Müftü Akkuş: “O'nunla kaynaşmak imanın nurundandır”
Grup Sayfamız için

"Bugün, insan hakları evrensel beyannamesi olarak bizlere sunulan beyannamenin temeli, Veda Hutbesinde, ilk çekirdeğini bulmuştur" diye konuşan Müftü Akkuş şunları aktardı:
 
 “Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) üzerine sohbet etmek derde dermandır. O'nunla ülfet etmek, O'nunla bir bağ kurmak, O'nunla bir irtibata geçmek, O'nu sevmek ve O'nun tarafından da sevilmek O'nunla kaynaşmak imanın nurundandır. Bu girizgâhtan sonra, müsade ederseniz insanın kısaca çok uzun olmadan mahiyeti, yaratılışı, Cenab-ı Hak indindeki yeri ve insanlar için gönderilmiş olan Peygamberler ve arkasından da son Peygamber Kâinat Efendisi, Nebilerin Mührü Hz. Muhammed Mustafa(S.A.V) ve O'nun yaşamış olduğu devirle, üç devirden oluşuyor. Bir Mekke Devri, ikiye ayrılıyor o da birisi Peygamberlik öncesi kırk yaşına kadar olduğu dönem, ikincisi kırk yaşından sonraki on yıllık süreç, Mekke’de geçen süreç, arkasından da Medine dönemi Yahudiler ve Hıristiyan kabilelerle ilgili kurmuş olduğu teşvik-i mesai, ahlaki değerleri insanlar arası irtibatın ne şekilde olması gerektiği hususunda bir kaç kelam edelim.
Öncelikle Allahu Teala varken hiçbir şey yoktu. Allahu Teâlâ, Kün emri  (Ol emri) ile levh-i mahfuzu, arşı ve kürsiyi yarattı. Arş suyun üzerindeydi. Bu söylediğim her cümle bir ayet-i kerimenin veya ona istinaden bir hadis-i şerifin bize haber verdiği sahi haberlerdir. Allahu Teala arşı ve kürsiyi yarattıktan sonra evreni yarattı. Yer ile gök bitişikti. Sonra 2 devir içerisinde yer ile göğü birbirinden ayırdı. Göğü semavatı yedi kat olarak, yeri de yine o şekilde katlar olarak yarattı. Gökyüzünü kandillerle süsledi, yıldızlar, gezegenler, ay, güneş ve vs. yeryüzünü de dağlar, denizler, ağaçlar, hayvanlar, çiçekler, meyveler ve buna benzer bütün varlıkları, yarattığı canlıların tamamı sudan yarattı. Melekleri nurdan, cinleri de ateşten yarattı. Dikkat ederseniz buraya kadar insanın esamesi okunmuyor. Buradan anlıyoruz ki, İnsan suresi, Dehr suresi olarak ta geçiyor Kur'an-ı Kerimde, ikisinin bir arada zikredilmiş olması da bir sureye ikisinin adı verilmesi de çok önemli.
 
 
“Allahu Teala bütün bu varlıkların varlığını bilen bir varlık yaratmayı murad etti”
''İnsanoğlu daha esamesi yokken, varlığı yokluğu belli değilken, üzerinden çok uzun bir zaman geçti. Yani kâinat yaratıldı. Evren tamamı ile yerine oturtuldu. Sistem kuruldu. Dünya yaratıldı. Dünya seması yaratıldı. Yeryüzü yaratıldı. İçindeki bütün mahlûkat ve mevcudat yaratıldı. Halen insandan haber yok. Burada dikkatimizi çeken şey şu; İnsanın yaratılışına kadar, evren içerisinde yaratılmış olan bütün mahlûkat ve mevcudat zişuurdur. Bizim anladığımız manada aklı veya varlığından haberdar olabilecek bir muhakeme kabiliyeti yoktur. Şuursuz varlıklardır. Kendi sevk-i tabiileri içerisinde bir takım onları sevk ve idare den kendi tabiatlarına uygun bir takım melekeleri vardır ama şuur değildir bu. Dolayısıyla hiçbirisi kendi varlığından haberdar değildi. Güneş vardı ama varolduğunu bilmiyordu. Hayvanat vardı ama varolduklarından haberdar değildi. Allahu Teala bütün bu varlıkların varlığını bilen ve bu varlıkları varedenin de varolduğunu bilen bir varlık yaratmayı murad etti ve Cebrail (a.s)’ı yeryüzünün değişik yerlerinden toprak getirmesini, o gelen toprağı karıştırdıktan sonra su ile balçık haline getirip, kısa bir tabirle kulak memesi kıvamında çömlekçilerin ham çamuru kıvamında bir hale getirdikten sonra onu güzelce tesviye etti, insan halinde, insan şeklinde yarattı ve kendi zatından da ona ruh üfledi. Kendi varlığından ona ruh üfledi. Kur'an- ı Kerimde 2 farklı ayet-i kerimede bu ifade ediliyor. Netice itibarı ile böylece insan yaratılmış oldu. Bu yaratılışın bu şekilde olmasından da şunu anlıyoruz; insan gaye varlık. Amaç varlık diğer bütün varlıklar, büyüğü küçüğü habbesi kubbesi zerresi kürresi bilineni bilinmeyeni görüneni görünmeyeni tamamı sadece ve sadece insan için yaratılmış araç varlıklar. Bu ayrımı çok iyi yapmamız lazım.
 
