bir takım mucizevî olaylara tanık oldu, küçük Muhammed’in evlerine gelmesinden sonra… Meselâ, ailenin devesi, bütün bir aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başladı, koyunları, eve daima karınları doymuş bir halde döndüler, Muhammed (a.s) sütannesinin tek bir göğsünü emdi, ötekini sütkardeşi Şeyma’ya bıraktı, Halime ve kocası Haris, hanelerine nasip olan bolluk ve saadete bu değerli küçük misafirin sebep olduğunu anladı..

Altı yaşlarında iken annesi “Âmine” ve hizmetçileri “Ümmü Eymen” ile birlikte Medine’de akrabalarını ziyarete giden Muhammed (a.s) burada küçük bir gölde yüzmeyi öğrendi, dönüşte “Ebvâ kasabasında” annesi vefat etti. Daha sonraları buradan her geçişinde annesinin kabrini ziyaret etmiş ve kabri başında gözyaşı dökmüştür.

Küçük Muhammed, Mekke’ye, Ümmü Eymen’in himayesinde üzgün bir şekilde döndü. Dedesi bu kez daha büyük bir içtenlikle torununa sarıldı. Ne var ki Abdülmuttalip hayli yaşlıydı ve bu olaydan iki yıl sonra 108 yaşında vefat etti; bundan sonra küçük Muhammed’i himaye etme sırası ve şerefi, amcası Ebu Talip’e nasip oldu. Amcasının bütçesine katkıda bulunmak gayesiyle ilk gençlik yıllarında koyun güttü, ticaret kervanı ile Suriye’ye seyahatler yaptı.

Hılfu’l - Fudûl cemiyeti / Erdemliler Derneği

Hz. Muhammed, 20 yaş civarında Mekke ve havalisinde haksızlığa ve zulme maruz kalan insanların haklarını korumak, mazlum ve mağdurları himaye etmek gayesiyle kurulan “Hılful-Füdûl” (Erdemlilere Cemiyeti) adlı sosyal faaliyet gösteren bir derneğe üye oldu, burada aktif bir şekilde çalıştı. Herkes ona “Muhammedül-Emin” diyordu,  peygamberlik öncesi de örnek yaşayışı ve ahlakı nedeniyle Mekke’de herkesin güvenini kazanmıştı.

Yirmi beş yaşlarında iken Mekke’nin en asil ve zengin bayanlarından olan Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Muhammed (a.s) otuz beş yaşlarında iken,Kâbe yangın ve seller nedeniyle  yıkılmış, hasar görmüştü. Bunun üzerine Mekke’deki tüm kabile reisleri toplandılar, Kâbe’yi yeniden inşa etmeye karar verdiler ve gerekli çalışmaları başlattılar. Fakat Hacerül Esved’in yerine yerleştirilmesi konusunda ihtilafa düşüldü. Bu konuda patlak veren sorun da yine Hz. Muhammed’in hakemliği ile aşıldı. Şöyle ki: Genç Muhammed ortaya bir yaygı serdirdi, kutsal taşı bunun üzerine koydurttu, her kabileden bir temsilcinin yaygının ucundan tutarak taşın konulacağı köşeye kadar kaldırmalarını istedi, sonunda da bizzat kendi elleri ile Hacerül Evsed’i yerine yerleştirdi. Sonuçta, herkes bu hakemlikten hoşnut olmuştu.

Hz. Muhammed 35–40 yaş aralığında, Mekke yakınındaki Hıra Dağı’nda, özellikle Ramazan Aylarında sürdürdüğü tefekkür/yalnızlık/inziva günleri ile peygamberliğe adım adım yaklaşıyor, ruhî hazırlığın son taşları gönül dünyasının burçlarına yerleştiriliyordu.

Peygamberlik Görevi - Mekke Dönemi:

Hz. Muhammed’in (s.a.s) 40 yaşına kadarki hayatı, tertemiz, sessiz, iddiasız, ama tefekkür ve nefis murakabesi ile dopdoluydu. O, az konuşan, çok düşünen, toplumda itibarı olan, mütevazı kimliği ile herkese güven, sevgi ve saygı telkin eden, “emin” lakabıyla anılan mükemmel bir insandı.  Özellikle Ramazan ayında yanına yiyecek ve içeceğini de alarak ibadet etmek üzere Hira mağarasına gidiyor, yaşadığı zühd ve takva hayatı ile gelecekte kendisini bekleyen çetin ve ulvî göreve, peygamberlik vazifesine hazırlanıyordu. Kırk yaşına yaklaştığında gün ışığı kadar açık ve aynen çıkan rüyalar görüyordu.