“İnsanoğlu amaç olarak gaye varlık olarak yaratılmış ama gayesiz yaratılmamış”
İnsan amaç gaye varlık ve bütün varlıklar insanın yeryüzündeki hayatını idame ettirmesinde onun işlerini kolaylaştırıcı, ona hizmet edici bir gaye ile yaratılmış. Dağlarda böyle, denizlerde böyle, hayvanlarda böyle, rüzgârda böyle… Kur’an’ı Kerim’in değişik ayetleri olarak bizim önümüze seriliyor. Bunun böyle olması, Allah-u Teala’nın varlığının delilleri olarak bize sunuluyor. Netice olarak insanoğlu amaç olarak gaye varlık olarak yaratılmış ama gayesiz yaratılmamış, amaçsız yaratılmamış. Bütün varlıklar bir gayeye matuf yaratıldığı halde insanın akıllı bir varlık olarak muhakeme gücü olarak, iyiyi kötüden ayırt eden faydalıyı zararlıyı bilen güzeli çirkini birbirinden ayırt edebilen, şerri ve hayrı ayırt edebilen bir özelliği olması hasebiyle insanın gayesiz yaratılması mümkün değildir. Bu yüzden de Allah-u Teala cinlerle birlikte insanları yalnız ve yalnız Allah’a kul olmak için yaratıldığını gayelerinin Allah’a kulluk vazifesi olduğunu bize ayeti kerime de bildiriyordu. Tabii insanlar yeryüzüne indirildiğinde yeryüzünün bütün genişliğinden, herkese yetecek kadar mal var, rızık var, yer var. Allah’ın arzı çok geniş. Resullullah (S.A.V) Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde “Allah-u Teala herkesin yerini cennette de hazırlamıştır cehennemde de hazırlamıştır.” buyuruyorlar. Dolayısıyla yeryüzü çok geniş, bütün imkanlar insanların önüne serilmiş ama insanoğlu bir türlü yeryüzünü paylaşamamış. Sadece yeryüzünü değil yeryüzünde ki bir takım imkanları ve buna benzer bazı birtakım kendince değer verdiği şeyleri paylaşamamış. Bu paylaşamamanın neticesinde yeryüzü Hz.Adem (a.s)’ın çocuklarından itibaren hatta ta günümüze kadar hatta ve hatta kıyamete kadar böyle devam edip gidecek. Böyle olduğu içinde bu paylaşamama neticesinde, sadece paylaşamama da değil hırs, kin, haset, çekememezlik ve buna benzer bir takım insanın fıtratında yaratılışında var olan iradesi altına alamadığından kendisini yanlış yollara sevk edebilecek olan bu gibi özelliklerinden dolayı onları baskılayamamasından yeryüzü cennet olması gerekirken maalesef zulümatların, karanlıkların, vahşetlerin, cinayetlerin işlendiği, kan aktığı, göz yaşının döküldüğü, bozgunculukların, tefrikanın, fitnenin ve fücurun adeta kol gezdiği bir mekan haline gelmiş.
 