Kaynakların belirttiğine göre milâdî 610 yılının Ramazan ayında: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” diye başlayan “Alak Suresi’nin ilk 5 ayetiyle”, vahiy, yani peygamberlik süreci, Mekke yakınında uzlete çekildiği Nur Dağı’ndaki mağarada şöyle başladı:

Peygamberlere vahiy getiren büyük melek Cebrail (a.s) Hz. Muhammed’e, Allah’ın son elçisi olarak seçildiğini müjdeleyerek abdest almayı öğretti, kuvvetlice sıktı ve “Oku!” dedi. Her defasında Cebrail’e, “Ben okuma bilmem!”  diye cevap veren Hz. Muhammed üçüncü kez aynı hitapla karşı karşıya kalıp da serbest bırakıldığında, “Ne okuyayım?” sorusunu yöneltti Meleğe ve hemen sonrasında, Kur’an’ın ilk ayetleri indi… Gönlü, belleği ve tüm bilinci derin bir huzura erdi o esnada. Hz. İsa’nın göklere yükselişinden bu yana, altı asırdır beklenen son Nebi’ye şanlı Peygamberlik görevi tevdi ediliyordu… Binlerce yıldır beklenen buluşma gerçekleşiyor, mucize ayetler yankılanıyordu Mekke semalarında…

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.  O insanı,  bir kan pıhtısından (yapışkan bir hücreden) yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz bir kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 96/1–5)

Sonra melek gözden kayboldu… Mağaranın kapısından ufka baktı ve meleği gökyüzünün boşluğunda oturur durumda gördü… Tüm vücudu titrer durumda evine döndü. Başından geçen hadiseleri değerli eşleri, müminlerin annesi Hatice validemize anlattı ve ilk desteği ondan gördü. Sadık eşi şöyle diyordu: “Sen o denli eli açık, cömert ve hayırsever birisisin ki, Allah seni şeytanın aldatmalarına düşürmeyecektir!”

İlk şokun atlatılmasında da Peygamber Efendimize son derece yardımcı olan muhterem eşi, şeref ve asalet abidesi Hz. Hatice annemizdir… Yaşadığı sürece desteği devam edecek olan Hz. Hatice, Hz. Muhammed’e, Tevrat ve Zebur bilgisine sahip amcazadesi Varaka b. Nevfel’in yanına gidip durumu o bilge zata anlatmasını önerdi ve o bilge zata birlikte gittiler… Peygamberimizi dinleyen Varaka b. Nevfel fazla düşünmeden şöyle dedi:

“Sana müjdeler olsun! Sen insanlığın beklediği son nebi olacaksın! Kavminin seni yurdundan çıkaracağı günlere  yetişirsem Allah için sana yardımcı olacağım…”

Gerçeği öğrenmiş, ağır bir sorumluluk ve yükümlülük altına girdiğini anlamıştı. O bir peygamberdi artık. Ve süreç başladı… Vahyin akışı, vefat edeceği 63 yaşına kadar devam edecekti…

Hz. Peygamber (a.s), üç yıl süreyle İslâm’a davetini gizli yaptı, sadece güvendiği insanları iman etmeye çağırdı. Müslümanlığı ilk defa Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Zeyd kabul ettiler.  Peygamberimiz (a.s), Yüce Allah’ın emriyle, bazen tek tek bazen da gruplar halinde insanları İslâm’a davet ediyordu. Peygamberliğin 6. yılında, yiğitlik ve cesareti ile tanınan Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman oluşu ile müminlerin sayısı kırka ulaştı ve o gün Müslümanlar büyük bir moralle Kâbe’ye gidip tavaf ettiler ve müşriklerin şaşkın bakışları altında açıktan açığa namaz kıldılar.

Peygamberliğin 5. ve 6. yıllarında bazı Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Yedinci yıldan itibaren müşrikler, Müslümanlara üç yıl kadar devam edecek olan ekonomik ve sosyal boykot uyguladılar. Ticaret, alışveriş ve her türlü iletişim yasaktı bu yıllarda… Çocuklar açlıktan feryat ediyor, Müslümanlar ağaç yapraklarını yiyerek karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Ama bütün bu eziyetler Peygamberimizi ve ashabını yıldırmadı, işkencelere ve baskılara karşı büyük bir direnç ve sebat gösterdiler. Hz. Peygamber bu zor şartlar altında dahi görevini yerine getirmeye çalışıyor, insanları her vesile ile hakka ve İslâm’a davet ediyordu.

Peygamber Efendimizin (s.a.v), kavmini İslâm’a davet yöntemi şöyleydi: Önce tatlı ve yumuşak sesiyle Kur’an’dan okuyor, sonra da okuduklarını yorumlayarak dinleyenleri Müslüman olmaya çağırıyordu. Bu yıllarda Mekkelilerden büyük tepkiler geldi, birçok Müslüman’a, çok ağır zulüm ve eziyetler yapıldı.  Yakıcı güneş altında kızgın kumların üzerine çıplak bedenleri ile yatırılan ve üzerlerine taşıyamayacağı ağırlıkta ağır kaya parçaları konarak günlerce aç ve susuz bırakılarak işkencelere tabi tutulan ilk Müslümanlar, inançlarından dönmediler, her türlü baskı ve eziyete göğüs gerdiler.

620 yılında, Peygamberimize başlangıçtan beri her türlü desteği veren amcası Ebu Talip ve değerli eşi Hz. Hatice vefat etti. Bu seneye, bu yüzden hüzün yılı” denildi. Bundan sonraki yıllar, çok daha zorlu, çok daha çetin geçecekti.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bu iki değerli insanın kaybından sonra bir ara Tâif’e giderek o bölgenin kabile reislerine İslâmiyet’i anlattı. Fakat umduğunu bulamadı, çok kaba davranışlarla, hatta şiddetle karşılaştı. Bedeninden kanlar akarak Mekke’ye gerisin geri acılar içinde dönerken yine de kendisini horlayan ve taşlayan bu insanlara beddua etmedi, bilakis onların doğru yolu bulmaları ve hidayetleri için dua etti.

Hicret - Göç

621 yılında Yüce Allah (c.c) Miraç mucizesini gerçekleştirdi, elçisine moral verdi. On yıl geçmiş, çok az sayıda kişi Hz. Peygamberin davetine olumlu yaklaşarak Müslüman olmuştu… Buna rağmen umudunu hiç kaybetmedi Peygamberimiz… Bir ara Kâbe yakınlarında 6–7 kadar Medineli ile karşılaştı. Medine’de Yahudi ve Hıristiyanlarla komşu olarak yaşayan bu kişiler, Peygamberler ve ilahi vahiyler kavramına yabancı değillerdi; üstelik onlar “bu kutsal kitap sahiplerinin” bir peygamberin, son bir tesellicinin gelmesini beklediklerini de biliyorlardı. Bu yüzden bu konuda başkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler: Derhal Hz. Muhammed’e inandılar, kendisine Medine’de bu dini yayacaklarına dair söz verdiler. Ertesi yıl on iki kadar Medineli “Akabe Mevkii”nde Hz. Peygamber’e bağlılık yemini ettiler ve İslâm’ı öğretecek bir öğretmen – davetçi istediler. Bu görevi üzerine alan Hz. Mus’ab, bu işte çok başarılı oldu ve bir sonraki yıl Mekke’ye hac sırasında yeni Müslüman olmuş yetmiş üç kişilik bir kafile gönderdi. Bu gelenler, Hz. Peygamberi ve Mekkeli Müslümanları kendi şehirlerine göç etmeye davet ettiler; onları koruyacakları ve kendi aile bireyleriymiş gibi bağırlarına basacakları sözü verdiler. Böylece Peygamberimizin onayı ile Müslümanların çok büyük bir kısmı gizlice ve küçük gruplar halinde Medine’ye hicret etmeye başladılar. 622 yılında Mekke’deki Müslümanlar, mallarını, tarlalarını, taşınmaz servetlerini, doğdukları bu şehirde bırakarak tehlikelerle dopdolu bir yolculuğu, hicret yolculuğunu sürdürdüler. Çoğu gizlice, doğdukları, büyüdükleri, hatıralarla bağlı oldukları Mekke şehrini gözyaşları içinde terk ettiler. Müşrikler sadece göç edenlerin mallarına el koymakla kalmadılar, Hz. Muhammed’i öldürmek için de bir plan/komplo hazırladılar. Hz. Muhammed artık evinde kalamazdı. Şunu da söyleyelim ki putperestler, Peygamberimizin yaymaya çalıştığı dine karşı olmalarına rağmen onun dürüstlüğüne söz etmiyorlar, ona son derece güveniyorlar, aralarından pek çoğu, kıymetli tasarruflarını (para, altın v.s) ona emanet ediyorlardı.