“Birlikte yaşama hukuku ile ilgili Allah-u Teala bize örnekler gösteriyor”
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda görüyoruz ki birlikte yaşama hukuku ile ilgili Allah-u Teala bize örnekler gösteriyor. Bunlardan birincisi Hz. Adem (a.s)’ın oğulları Habil ile Kabil’dir. Birisi olumlu olanı diğeri olumsuz olanı birlikte yaşamaya örnek olarak gösterilmektedir. Malum bildiğiniz hadisedir; kıskançlıktan dolayı, hasetten dolayı, hırstan dolayı ne yapmıştır Habil, Kabil tarafından öldürülmüş ve enteresandır kendisine bir karganın yol göstermesine muhtaç kalacak kadar aciz kalmıştır. Öldürdükten sonra onu ne yapacağını şaşırmış ve bunun üzerine Allah-u Teala ona bir karga göndermiş ve o karga bir hayvanın leşini toprağı eşeleyerek gömmüş. Habil de ancak ondan örnek alarak bunu gerçekleştirebilmiştir. Arkasından Kur’an-ı Kerim bize Yusuf (a.s)’ı ve kardeşlerini örnek gösterir. Yusuf’un ziynetinden güzelliğinden, Allah-u Teala’nın ona bahşetmiş olduğu bir özelliğinden dolayı onu çekememeleri onu kıskanmaları ve babasının onu çok sevmesinden dolayı ona bir tavır almaları bunun sebebi ile onun başına bir felaket getirmek için tuzaklar kurdukları ama neticesinde kardeşlerin ona muhtaç olduğu, onun hazinedar olduğu bir ülkeye kıtlık sebebi ile gittikleri ve Hz. Yusuf (a.s)’ın ise onların ona yaptıkları bu yanlış davranışlara karşı onlara hoşlukla karşıladığı, onlara buğday verdiği, arpa verdiği, develerini onunla yüklediği ve sonra babalarına onunla beraber selam gönderdiği netice itibariyle orada da kardeşler arasında gene o birlikte yaşama hukuku ve ahlakı konusunda bize ibretlik hikayeler anlatıyor. Kasas Suresı’nde Hz. Musa (a.s)’ın bir kıptiyi öldürdükten sonra, Medyen’e kaçışı var. Orada bir suyun başında, Şuayp (a.s)’ın kızlarıyla karşılaşması. Şuayp (a.s)’ın  kızlarının bir köşede beklemekte oldukları, çobanların hayvanlarına oradaki sudan içirmeleri sebebiyle o kızların suya yaklaşamamalarından dolayı Hz.Musa (a.s)’ın sırasını vermesi, onların sularını doldurmasından sonra 8 yıl o kızların babalarına hizmet etmesi karşılığında kızlarından birisı ile evlenme bahsi, söz konusu olmuştur. Hanımefendilerin iffetlerine sahip çıkması, yardım teklif etmiş olması burada şöyle bir detayı ortaya çıkartıyor. O kızlar çobanlara söyleyemiyorlar bize sıranızı verin, işimizi görelim suyumuzu alıp gidelim diye ama Hz.Musa’nın bir teklifi ile on teklife riya gösteriyorlar. Demek ki Hz.Musa (a.s)’ın o hanımefendilere yaklaşım tarzı, birlikte olma, bir arada olma hukukunun yaklaşım tarzı onlara bir güven veriyor ki onlarda o desteği kabul ediyorlar. Netice itibariyle yaşama hukuku ile ilgili bir takım örnekler var. Uzun uzadıya anlatmıyorum, Hz. Resulullah’a gelmek istiyorum. Karıncayı lidersiz, kovanı arıbeysiz, yıldızları, ayı ve diğer gezegenleri güneşsiz bırakmayan Allahu Teala yeryüzünde insanoğlunu da peygambersiz bırakmamış.
 
“Birçok mesleği Peygamberler vermiştir kavimlere”
Her kavime bir Peygamber gelmiş, bir kılavuz gelmiş ona önderlik ve yol göstericilik etmek üzere mutlaka bir peygamber göndermiş ve o peygamberler Allahu Teala’nın almış oldukları insanın dünyasını ve ahiretini huzur ve saadete dönüştürecek sistemi Peygamberlerine bildirmiş ve Peygamberler onları yaşayarak bizzat kavimlerine örnek olmuşlardır. Hatta birçok mesleği de Peygamberler vermiştir kavimlere. Hz. Nuh (a.s)’ın  gemi yapması, İdris (a.s)’ın terzilik yapması ve buna benzer Peygamberler de sadece ahlaki yönden de değil sosyal yönden, meslek yönünden ve diğer yönlerden de insanlara örneklik yapmışlar. Ama peygamberlerin gönderiliş gayesi ikidir. Birincisi Vahdet’tir. Yeryüzünde Allah’ın varlığını ve birliğini insanlara tebliğ etmektir. İkincisi yeryüzünde adaleti tesis edip muhabbet ortamı oluşturmaktır. Yani insanların birlikte kardeş içerisinden yaşaması için zemin oluşturmaktır. Bütün peygamberler bunun için gayret göstermişlerdir. Yani Hz.Adem (a.s)’dan  tutun Peygamber Efendimiz (S.A.V) ‘e kadar gelmiş olan peygamberler ve isimlerini bilmediğimiz bir rivayete göre 124 bin diğer bir rivayete göre 224 bin olan peygamberlerin tamamı bu iki gaye için gelmişlerdir. Allah-u Teala’yı bir bilsin insanlar, O’na kul olabilsinler, O’na şirk koşmasınlar, vahdet prensibi yani. İkincisi yeryüzünde insanlar arasında adalet tesis edilsin, böylece muhabbet oluşsun adaletin tesisi ile beraber bir kardeşlik ortamı oluşsun insanlar bir arada huzur içerisinde yaşasınlar dünyayı cennete çevirsinler, böylece cenneti yeniden hak etsinler diye.
 
“Yaşamış oldukları hayatı cennete çeviremeyenler, cenneti elde etmeye hak kazanamazlar”
Dünyasını cennete çeviremeyenler, aile ortamını cennete çeviremeyenler, iş ortamını cennete çeviremeyenler, hangi alan olursa olsun yaşamış oldukları hayatı cennete çeviremeyenler yarın cenneti arzu etmeye cenneti elde etmeye hak kazanamazlar. Hadis-i Şeriflerde bunların örneklerini görüyoruz. Yeryüzünde Allah’ın dinini inananlar ve inanmayanlar olarak iki gruba ayrılmışlar. Birinci grubun içerisinden; inananlar, günahkarlar, günahsızlar, dindarlar, dindar olmayanlar değişik versiyonlarda inananlar grubu var. Bir de bunun yanında, özellikle bu ifadeyi kullanıyorum yanındakiler diyorum karşısında değil yanında. Niye? Çünkü Allah indinde Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’nde belirttiği gibi herkes bir tarağın dişleri gibi yaratılışta eşittirler. Erkek olsunlar kadın olsunlar, inansınlar veya inanmasınlar bu da çok önemli çünkü Allah-u Teala insanı inanmak ve inanmamak konusunda serbest bırakıyor. İnsanın inanma ve inanmama özgürlüğü kendi elinde. İsteyen inansın isteyen inanmasın ama sonucuna katlanacak, bu ifadenin devamında biz kendilerine cehennem ateşi ve buna benzer azaplar hazırladık diye de devam ediyor. Dolayısıyla inananların yanında inanmayan bir güruhta var. Değişik versiyonlarda inançsızlık gösteren kişiler var. Ama yine de ne olursa olsun o insandır. Ama Allah indinde bir derece aranacaksa, dünyada yapılan amellerle, fiilleriyle ve davranışlarıyla değer olur. Onu bir tarafa bırakıyoruz. Dolayısıyla yeryüzünde ki bütün insanların insan olmaları hasebiyle canı, malı, düşüncesi, inancı ve nesli, ırzı ve namusu mukaddestir. Bu beş kutsal, semavi dinlerin hepsinde insanın dokunulmaz değerleri olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla filan adam Müslüman değildir, falan adam şu görüştedir, filan adam şöyledir böyledir diyerek hiç kimsenin bir başkasının canına, malına, namusuna, ırzına, düşüncesine ve inancına tasallut etme hakkı yoktur. Bu manada insanlar inanmakta ve inanmamakta akıllarını, din hürriyetlerini korumakta, neslini korumakta ve diğer kutsallarını korumakta eşit bir hakka sahiptirler. Peygamberler tüm insanlığa geldikleri için inananlardan çok inanmayanları muhatap almışlardır. Hatta Peygamberimize baktığınızda ilk geldiğinde tek başınadır. İlk olarak yakın çevresindekileri davet etmiştir. İlk inanan Hz. Hatice annemizdir arkasından Hz. Ali, kölelerden Zeyd ve buna benzer ne yapmıştır Efendimiz, noktadan başlayıp halka halka dışarıya doğru inanmayan insanlarla muhatap olmuşlar. Bütün peygamberler böyledir. Dolayısıyla Peygamberlerin geliş gayesi zaten insanlar arasında bozulmuş olan ilahi dengenin, adalet dengesinin karşılıklı saygı ve sevgi dengesinin yeniden tesis edilmesi içindir. Dolayısıyla Peygamberlerin özellikle inanmayanlarla muhatap olması, tabiatı gereğidir.