Hz. Peygamber Mekke’den ayrılacağı son gece yatağına Hz. Ali’yi yatırıp emanetleri sahiplerine verdikten sonra onun da hicret etmesini tembih ederek sadık dostu Hz. Ebu Bekir’le birlikte şehri terk etti ve pek çok mucizevî olaylara tanık olarak Medine’ye sağ salim ulaştı.    

Hicret gerçekleşmişti… Hz. Peygamber (s.a.s) ve Müslümanlar için, yeni bir şehirde yeni bir hayat yeni bir dönem yeni bir mücadele başlıyordu.

Medine Yılları

13 Yıllık Mekke döneminden sonra 10 yıllık Medine dönemi...

Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke’den Medine’ye göç edince, ilk iş olarak inşasında bizzat çalıştığı Mescid-i Nebevî / Peygamber Mescidi’nin yapımını başlattı.

Ezan meşru oldu.

Mekkeli muhacirlerle Medineli ensar arasında kardeşlik tesis edildi. Sözleşmeli iki erkek kardeşin aileleri hayatlarını kazanmak için beraberce çalışıyorlar ve her alanda birbirleriyle yardımlaşıyorlardı.

Müslümanların ve gayri Müslimlerin temsilcilerini çağırdı Peygamber Efendimiz, yani Arapları, Yahudileri, Hıristiyanları ve diğerlerini topladı ve onlara Medine’de bir şehir – devlet kurmayı teklif etti. Kendileriyle görüş birliğine vararak dünyada türünde ilk defa bir yazılı anayasa hazırladı. Bu anayasada yurttaşların ve başkanın hak ve vazifeleri tarif ediliyordu. Hz. Muhammed oybirliği ile devlet başkanı seçildi. Fertlerin kendi başlarına yerine getirdikleri adalet anlayışı âdeti yürürlülükten kaldırıldı. Sigorta sistemi oluşturuldu, özellikle Medine ve çevresinde sayıca çok olan Yahudiler için dini özgürlükler tanındı. Dünya işlerinde herkes eşit haklara sahip kılındı.

Hicretin birinci yılında en ciddi ruhi disiplin olarak oruç zorunlu kılındı. Müslümanlar her yıl Ramazan ayında oruç tutmakla yükümlü oldular. Alkollü içeceklerin ve kumar oyunlarının Müslümanlara haram kılındığı Kur’an ayetleri bu dönemde vahyedildi.

Hicretin ikinci yılında (624) Bedir Savaşı, bir yıl sonra (625) Uhud Savaşı, 627 yılında Hendek Savaşı ve 628 yılında Hayber’in Fethi gerçekleşti. Bu arada Peygamberimiz (s.a.v), Arabistan Yarımadası ile diğer bölgelerdeki kabile reislerine ve hükümdarlara birer mektup göndererek onları Müslüman olmaya çağırdı. Davetin özü şuydu: “Müslüman olun kurtulun!”. Hicretin 7. yılında (629) ise Hudeybiye anlaşmasıyla kararlaştırılan Kâbe ziyareti gerçekleştirildi.

629’da Mute Savaşı, 630 yılında Mekke’nin Fethi ve Tebük Seferi cereyan etti. Bu yıllarda İslâmiyet hızla yayıldı, birçok kabile reisi elçiler göndererek İslâm’ı kabul ettiklerini bildirdiler.

Mekke’nin Fethi ve Son Yıllar

630 yılında Mekke müşrikleri Müslümanlarla olan anlaşmalarını bozunca Hz. Peygamber komutasındaki on bin kişilik İslâm ordusu, Mekke’ye yöneldi. Birkaç çatışma dışında kolaylıkla şehre girildi ve kutsal Kâbe’nin bulunduğu Mekke fethedildi. Resulullah (s.a.s) Mekke’nin Fethi sonrası Kâbe’nin avlusuna büyük bir saygı,  tevazu ve huşu içinde girdi. Bütün kent halkına karşı yaptığı tarihi konuşmasında şöyle diyordu: “Allah sizi affetsin, geçmişten sorumluluk yok, bugün sizden hiçbiriniz aşağılanmayacaksınız; haydi şimdi gidin, hepiniz serbestsiniz!”

Müşriklerin Müslümanlardan gasp ettikleri malları bıraktı. Bu davranış psikolojik olarak Mekke halkı üzerinde olumlu etki yaptı, müthiş bir iklim değişimi yaşandı ve bu arada Mekkeli bir lider gayri ihtiyari kendisine doğru yaklaşıp İslâm’a girdiğini açıklayınca, Hz. Muhammed ona “Seni Mekke valisi tayin ettim” dedi. Bu konuşmanın ve genel affın etkisiyle üç-beş gün içinde binlerce kişi Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) huzuruna varıp İslâm dinini kabul ettiklerini bildirdiler.

Mekke’nin fethi hicretin 8. yılına rastladı. Resulüllah (a.s), şehrin yönetimini İslâm’a yeni giren Mekkelilere teslim edip, fethi güvence altına almak için geride bir tek Medineli asker dahi bırakmaksızın bir-kaç hafta sonra Medine’ye geri döndü.

İki yıl sonra…

Hicretin 10. yılında Allah Resulü’nün (a.s) hac amacıyla bizzat Kâbe’ye geleceği haberi duyulunca, erkek-kadın 140 bin çıvarında sahabe topluluğu hacca niyetlenip Arefe günü “Rahmet Dağında” toplandı. Hz. Peygamberin (s.a.v) o gün orada verdiği “Veda Hutbesi”, İslâmiyet’in her çağa özgün en ileri mesajlarını taşıyan bir özet ve bir anayasa metni gibiydi… Bu nutkunda son Nebi (a.s), yirmi üç yılda öğrettiklerinin özetini sundu kendini dinleyenlere… Neler vardı bu konuşmada? Bir tek Allah’a iman… İyi dindarlığın (takvaya) dayalı ferdi üstünlüğün dışında, insanların ırk ve sınıf ayırımı olmaksızın eşit oldukları ilkesi… Bütün insanların kanun karşısında eşitliği, düşünce özgürlüğü, hayat, servet, itibar ve şereflerinin korunması… Kan davalarının, faizin, haksız kazanç ve servetin az sayıda insanın tekelinde toplanmasının yasaklanması… Kadınlara karşı iyi davranılması… Son Nebi, son hutbesinde, insanlara görev ve yükümlülüklerini özetle  hatırlatarak vedasını da yapmış oldu böylece… Ashabına ve ümmetine iki emanet bıraktı: Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve sünneti.

Mekke’de kalınmadı, Medine’ye dönüldü. Hz. Peygamber, Mekke’de yaşadığı zorlu günlerde kendine ve İslâm’a kucak açan ve “Ensar”  unvanını hak eden kardeşleriyle yaşamayı tercih etti. Bu bir vefa anlayışıydı kuşkusuz… Ebediyete yürümede tercih ettiği şehir Medine oldu.

Peygamber Efendimiz (a.s) hayatının son yıllarında yaşı 63’e geldiğinde, ömrünün son on yılını yaşadığı Medine’de rahatsızlandı. Rahatsızlığı birkaç hafta devam etti… 632 yılıydı, bir pazartesi sabahı, “Yüce Dostla birlikteyim… Lâ ilâhe illallah” diyerek, kendisine emanet edilen ilâhi mesajı dünyaya duyurma vazifesini hakkiyle yerine getirmiş olmaktan memnun ve mutlu bir halde hayata gözlerini yumdu. Cenaze namazı erkekler, kadınlar ve çocuklar olmak üzere sıra ile cenazesinin bulunduğu Mescidi- Nebevi’nin bünyesindeki hücre-i saadette kılındı ve orada toprağa verildi.

Salât, selâm ve her türlü ihtiram, ona, âline ve izinde gidenlere olsun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.