“Müminlere örnek olması açısından, bize çok güzel miras olarak ahlaki değerler bırakmıştır”

Şunu ifade edelim ki bütün peygamberler yaşadıkları toplumların içerisinde onların kuralları çerçevesinde yaşamışlardır. Gökten inmiş melek değillerdir, insan olmaları hasebiyle toplumun o sosyal kuralları sosyal kaideleri ne ise o kaideler ve kurallar içerisinde yaşamışlardır. Ancak risaleleri ile beraber özellikle tevhit ve adalet konusunda insanları uyarmaya başlamışlar ve bu konuda tebliğ ve irşat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) peygamberlik öncesi Mekke döneminde ve peygamberlik sonrası Medine döneminde risaletinin gereği olarak insanlara örneklik yapmış. Kur’an’ı Kerim’in ifadesiyle onda bizim için çok güzel örneklikler var. Dolayısıyla insanlara müminlere örnek olması açısından bize çok güzel miras olarak ahlaki değerler bırakmıştır. Mekke dönemine bakıyoruz, Mekke Dönemi’nde ki gençlerin en erdemlisi, en faziletlisi, en güvenilir olanı Muhammed-ül Emin diyorlardı daha peygamberlik gelmemişti. Yani şu dağın arkasında bir ordu var sizin üzerinize geliyor desem inanır mısınız diye sorduğunda Kureyş Topluluğunun tamamı birden sen Muhammed-ül Emin’sin biz sana inanıyoruz demişlerdi. Bir cemiyet var Hilful Fudul Cemiyeti müşriklerin gençleri arasında kurulmuş o cemiyete Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’de katılmış. Cemiyetin manası şu; adeta vahşi bir dünyanın yaşandığı Arabistan çöllerinde Kervanları soyan, insanların malına, canına, ırzına tasallut eden eşkıyalara karşı güvenlik çemberi oluşturmak ve onları muhafaza altına almak. Burada ki gençlerin vazifesi bu. Daha Peygamberlik gelmeden önce Efendimiz de bu teşkilatın içerisinde. Dolayısıyla yaşayış tarzında bizim için örneklikler var. Erdem timsali olan örneklikler de var.
 
 
“Peygamber olduktan sonra da müşriklerin Peygamber Efendimize olan tavrı değişiyor”
 Ne oluyor bu defa Mekke müşrikleri Efendimizin üzerine hücum ediyorlar. Onlara Allah’ın varlığını, birliğini, yeryüzünde adaletin tahsis edilmesi gerektiğini, putlara ibadet edilmemesi, kulların kullara kulluk etmemesi Allah’a kulluk etmesi gerektiğini anlattıkça Mekke’de müşriklerin otoritelerinin sarsılmaması ellerinde ki sultanın gitmemesi için gösterdikleri bir direnç var. Bu dirence rağmen bile Aleyhisselam’ın tavır ve davranışları onları o kadar etkiliyor ki. Mesela Kâbe tamir ediliyor. Tamir edilecekken Hacer-ül Esved’in yerine konulması konusunda aralarında bir anlaşmazlık çıkıyor. Sen koyacaksın ben koyacağım tartışması, aşiretler arasında devam ediyor biri bu şeref bana ait diğeri bana derken diyorlar ki şuradan ilk gelen kişinin şahitliğini kabul edelim. Ve o bize yol göstersin, Peygamber Efendimiz karşıdan çıkınca oh diyorlar hepimizin razı olacağı güvenilir bir insan çıktı geldi. Ve Peygamber Efendimiz kaç tane aşiret reisi varsa Hacer-ül Esved’i koyduğu bezin ucundan hepsine tutturuyor. Daha sonra da mübarek elleri ile taşı yerine koyuyor. Hz.Ali Efendimizin Mekke’yi Mükerreme’en Medine’yi Münevvere’ye hicret ederken göstermiş olduğu tavır Rasullah’a karşı özellilke müminlerin nasıl bir fedakarlık içerisinde bulunduğunu işaret eden önemli bir tavırdır.”

Bilecik İl Müüftüsü Necati Akkuş 07.04.2011 tarihinde yayınlamış olduğu makalesiyle konferansa son verdi.

Konferansa, Bilecik Valisi Ahmet Hamdi Nayir, Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Emniyet Müdürü Ali Ekber Bektaş, Vali Yardımcısı Mustafa Güney, ve daire müdürleri ile öğrenciler katıldı.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol