Adana Müftülüğü'nden Ramazan Köşesi
Grup Sayfamız için



FIKIH KÖŞESİ
Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu
 

1. Astım hastalarının oksijen spreyi kullanmaları orucu bozar mı?


Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağıza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükrük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Hâlbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması hâlinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis (Dârimî, “Savm”, 21) ve İslâm bilginlerinin icmaı vardır. Hz. Peygamber’in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buharî, “Savm”, 27). Diğer taraftan, “kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz” kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan söz konusu madde ile oruç bozulmaz. Bu itibarla astımlı hastaların, rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç, orucu bozmaz.

2. Göz damlası kullanmak orucu bozar mı?

Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup, bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.

3. Burun damlası kullanmak orucu bozar mı?
Tedavî amacıyla burna damlatılan ilacın bir damlası, yaklaşık 0,06 cm3’tür. Bunun bir kısmı da burun çeperleri tarafından emilmekte olup, çok az bir kısmı ise mideye ulaşmaktadır. Bu da, dinî açıdan abdestte ağza su vermede olduğu gibi af kapsamında değerlendirildiğinden orucu bozmaz.

4. Kalp hastalarının dilaltı hapı kullanması orucu bozar mı?
Bazı kalp rahatsızlıklarında dilaltına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç, ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dilaltı hapı kullanmak orucu bozmaz.

5. Her gün hap kullanmak zorunda olan hastaların oruç tutmaları gerekir mi?

Hastalık, Ramazan’da oruç tutmamayı mubah kılan özürlerdendir. Bir kimsenin oruç tuttuğu takdirde hastalanacağı, hasta ise hastalığının artacağı tıbben veya tecrübe ile sabit olursa oruç tutmayabilir. İyi olunca da yalnız yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir. Âyet-i Kerime’ de “Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar” buyrulmuştur (Bakara, 2/184). Ömrü boyunca bu durumda hasta olan kişiler ise, her gün için bir fidye verirler. Yoksul ve muhtaç kişilerin fidye vermeleri de gerekmez. Zira dinimizde hiç kimse, gücünün üstünde bir sorumlulukla yükümlü tutulmamıştır.

FIKIH KÖŞESİ
Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu
 
1. Endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozar mı?


Mideyi görüntülemek veya mideden parça almak için yaptırılan endoskopide, ağız yoluyla mideye tıbbî bir cihaz sarkıtılmakta ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonlardaki hastalığı teşhis etmek amacıyla, bağırsak içini görüntülemek veya parça almak için yapılan kolonoskopide, makattan bağırsaklara cihaz gönderilmekte ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonoskopide, hemen daima, endoskopide de genellikle, incelenecek alanın temizliğini sağlamak amacıyla cihaz içinden su verilmektedir. Endoskopi veya kolonoskopi yaptırmak; makat veya ferçten ultrason çektirmek; yeme, içme anlamına gelmemekle birlikte, çoğunlukla cihaz içinden su verildiği için oruç bozulur. Ancak söz konusu işlemlerde cihazların kullanımı sırasında sindirim sistemine su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan bir madde girmemesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozmaz.

2. İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması orucu bozar mı?

İdrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılanilaçlar orucu bozmaz.

3. Anestezi yaptırmak orucu bozar mı?

Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaçverilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veyaiğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığıgibi, yeme-içme anlamı da taşımamaktadır.Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlardailaç ve sıvı vermek amacıyla damaryolu açılarak, bu açıklık, işlem süresince serumvermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla,lokal anestezi, orucun sıhhatine engeldeğildir. Bölgesel ve genel anestezide serumverildiği için oruç bozulur.

4. Kulak damlası kullanmak ve kulak yıkattırmak orucu bozar mı?

Kulak ile boğaz arasında da bir kanalbulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalıtıkadığından, su veya ilaç boğaza ulaşmaz. Bunedenle kulağa damlatılan ilaç veya kulağınyıkattırılması orucu bozmaz. Kulak zarındadelik bulunsa bile, kulağa damlatılan ilaç,kulak içerisinde emileceği için, ilaç ya hiç mideyeulaşmayacak ya da çok azı ulaşacaktır.Daha önce de belirtildiği gibi, bu miktar oruçtaaffedilmiştir. Ancak kulak zarının delik olmasıdurumunda, kulak yıkattırılırken suyunmideye ulaşması mümkündür. Bu itibarla,orucu bozacak kadar suyun mideye ulaşmasıhâlinde oruç bozulur.

FIKIH KÖŞESİ
Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu

 
1. Fitil kullanmak, lavman yaptırmak orucu bozar mı?

Makattan tedavi amaçlı kullanılan fitiller, herne kadar sindirim sistemine dahil olmakta isede, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı,fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı içinorucu bozmaz. Aynı şekilde kadının da tedaviamaçlı vajinasından/fercinden kullanılan fitillerde orucu bozmaz.Lavman yaptırmak konusunda ise, iki durumsöz konusudur; kalın bağırsaklarda su,glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içerensıvının bağırsaklara verilmesi veya orucubozacak kadar su emilecek şekilde verilensuyun bağırsakta kalması durumunda oruçbozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesindensonra bekletilmeyip bağırsaklarınhemen temizlenmesi durumunda, verilen suile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkınındışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen suda çok az olduğu için oruç bozulmaz.

2. İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek orucu bozar mı?

İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılışamacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek,tedavi etmek, vücudun direnciniartırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyonyapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayanenjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamınagelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancakgıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucubozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de,aynı hükme tabidir.

3. Diyaliz uygulaması orucu bozar mı?

Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz,periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzereiki çeşittir. Periton diyalizi, karın boşluğunaverilen özel bir solüsyon aracılığı ile, hastanınkendi karın zarı kullanılarak, kanın zararlımaddelerden arındırılması ve sıvı dengesininsağlanması işlemidir. Hemodiyaliz ise, kanınvücut dışında bir makina yardımı ile temizlenipvücuda geri verilmesi işlemidir. Kan, bir iğnearacılığı ile hastanın kolundan alınır. Hemodiyalizmakinası, diyalizör denen bir filtredenkanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazlasuyu filtre eder. Filtre edilen temiz kan, ikincibir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Buişlem yapılırken bazen gıda içerikli sıvı verilmesigerekmektedir. Buna göre hastaya herhangibir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizdeoruç bozulmaz.Diğer diyaliz çeşitlerinde ise, vücuda gıdaiçerikli sıvı verildiği için oruç bozulur.

****

İYİLİĞİ HÂKİM KÖTÜLÜĞÜ MAHKÛM KILMAK

 
Mustafa YILMAZ
Adana Cezaevi Vaizi
 

Kötülük denilince; şer olan, fena olan her hangi bir şey, hoşa gitmeyen, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe veren, kişi veya toplum üzerinde olumsuz etkileri olan iş, eylem ve davranışlar gelir. Genellikle “iyinin zıddı” olarak ifade edilir.
 
Önce kötülük nedir? Neden istenmez? diye düşünecek olursak; kötülük, insanın karşılaşmak istemediği bir durum olarak tanımlanabilir. Toplumu canlı bir varlık olarak düşündüğümüzde ve her canlı varlığın kendini korumak için çeşitli mekanizmalar geliştirdiğini düşünürsek, toplum içinde iyiliğin tavsiye edilip kötülüğün dışlanması temelinde her insanın bilinçaltına yerleşen, vicdan, acıma gibi duygularla açıklanabilir.
 
Dünya üzerinde birçok kötülük vardır. Kuşkusuz ki bunların sebepleri de çoktur. İnsanın bencilliği, para, mal ve mülk hırsı, ruhsal bozukluklar, eğitimsizlik gibi durumlar kötülüğün sebeplerinden bazılarıdır. Neticede kötülüğün temeli insana dayanmaktadır. İnsan faktörü; kıskançlık, başkalarını çekememe, daha fazla kazanma hırsı, çıkar çatışması gibi sebeplerden dolayı başka insanlara, canlılara ve doğaya zarar verilmektedir.
 
            
Kötülüğü engelleyebilmek için bize önemli görevler düşmektedir. Kötülüğü önlemek için ilk önce kötülük yapmak istediğimiz kişinin yerine kendimizi koyabilmeyi (empatiyi) öğrenmeliyiz. Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, başka kimseye yapmaktan kaçınmamız gerekir. Herkesin kardeşçe, sevgi ile yaşayabilmesi, huzurlu ve mutlu olması, iyiliğin hâkim, kötülüğün mahkûm olması da buna bağlıdır. Eğer başka insanlara zarar vermezsek, dünyamız daha güzel yaşanabilir bir dünya olur.
 
        
İyilik ise Allah’ın rızasını kazanmaya sebep olacak her güzel iş ve hayırdır. Müslüman, iyi olan, iyilik yapan ve başkalarının iyiliğini isteyen kişidir. Müslüman, eli, dili ve malı ile yapabileceği kadar iyilikte bulunmalıdır. Bu, onun görevidir. Allah, mutlaka yaptığımız iyilikleri bilir ve karşılığını verir. Kötülük ile Müslümanlık hiç bir şekilde bağdaşmaz. Çünkü Müslüman sadece iyi olan değil, aynı zamanda başkalarının iyiliğini de isteyen, onlara iyiliği tavsiye eden, kendilerine iyilik için yol gösteren insandır. Hatta kötülükten sakındırmak da sonuç itibariyle iyiliktir.
 
Dini metinlerimizde insanlara iyilik yapmaları emredilmiş ve bunun yolları gösterilmiştir. Allah Teâlâ konu hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey Müminler! Sizden öyle bir topluluk olsun/oluşsun ki bu topluluktaki fertler insanları hep iyi ve güzel değerlere davet etsin, insanlar arasında iyiliğin hâkim kötülüğün mahkûm olması için uğraş versin. İşte böyle kimselerdir nihai/uhrevî kurtuluşa erecek olanlar.”[Âl-i İmrân, 3/104] "........ İyiliği hâkim kılmak ve kötüşüğü mahkum kılmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah islemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir."[Mâide, 5/2] "Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin yârân ve yardımcısıdırlar. Onlar iyiliğin hâkim, kötülüğün mahkûm olması için uğraşırlar." [Tevbe, 9/71].
 
Bir insanın bizzat kendisine ve aile bireylerine karşı görevlerini yerine getirmesi bir iyiliktir. Komşusu ile olan ilişkilerinde kırıcı olmaması, ona her konuda yardım elini uzatması bir iyiliktir. Bir yoksulun, bir yetimin yedirilip giydirilmesi ve barındırılması nasıl maddî iyilikse, güler yüz ve tatlı sözle gönüllerinin alınması, sevgi ile başlarının okşanması da bir iyiliktir. Üzgün ve dertli birini teselli etmek, bildiklerini bir başkasına öğretmek, çevremizdekilere doğru yolu göstermek, hasta, yaşlı ve kimsesizleri ziyaret etmek, gideceği veya aradığı yeri göstermek bir iyiliktir.
 
Sokakta, caddede, mahallede, çarşıda, pazarda taşı, çamuru, pisliği, dikeni, kısaca insanlara eziyet veren ve tiksinti uyandıran bir şeyi ortadan kaldırmak iyiliktir. Çöpü, süprüntüyü başkalarını rahatsız etmemek için ortada bırakmamak iyiliktir. Yaşlı yahut hasta birinin işlerini görmek iyiliktir. Kısaca Allah ve Resulünün bizden yapılmasını istedikleri, akıl ve vicdanın hoş gördüğü bir şeyi yapmak iyiliktir. Hatta kötülükten sakınmak ve başkalarına kötülük yapmamaya çalışmak da iyiliktir. Bütün bu iyilikler de "sadaka"dır. Bütün bunların ötesinde Allah ve Resulünün emir ve yasaklarının tümünü yaşamak ve bu hükümleri yeryüzünde hakim kılıp uygulamak için uğraşmak iyiliktir.

Sayılmakla bitirilemeyecek kadar çok olan iyiliklerin bir yarış havası içinde yapılması her Müslüman'ın görevidir. Herkesin yapabileceği bir iyilik de mutlaka vardır. Hatta Müslüman, yalnız bu iyilikleri yapmakla kalmamalı, başkalarının da bunları yapmasına yardımcı olmalıdır. Onları iyilik ve yardım konusunda teşvik etmelidir. Çünkü Allah Teâlâ, iyilik yapmak, kötülükten sakındırmak hususunda yardımlaşmamızı emretmiştir. Allah için iyilik yapan, Allah için maddî ve manevî yardımda bulunan kimsenin mükâfatını da şüphesiz Yüce Mevlâ'mız verecektir.

İyilik yapmak ve bu konuda yardımlaşmak kadar, kötülükten sakındırmak da Müslümanların görevleri arasındadır. Mümin kişi gördüğü kötülükleri, ister büyük ister küçük olsun, eliyle düzeltmeye, o fenalığa engel olmaya çalışmalıdır. Bunu yapamayanların kötülük yapanlara nasihat etmeleri, yaptıklarının çirkinliğini anlatmaları, sözle onları kötülükten vazgeçirmeye çalışmaları gerekir. Eğer böyle davranılırsa kötüler ve kötülükler azalır. İyilik yaygınlaşır. Toplum huzur bulur. Aksine davranış kötülüklerin salgın gibi her tarafa yayılmasına, toplumun içten çökmesine sebep olur. Bunun içindir ki dinimiz, iyiliği hâkim ve kötülükten mahkûm kılmayı (emr bi'l-ma'rûf nehy ani'l-münker) emreder ve bunu Müslümanların yapmaları gereken en önemli görevleri arasında sayar.

***
KUR’AN AYINDA “MEAL” OKUMA KLAVUZU

Abdulcabbar ADIGÜZEL
Adana İl Vaizi
 

Kur’an’ın inmeye başladığı ay olan Ramazan’ın gelmesiyle toplumumuzda cami, mescid ve evlerde daha çok sabah, öğle, ikindi namazları öncesinde hâfızlar tarafından Kur’an okunması ve takip etmek suretiyle Kur’an dinlenmesi oldukça önemsenen bir uygulamadır. Bu gelenek, Cebrâil’in (a.s) ramazan aylarında her gece Hz. Peygamber’e (s.a.s) gelerek o ana kadar nâzil olan âyet ve sûreleri karşılıklı okuyup kontrol etmelerine dayanır. Hiç kuşkusuz bu durumun Kur’an’ın ramazan ayında nâzil olmaya başlaması ve bu ayda yapılan amellerin diğer zamanlara göre daha faziletli kabul edilmesi ile bağı vardır. Bununla birlikte bugün Türkiye coğrafyasında okuduğu Kur’an’ın Arapçasıyla yetinmeyip samimi niyetlerle onun mana ve mesajını anlamak için uğraşan ve meali elinden düşürmeyen kardeşlerimizin çektiği bazı sancılar da vardır. Bu yazımızda bir meal okuyucusuna okuma sürecinde katkı sağlayacağını düşündüğümüz bazı pratik ve önemli bilgilerden bahsetmeyi uygun gördük.
 
Alında Her Meal, “Yaklaşık Anlam” İddiasındadır. İslâm’ın erken dönemlerinden bu yana Arap olmayan Müslümanların Kur’ân’ı nasıl anlayacağı meselesi Kur’ân’ın başka dillere çevrilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış ve başta Farsça ile Türkçe olmak üzere çeşitli dillere Kur’ân tercümeleri yapıla gelmiştir. Hemen belirtelim ki bu çevirilerden hiç birisi orijinal Kur’ân metninin “eşdeğer” bir çevirisi değildir. Nitekim bu çevirilerin Kur’ân’ın yerini tutmadığı bilindiği için, bunların “yaklaşık anlam” olduğunu ifade etmek üzere kültürümüzde gayet isabetli olarak “meâl” ismi tercih edilmiştir.
Mealler, Yazarının Anladıkları, Kendi Diline Yansıtabildiği, Tercih Ettiği Manalardır.

Kur’ân’ı hiçbir anlam kaybına ve estetik ziyana uğratmadan Arapçadan başka bir dile tercüme imkânı yoktur. Daha açıkçası, Kur’ân’ı harfi harfine tercüme etmek imkânsızdır. Çünkü bu tür tercüme bir dildeki metni başka bir dilde aynıyla üretme iddiası taşır. Bu iddiayı realize etmek, Kur’ân gibi son derece edebî bir metin şöyle dursun, sıradan metinler için bile söz konusu değildir. Kaldı ki Kur’ân sözlü bir metindir; dolayısıyla sözlü metinde ya da şifahi bir hitaptaki jest, mimik, tonlama gibi birçok hususiyeti yazı diline aktarmak pek mümkün değildir. Bu sebeple, Kur’ân metnini başka bir dile çevirmenin ancak meâl düzeyinde mümkün olduğu söylenebilir. Meâl ise bir metindeki anlamın kusurlu ve küsurlu olarak eksik aktarımı demektir. Meâl aynı zamanda bir tür yorumdur. Dolayısıyla her Kur’ân meâli de belli ölçüde yorum katkılı bir çeviridir. Zira Kur’ân’daki yüzlerce ve hatta binlerce ibare gramatik olarak iki veya daha fazla sayıda farklı mana takdirine açıktır. Bu nedenle meâllerde okunan Kur’ân’ın bütün anlamları değildir, bunlar sadece meâl yazarının anladıkları, kendi diline yansıtabildiği tercih ettiği manalardır. Kur’ân’ı daha detaylı anlamak için tefsirlere ve konunun uzmanlarına müracaat etmek gerekmektedir.

“Meâl(Ler)” İle Yetinmeyip, Temel İslâmî İlimlerden Azami Ölçüde Faydalanmak Gerekir.

Bir meâl, bizim Kur’ân’ın anlam dünyasına adım atmamızı ve ana hatlarıyla bu anlam haritasını görmemize katkı sağlar; ama asla Kur’ân’ın derûnî anlam dünyasını bütünüyle ihata etmemizi mümkün kılmaz. En iyi ihtimalle bir meâl bu dünyaya kapı aralayan ve bu kapıdan içeriye adım atmamızı sağlayan bir basamak işlevi görür. Okur, bu anlam haritasını kavramak ve sağlıklı bir din anlayışı oluşturmak istiyorsa, sadece “meâl(ler)” ile yetinmemeli, bilakis temel İslâmî ilimlerden azami ölçüde faydalanmanın yollarını aramalıdır. Aksi takdirde mütercimin tasavvuruna mahkûm olur.
Kur’ân’ın Temel Hedefi; Dünyada Salaha, Ahirette Felaha Kavuşmamızdır.

Kur’ân, felsefe, bilim, hukuk, tarih, astronomi veya herhangi bir bilim dalına ait malumat sunan bir kitap değildir. Kur’ân’ın temel hedefi; insanoğluna Allah’ın hoşnut olacağı bir hayat yaşatmak, dolayısıyla yarın bir gün hesap vermek üzere O’nun huzuruna çıktığında helak ve hüsrana mahkûm olmamasını sağlamaktır. Zira insanın Allah’a çok büyük bir şükran borcu vardır ve bu borcunu iman ve itaat üzere ödemek durumundadır. Bu sebeple Kur’ân’ın tabiata, tarihe, hukuka ve sair konulara dair tüm atıfları sırf Allah’a teslimiyet ve kulluk temelinde iman ve güzel ahlak sahibi insanlar olmamız, dolayısıyla dünyada salaha, ahirette felaha kavuşmamız gerektiğiyle alakalıdır.
Kur’ân Yazılı Bir Kitap Değil, Sözlü Bir Hitaptır.

Kur’ân, bugün elimizde yazılı bir metin olarak bulunmakta ve bu keyfiyet çoğu zaman onun bilindik anlamda bir kitap olduğu yanılgısına yol açmaktadır. Oysa Kur’ân, Hz. Peygamber’in kendisi, etrafındaki müminler, müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyan topluluklardan oluşan ilk hitap çevresinde farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, farklı olaylar ve muhataplarla ilgili olarak peyderpey vahyedilmiştir. Şu halde, Hz. Peygamber’in vefatından sonra iki kapak arasında toplanarak Mushaf haline getirilen Kur’ân masa başında yazılmış bir kitap gibi algılanmamalı, bilhassa muhtelif konularla ilgili ayet gruplarını içeren Bakara, Nisâ, Mâide gibi geniş kapsamlı surelerde tematik bütünlük yahut ayetler ve/veya pasajlar arasında sarih anlam ilişkisi aranmamalıdır. Kur’ân’ın farklı zamanlar, farklı mekânlar ve farklı olaylar üzerine canlı bir diyalog zemininde indirildiği dikkate alındığında ayetler arasında anlam kopukluluğu, tekrar ve hatta çelişki gibi gözüken hususların aslında metin dışı unsurlardan ve genel anlamda “bağlam”dan kaynaklandığı kendiliğinden anlaşılmış olacaktır. Çünkü Kur’ân yazılı bir kitap değil, sözlü bir hitaptır. Bu açıdan Kur’ân sûreleri bildik anlamda bir konu olarak oluşturulmadığı için sure isimleri de birer başlık gibi değildir. Bazen içerikle sûre adı arasında ciddi bir bağlantı olmayabilir. Bazı sûrelerin tek bir konudan bahsettiği görülse de genellikle sûrelerin pek çoğunda birden çok konunun yer aldığı görülebilir.

Kur’ân, Okur İle İnteraktif Bir Bağ Kurar.

Bize düşen Kur’ân’ı kendi heva ve hevesimize, kendi arzularımıza uydurmak değil, ona uymak, kendimizi ona teslim etmek, elimizden geldiğince Allah’ın kastettiği manayı doğru anlamaya çalışmak ve gücümüz yettiğince ona uygun yaşamaktır. Çünkü Kur’ân statik/ölü bir metin değil, dinamik/canlı bir metindir. Okur ile interaktif/karşılıklı bir bağ kurar. Onun anlamını muhatabına açması için her şeyden önce okuyanın ona kalbini açması gerekir.

Yüreğimizi ona açarak okuduğumuz zaman Kur’ân’ın bir yandan bizi düşündürürken, öte yandan duygularımızı ve hislerimizi harekete geçirdiğine şahit oluruz. Bir an bizi geçmişte dolaştırırken bir de bakarız ki düşüncelerimizi ve hayalimizi geleceğe götürmüş... Bir anda korkuyla yüzleşirken bir de bakmışız ki içimiz umut doluvermiş... Birden fırtınalı bir denizde korku ve dehşet içerisinde savrulurken, bir de bakmışız ki ruhumuz sakin bir limanda huzura kavuşmuş… Bazen burnumuzun direğini sızlatır, gözlerimizi yaşartırken bazen sevince gark eder, gülümsetir bizi. Bazen heyecanlandırıp coşturur, bazen de durup düşündürür. Kısacası Kur’ân’a kendimizi verdiğimiz zaman çeşitli hisleri bazen peş peşe bazen de iç içe yaşatır. Her hâlükarda onun tüm kelimeleri, her cümlesi insanın ya aklına ya kalbine ya da duygularına hitap eder.

Bu vesileyle hata ve kusurlarımızın affını Cenâb-ı Mevlâ’dan niyaz ederiz. Zira Allah Teâlâ azîz, yüce Kur’ân mu’ciz, biz ise âciz kimseleriz.

 
***
İNFAK VE PAYLAŞMAK

 
Hüseyin GÜN
Çukurova İlçe Müftüsü
 

Sözlükte; malı veya parayı elden çıkarmak anlamına gelen infak; dini bir terim olarak: Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla kişinin kendi servetinden harcamada bulunması, ihtiyaç sahiplerine yardım etmesi demektir. Bu yönüyle infak; hem farz olan zekâtı hem de gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içerir. İnsanın sahip olduğu servetin gerçek sahibi Allah’tır. Allah’ın biz mü’minlere birer imtihan vesilesi ve emanet olarak verdiği mallardan başkalarına da vermek gerekir. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Cömert kimse Allah’a yakın, Cennete yakın insanlara yakın olup, ateşten uzaktır. Cimri kimse ise Allah’tan uzak, Cennet’ten uzak, insanlardan uzak ve ateşe yakındır. Cömert cahil; cimri Âlim’den, Allah’a daha çok sevimlidir.”[Tirmizi, Birr ve Sıla, 58]
 
İnsanlık, Yüce Allah’ın kendisine verdiği mallarla şımarıp yeryüzünde fitne ve fesat çıkaran, daha da ileriye giderek ‘sizin en büyük Rabbiniz benim’ diyen Firavunlara, Karunlara, Nemrutlara şahit olmuştur. Fakat hepsinin sonu hüsran ile bitmiştir. Yine insanlık Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle şımarmayıp, malını Allah yolunda sarf eden Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed’e ve onun terbiyesi ile yetişen nice cömertlere şahit olmuştur. Onların da sonu altlarından ırmaklar akan Cennetler olmuştur. Mü’min de sahip olduğu mal ile imtihan olunduğunun farkında olmalıdır. Gerektiğinde yoksullara, fakirlere, yolda kalmışa, akrabaya, yetime hakkını vermelidir. Derece büyüdükçe cömertlik ölçüsü de artar. Allah Rasûlü kendisinden bir şey isteyene hiçbir zaman yok dememiş, eline geçen sadakayı bir gün olsun elinde tutmamış, muhakkak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmıştır.  
 
Yüce Allah nimetin içerisine imtihanı, zahmetin içerisine de rahmeti gizlemiştir. Rabbimizin biz kullarına verdiği nimetleri Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği hediyelerdir. Ancak bu hediyelerin asıl sahibinin Allah olduğunu hiçbir zaman unutmamalı ve bunlarla imtihan olunduğumuzun farkında olmalıyız. Yüce Allah bize hangi nimeti vermişse biz de o nimetten başkalarını yararlandırmalıyız. Malımız varsa malımızla, sağlıklı ve güçlü isek gücümüzle, ilim sahibi isek ilmimizle insanlara faydalı olmalıyız. Peygamber (s.a.s) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Müslüman müslüman'ın kardeşidir. O'na zulmetmez onu yalnız bırakmaz, bir kimse müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, Allah da ona yardım eder. Bir kimse bir müslüman'ın sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse din kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” [Buhari, Mezalim, 3]
 
Yardım, bazen bir fakirin yüzünü güldürmek, bazen bir işsize iş vermek, bazen su içilen bir çeşme, bazen geçilen bir köprü, bazen bir cami bir okul yapmak, bazen birine borç vermek, bazen bir yetimin başını okşamak, bazen bir kuru ekmeği bölüşmek, bazen de karşımızdakine hayat ve moral kaynağı olacak sıcak bir gülümsemeden ibaret olabilir. Yardımlaşma; toplum içinde birlik ve beraberliğe vesile olduğu gibi zengin ve fakir arasındaki toplumsal çatışmalara da engel olur. İnfak ise merhametli olabilmeyi, başkaları için ağlayabilmeyi, başkalarının dertleriyle dertlenebilmeyi, kendisi için istediği bir şeyi başkaları içinde isteyebilmeyi öğretir.  Hz. Ömer döneminde bir adam güzel bir yemek yapar ve komşusuna da götürür. Yemeği olan komşusu ben fakirim ama yanı başımdaki komşum daha fakir diyerek yemeğe hiç dokunmadan komşusuna götürür. Yemeği alan komşusu da aynı onun gibi düşünür ve başkasına götürür. Bu şekilde yemek tam yedi haneyi dolaşır. Yedinci hane de yemeğin ilk çıktığı hane olmuştur.
 
Konumuzu bir ayet mealiyle bitirelim “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” [Âl-i İmrân, 3/134]


***
BİZ ALLAH’I GÖRMESEK DE O BİZİ GÖRÜYOR!
 
Mükremin IŞIK
Seyhan İlçe Vaizi
 

Müslümanı olgunlaştıran, kemale ermesine katkı sağlayan bazı ahlâkî erdemler vardır. Bunların başında gelenlerden biri murakabedir. “Denetlemek, gözlemek, gözaltında tutmak, kontrol etmek” gibi anlamlara gelen murakabe; kulun gizli ve açık bütün durumlarını Yüce Allah’ın gözetlediğini kesin olarak bilmesi ve bunu devamlı aklında tutmasıdır.

Allah’ın isimlerinden biri de “koruyup gözeten” anlamında Rakîb’dir. O kullarını görür gözetir ve onlara şah damarından daha yakındır. İbadetlerde ve davranışlarda takva,  ihlâs ve huşu murakabe şuuruyla elde edilir.

Murakabe şuuru insana haramlardan uzak durma ve kendi kendini kontrol etme bilinci kazandırır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde vuku bulan şu olay bu durumu ne güzel anlatıyor. Bir gece vakti Hazret-i Ömer (ra), adet edindiği üzere Medîne sokaklarını gezmekteydi. Ansızın durakladı. Önünden geçmekte olduğu evden dışarıya kadar taşan bir tartışma sesi dikkatini çekmişti. Bir anne, kızına:

“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.
Kız ise: “Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.
Ana, kızının sözlerine sert çıkarak:
“Kızım, gecenin bu saatinde halîfe süte su kattığımızı nereden bilecek?!” dedi.
Ancak gönlü Allâh sevgisi ve korkusu ile dipdiri olan kız, anasının süte su katma hîlesini yine kabullenmedi:
“Anacığım! Diyelim ki halîfe görmüyor, peki Allâh da mı görmüyor? Bu hîleyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen kâinâtın yaratıcısı Allâh’tan gizlemek mümkün mü?” dedi. İşte kıza bu davranışı kazandıran murakabe şuurudur.

Lokman (as) oğluna murakabenin önemini anlatırken şu tavsiyelerde bulunuyor: “Evladım! Bak, bu dünyada yaptığın bir iyilik veya kötülük bir hardal tanesi gibi küçücük de olsa, üstelik bir kayanın içinde saklı bulunsa yahut göklerin veya yerin derinliklerinde de olsa Allah onu kıyamet ve hesap günü senin karşına çıkarıp amel terazisine koyar. Hiç şüphe yok ki Allah akıl sır ermez bilgisiyle her şeyi kuşatır, her şeyden haberdardır.”[Lokmân, 31/16]

Murakabe insana her hal ve şartta Allah’a saygılı olmayı öğretir. Çünkü murakabe sahibi kişi, “Nerede olursanız olunuz, Allah sizinle beraberdir.”[1] âyetinin idrakiyle davranır. Peygamber Efendimiz bu durumu: “Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’tan kork. Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün. İnsanlarla güzel geçin!”[2] ifadeleriyle açıklamıştır.

Murakabe kişiye kendisini muhasebe etme, nefsini hesaba çekme şuuru kazandırır. Allah’ın kendisini gördüğünü, yaptığı her işten haberdar olduğunu bilen kimse yaptığı fiillerin hesabını verecğini de hesaba katar. Murakabe bilinciyle nefsimizi hesaba çekmemizi isteyen Allah Rasulu şöyle buyuruyor: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dır”[3]
Hz. Ömer Efendimiz de: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma için hazırlık yapın. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır” ifadeleriyle murakabe şuuruyla muhasebe yapmanın önemini bizlere göstermiştir.
Murakabe şuuru kişiyi malayaniyi (kişinin dinî ve dünyevî hayatı bakımından fayda sağlamayan gereksiz söz ve davranış) terk etmeye götürür. Yaptığı her davranışın Allah’ın gözetiminde olduğu idrakiyle davranan kişi dünyasına ve ahretine faydası olmayan boş işlerden yüz çevirir. Malayaniyi terk ise kişinin iyi Müslüman olduğunun bir göstergesidir.[4]
Sonuç olarak murakabe, kişinin davranışlarında ve ibadetlerinde Allah’ın gözetiminde olduğunu bilmesi ve bu şuurla davranmasıdır. İbadetlerde ve davranışlarda ihlâs, takva ve huşu ancak murakabe şuuruyla ortaya çıkar. Murakabe sahibi kimse, nefsini kontrol eder, haramlardan uzak durur, nefsini muhasebe eder ve malayaniyi terk ederek istikamet üzere bir hayat yaşar.




[1]Hadîd, 57/4.
[2]Tirmizi, Birr, 55.
[3]Tirmizi, Kıyamet, 25; İbni Mace, Zühd 31.
[4]Tirmizî, Zühd 11;İbniMâce, Fiten 12.
 
****
FIKIH KÖŞESİ

Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu
 
1. Hangi şeyler orucu bozup sadece kazayı gerektirir?


Yolculuk, hastalık, ileri derecede yaşlılıkgibi meşru bir mazerete dayalı olarak bozulanorucun, sadece kaza edilmesi gerekir.Ayrıca, kasıt olmaksızın yemek-içmek; beslenmeamacı ve anlamı taşımayan, yenilipiçilmesi mutat olmayan veya insan tabiatınınmeyletmediği şeylerin yenilip içilmesi orucubozar ve sadece kazasını gerektirir.
Ramazanda bir mazeret olmaksızın tutulmayanoruçlar, gününe gün kaza edilir. Ancakmazeretsiz olarak Ramazan orucunu tutmamakbüyük günah olup, ayrıca bundan dolayı tövbe ve istiğfarda bulunmak gerekir.Ramazan ayı günahların affı için bir fırsattır.Diğer günlerde tutulan oruç, kıymet itibariyleRamazanda tutulan orucun yerini tutamaz.

2. Oruç kefareti ne demektir? Hangi durumlarda gerekir?

Oruç kefareti, Ramazan orucunun, mazeretsizolarak bozulması sebebi ile bir ceza olarak,Ramazan dışında peş peşe iki kamerî ayveya altmış gün oruç tutmak demektir.Meşru bir mazeret bulunmaksızın yemek,içmek, cinsel ilişkide bulunmak ya da bu anlamagelecek fiillerden birini yapmakla oruçbozulur ve bozulan orucun kaza edilmesigerekir. Eğer bu şekilde bozulan oruç Ramazanorucu ise, ayrıca kefaret orucu tutmakgerekir. Oruç kefaretini oruç tutma yolu ileödemeye sağlığı elvermeyen kimse, 60 fakiribir gün ya da bir fakiri 60 gün doyurur.

Âdet hâlinde bulunan kadınlar, bu günlerindekefaret oruçlarına ara verirler. Bu durumlarındançıkar çıkmaz ara vermeden kefaret orucuna devamederek 60 günü tamamlarlar. Şafii mezhebine göre mazeretsiz olarak Ramazanorucunun yeme-içme ile bozulması durumundakefaret değil, sadece kaza gerekir.

3. Unutarak yemek, içmek orucu bozar mı?

Unutarak yemek, içmek orucu bozmaz.Peygamber Efendimiz, “Bir kimse oruçluolduğunu unutarak yer, içerse orucunutamamlasın, bozmasın. Çünkü onu, Allâhyedirmiş, içirmiştir” buyurmuştur (Buhari,“Savm”, 26). Unutarak yiyen içen kişi, oruçluolduğunu hatırlarsa hemen ağzındakileriçıkarıp ağzını yıkar ve orucuna devam eder.Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra yemeiçmeyedevam eden kişinin orucu bozulur.

4. Diş fırçalamak orucu bozar mı?

Diş fırçalamakla oruç bozulmaz. Bununlabirlikte, diş macununun veya suyun boğazakaçması hâlinde oruç bozulur ve kazası gerekir.Orucun bozulma ihtimali dikkatealınarak, dişlerin imsaktan önce ve iftardansonra fırçalanması uygun olur.

5. Kusmakla oruç bozulur mu?

Kendiliğinden kusmakla oruç bozulmaz.Ancak kişinin kendi isteği ve müdahalesiylemeydana gelen kusma, “ağız dolusu” olmasıhâlinde, orucu bozar.

***

ORUÇ HAKKINDA BAZI FIKHÎ BİLGİLER

 
Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu
 

  1. Ramazan orucu kimlere farzdır?
Akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve oruç tutmasınaengel bir mazereti olmayan her MüslümanınRamazan orucunu tutması farzdır.
 

  1. Hangi hâllerde Ramazan Ayında oruç tutulmayabilir?
İslam dini, kişileri, güçleri nispetinde sorumlututmuş, güçlerini aşan veya sıkıntıyayol açan durumlarda kolaylaştırıcı hükümlergetirmiştir.Aşağıdaki mazeretlere sahip kimselerin Ramazandaoruç tutmakla yükümlü olmayıpdaha sonra kaza etmelerine veya yerine fidyevermelerine ruhsat tanınmıştır:
 

  1. Yolculuk:
Yolculuk, Ramazan ayında oruç tutmamakiçin ruhsat olarak kabul edilmiştir.Yolculuk esnasında tutulmayan oruçlar, daha sonra kaza edilir. Kur’an’da “Ey inananlar!Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha iyidir.”buyurulmaktadır. (Bakara, 2/183-184).
 
Geceden oruç tutmaya niyetlenip de gündüzleyinyolculuğa çıkmak zorunda olankimse yolculukta zorluk çekerse, dahasonra kaza etmek üzere orucunu bozabilir.Ancak orucunu tamamlaması daha uygundur.Hz. Peygamber, Mekke’nin fethiiçin sefere çıktığında oruçlu iken, Kedîddenilen yere varınca orucunu bozmuştur. (Buharî, “Savm”, 34; Müslim, “Sıyam”,15) Bu uygulama, sefere çıkınca orucunbozulabileceğini göstermektedir.
 

  1. Hastalık:
Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasındanveya uzamasından endişe edilen kimse ile hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanankişilerin Ramazan ayında oruç tutmayıp,iyileştikten sonra bunları kaza etmelerineizin verilmiştir. Yukarıda zikredilen âyetbuna işaret etmektedir. Uzman bir hekimtarafından oruç tutması hâlinde hasta olacağıbildirilen kimse de hasta hükmündedir.
 

  1. Hamilelik ve çocuk emzirme:
Oruç tutmaları kendilerine veyaçocuklarına zarar vermesi hâlinde, hamilekadınlar oruçlarını tutmayabilirler.Emzikli kadınlar da, sütlerinin kesilmesive çocuklarının zarar görebileceği durumlardaoruç tutmayabilirler. Hz. Peygamberbuna müsaade etmiştir (Nesâî,“Sıyam”, 50-51).
 

  1. Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak:
Oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarargelmesinden korkan kimse, orucunututmayabilir. Bu durumda olanlar, izinliolduğu günler veya uygun zamanlardatutamadıkları oruçları kaza ederler.Bir zorunluluk olarak, ağır işlerde çalışmakzorunda olan kişiler oruçlu olarak çalıştıklarıtakdirde sağlıkları risk altında kalacaksa,Ramazan ayında tutamadıkları oruçlarınıuygun bir zamanda kaza ederler.
 

  1. Yaşlılık:
Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler,oruç yerine fidye verebilirler. Bakara sûresinin184. âyetinde, bu şekilde olup da orucagüç yetiremeyenlerin, oruç tutmayıp fidyevermeleri gerektiği hükme bağlanmıştır.İyileşme umudu olmayan hastalar da aynıhükme tabidir.

***

KURAN OKUMAK VE YAŞAMAK

 
Mehmet ARICI
Adana İl Müftülüğü Uzman Vaizi
 

Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bu ayla ilgili olarak “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden kurtuluştur.”[1] şeklinde buyurmuştur. Kuşkusuz bu ayın en önemli özelliği, Kur’an’ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Allahu Teâlâ bu ayla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: ”Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici olarak hidâyeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırtedip, açıklayıcı deliller olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.”[2] Başka bir âyette ise Rabbimiz: “Gerçekten bu Kur’an, insanı en doğru yola iletir.”[3] buyurmuştur.
Kur’ an, insanı dünya ve âhiret hayatında maddî ve manevî olarak mutlu kılacak; inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını ihtiva eden yüce bir kitaptır. Bu bağlamda okunacak kitap anlamına gelen Kur’an’ın, çok okunması ve iyi anlaşılması gerekmektedir. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.s), ramazan ayında diğer aylardan daha çok Kur’an-ı Kerimle meşgul olurdu. Hz. Peygamber ramazan gecelerinde kendisine vahiy getiren Cebrâil ile buluşur, karşılıklı (mukâbele ile) Kur’an okurlardı. Peygamberimizin, vahiy meleği Cebrâil ile Ramazan’da karşılıklı Kur’an okuduğuna dair, Hz. Fâtıma’dan nakledilen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ”Cebrâil (a.s) her yıl Kur’an-ı Kerim’i benimle mukâbele ederdi. Öyle sanıyorum ki ölümüm yaklaşmıştır.”[4]

Günümüzde Ramazan ayında camilerde ve evlerde mukâbele ve hatim okuma geleneği, Peygamberimizin bu fiilî örnekliğine dayanmaktadır. Hz. Peygamber (a.s) birçok hadislerinde Kur’an okumanın ve öğretmenin faziletine işaret etmiştir. Nitekim bir hadislerinde Peygamberimiz: ”Bir kimsenin Kur’an’dan bir harf okuması bir hasenedir. Her haseneye de on sevap vardır. Ben size “Elif Lâm Mîm” bir harftir demiyorum. Belki “Elif”başlı başına bir harftir. “Lâm” bir harftir, “Mîm” bir harftir.”[5] buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde ise: ”Kur’an-ı Kerim’den herhangi bir âyet bilmeyen kimseler harap olmuş ev gibidir.”[6] buyurmak suretiyle, bir Müslümanın inanmış olduğu kendi kitabını okuyup, öğrenmemesinin büyük bir eksiklik olduğunu söylemiştir. Buna karşılık Peygamberimiz: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”[7] hadisiyle ise Kur’an ilmiyle meşgul olmanın erdemli bir iş olduğunu ifade etmiştir.
Kur’an’ı okumakla birlikte asıl olan, onun manalarını öğrenip, düşünmek ve fiilen yaşamaktır. Çünkü Kur’an, hayatta olanları uyarmak ve onlara yol göstermek için gönderilmiştir. Bu bağlamda Mehmet Âkif bir mısrasında: “İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkıyla bilin / Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.” demek suretiyle Kur’an’ın ölüler için değil, yaşayanlar için olduğunu ifade etmiştir.
Peygamberimiz bir hadisinde: ”Allah şu Kur’an’la bazı toplumları yüceltir;  bazılarını da alçaltır.”[8] buyurmak suretiyle, Kur’an’ın yaşanacak bir hayat kitabı olduğuna işaret etmiştir.
Ne yazık ki bu gün Müslümanların başına gelen acı felaketlerin temelinde Kur’an’ı anlayıp, yaşamamak yatmaktadır. Bu bağlamda Ebû İmâmeti’l-Bahilî: “Kur’an’ı okuyunuz. Şu duvarlarınızda asılı duran Mushaflar sizi aldatmasın. Çünkü Allah Kur’an’la dolu bir kalbe azap etmez.”[9] sözüyle Kur’an’ın yerinin duvarlar değil, zihinler ve kalpler olduğuna vurgu yapmıştır.
Sonuç olarak Ramazan ayını Kur’an’la meşgul olarak geçirirsek, hem maddî ve hem de manevî huzura kavuşmuş olacağız. Onu okudukça ve manasını anladıkça manevî lezzetinin ve tadının da gittikçe arttığını göreceğiz.
 
 
 
 



[1]et-Tergîbve’t-Terhîb, c.2, s.95.
[2]el-Bakara, 2/185.
[3]el-İsrâ, 17/9.
[4]Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an, 7. 
[5]Tirmîzî,Fedâilü’l-Kur’an, 6.
[6]Dârimî,Fedâilü’l-Kur’an, 1.
[7]Buhârî,Fedâilü’l-Kur’an, 21.
[8]Müslim, Müsâfirîn, 269.
[9]Dârimî,Fedâilü’l-Kur’an, 15.


***
İYİLİK, ELİNDEKİNİ PAYLAŞABİLMEKTİR

 
Abdulcabbar ADIGÜZEL
Adana İl Vaizi
 
Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde, müminlere elindekini paylaşmak ve infak etmek (Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyetiyle harcamada bulunmak) imanın gereği olarak emredilmiş, bu emre tabii olup Allah yolunda harcayanlar da övülmüştür. Hatta Kur’an’da iyiliklerin sevabı bire on olarak gösterildiği halde, Allah yolunda yapılan infakın sevabının bire yedi yüz ve aslında sonsuz olduğu bildirilmiştir. Nitekim ayet-i kerîmede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Mallarından Allah yolunda harcayanlar [elde ettikleri sevap ve mükâfat bakımından] bir tohum danesine benzer. O bir tek daneden yedi ayrı başak çıkar ve her başakta da yüz dane bulunur. İşte bunun gibi Allah da dilediği/layık gördüğü kimseyi hak ettiğinden çok daha fazlasıyla mükâfatlandırır. Allah geniş lütuf sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir.”[1] Ayrıca bu kimselerin hem ahirette azap korkusundan emin olacağı hem de dünyada bırakılan güzel şeyler adına hüzün duymayacakları özellikle belirtilmiştir.[2]
 
İnsan Malın Toplayıcısı Değil, Dağıtıcısı Olmak
Kur’an’a göre kâinattaki her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. O; ilim, itibar, akıl, sağlık, servet gibi her türlü maddi ve manevi imkânı dilediğine verir, dilediğinden de geri alır.[3] İnsan, o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete göç eder. Allah Teâlâ da insanları ellerindeki imkânlarıyla sınamakta ve bu imtihanda başarılı olanları müjdelemektedir. Bir hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber (sav): “Cömert kimse, Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakın; cehenneme uzaktır. Cimri kimse, Allah’a uzak, insanlara uzak, cennete uzak; cehenneme yakındır.”[4]buyurmaktadır. O yüzden Mü’min hesabını veremeyeceği mal için toplayıcı değil, dağıtıcı konumundadır. Malı paylaşmak için kazanır ve kimseyi kimsesiz bırakmamak için çaba sarf eder.
 
Materyalist Düşüncenin Aksine Paylaşmak; Malı Artırır, Bereketlendirir.
Paylaşmak kişiye, “bulunca dağıtmak, bulamayınca sabretmek” anlamına gelen şükretmeyi en güzel şekilde öğretir. Çünkü paylaşmak, Allah’ın verdiği nimetlere karşı bir tür şükürdür ve malın bereketini artırır. Nitekim Cenab-ı Allah Kur’an’da: “Nimetlerime [iman, itaat ve infak ile] bilfiil şükrederseniz ben de size daha çok nimet lütfederim.[5]buyurmaktadır. İnfak eden Müslüman kimse bu dünyada ektiğini, yarın biçeceğinin şuurundadır. Burada verdiğinin, yarın kat kat kendisine geri döneceği bilinci ile infak eder, paylaşır ve bölüşür. Parmak hesabı yapanlar eldekinin, verilince azaldığını zannederler. Hâlbuki gönül rızasıyla malından-mülkünden Allah için paylaşanlara maddi-manevi karşılığı fazlasıyla verilecektir.[6] Çünkü Allah, bitmez tükenmez bir rızık hazinesine, sonsuz rahmete ve sınırsız merhamete sahiptir.[7]
 
Paylaşmak İnsanı Esaretten Kurtarır.
Paylaşma ruhu kişiyi dünyaya karşı aşırı hırstan ve cimrilikten kurtarır. İnfak, insandaki hırs zaafının önündeki en büyük engeldir. Zira hırs sahibi kimseler doymazlar, tatmin olmazlar, şükür yerine şikâyet ederler. Sahip olduğu imkânı çekinmeden, gönül rızasıyla başkasına sunan, içindeki eşyaya olan bağımlılığı kırmış, yüreğini esir almak isteyen servet tutkusunu gemlemiş kişiler, paylaşımda bulunarak tutkularının esaretinden kurtulmuş ve özgürleşmiş kimselerdir. İnfak ahlâkı, Müslüman’ın böyle bir esarete düşmesini önler, bu tutsaklığa kurban olanları da yeniden özgürlüğüne kavuşturur. Çünkü gerçek özgürlük; malın kendisine sahip olmasından kurtulup mala sahip olabilmektir.
 
Paylaşmak, İnsanı Malının Esiri Değil, Efendisi Yapar.
Kısacası paylaşma ve infak, inananlara mal, mülk, servet ve nimet denilen emanetlerin ne olup olmadığını öğretir. İnfak, muhtaçlara ulaşmayı, onların dertlerini paylaşmayı öğretir. İnfak, imanı kuvvetlendirir, akrabalar arasındaki yakınlığı, ülfeti, muhabbeti pekiştirir, sevgi bağlarını korur, toplumsal dengeyi sağlar, kıskançlığı azaltır. İnfak, fakirliğin, âcizliğin, imkânsızlığın açtığı yaraları tedavi eder. İnfak, yabancı kalışın, ilgisizliğin, bir kenara itilmişliğin sebep olduğu yaraları iyileştirir. İnfak, bencilliğin, cimriliğin, neme lazımcılığın sebep olduğu yabancılaşmayı azaltır. İnfak, başkasının elindekine göz koymayı önler. Hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltır.  Müslümanlar infak ahlâkıyla malın esiri değil malın efendisi olmayı kavrarlar.




[1]Bakara, 2/261.
[2] Bakara, 2/267, 274.
[3]Âl-i İmrân, 3/26.
[4]Tirmizî, Birr, 41; Heysemî, ez-Zevâid, 3/127, 7/127.
[5]İbrâhîm, 14/7.
[6] Bakara 2/245.
[7]Sebe’, 34/39.
 
 
****

İYİLİK, KARDEŞİNİ SAHİPSİZ BIRAKMAMAKTIR
 
Ali Hayri ÇELİK
Pozantı İlçe Müftüsü
 

Ramazan ayı harap olmuş gönül dünyamızı onarıp, bizi tüm günahlarımızdan kurtararak kulluğun zirvesine taşırken,  yanı başımızda ve diğer İslam coğrafyalarında savaşla, açlık ve çaresizlikle mücadele eden kardeşlerimizin çığlıkları ve feryatları yüreğimizi dağlamaktadır.  İslam dünyası hiçbir zaman olmadığı kadar ateşler içerisindedir. Müslüman şehirlerden dumanlar yükselmektedir.  Bizler top sesleri ile iftar açarken onlar top seslerinin altında can vermektedirler.  Zulüm ve gözyaşı Ramazan dinlemiyor.  Açlık ve susuzluk imanlı sineleri yakıp kavuruyor.  Kardeş,  kardeşi öldürmenin zaferini kutluyor.  İnsanlığın umudu olan İslam coğrafyası bugün acının,  sefaletin,  kavgaların adresi olmuştur.  “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücûda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[1] buyuran Hz. Peygamber’in (s.a.s) ümmeti olarak bizler, İslam coğrafyasının geldiği bu durumun hüznünü en derinden hissetmekteyiz.
 
Çoğu dul kadın ve çocuklardan oluşan asrımızın muhacirleri bu yangın yerinden kaçıp güvenli yerlere gitmek için evini barkını terk etmiş, kapımıza gelmiş, bizi kurtarıcı bilmişlerdir. Yüce Rabbimiz, “Onlar, yiyeceğe muhtaç oldukları halde kendilerinden önce yoksul, yetim ve esirleri doyururlar. [Bunu yaparken de şöyle derler:] “Biz sırf Allah rızası için doyuruyoruz; dolayısıyla sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz çok sıkıntılı ve şiddetli/dehşetli kıyamet gününde rabbimize vereceğimiz hesabın endişesini taşıyoruz.”[2] buyurmaktadır. Biz Müslümanlar olarak bomba ve silahlarla katledilen bu insanların feryatlarına, çocukların çığlıklarına kulaklarımızı tıkayamazdık. Her gün yüzlerce insanın bombalar altında can verdiği bu ülkelerde kin ve düşmanlık tohumları atılırken,  asırlardır insanlığa kucak açmış,  medeniyetler oluşturmuş bu âlicenap ve kadirşinas milletimizin bağrında tarihte olduğu gibi bugün de kardeşlik tohumları yeşermeye devam etmektedir.
 
Herkes kapısını kapatıp gece derin uykulara dalarken yatacak yeri olmayan hasta yatağında gece ateşlenmiş bir yavrunun acılar içindeki kıvranışını ne gecenin karanlığı örtebilir ne de pörsümüş vicdanlardaki adalet...  Bize “Ensar” diye sarılan misafirlerimiz bizi Medine-i Münevvere’nin sakinlerine denk tutmuşlardır.  Ensar’ın en büyüklerinden Rasulullah evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi bağrına basan bu aziz millet kendisine el açıp sığınan kimseleri dışlayıp onları düşmanına teslim edemezdi. Bizi kardeş yapan Peygamberimiz: “Müslüman müslümanın kardeşidir.  Ona zulmetmez ve onu zalime teslim etmez Kim kardeşinin yardımında bulunursa Allah da (c.c)  ona yardım eder.  Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah Teâlâ da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir.  Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıplarını örter.” buyurarak kardeşinin yardımına koşmanın ilahi bir görev olduğunu vurgulamıştır.
 
Yiyecek bir şey bulamayıp “Ölmek istiyorum, çünkü cennette ekmek var” diye feryat eden bir çocuğun umudu olmak bizim iman ve insanlık borcumuzdur. Nitekim “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyuran Kutlu Nebi aç ve açıkta olan insanlara sahip çıkmayı imanın bir gereği saymıştır. “Umudumuz sizsiniz” diyerek dualarla bize seslenen bu Müslümanların umudunu boşa çıkarmak, Allah’ın umudunu boşa çıkarmak olur. Zira kapımızı çalan misafirin Rahman’ın misafiri olduğunu, onlara hizmetin Allah adına ev sahipliği yapmak olduğunu unutmamak gerekir.
 
Ecdadımız asırlar boyu ağlayanın gözyaşını silmiş, boynu bükükleri sahipsiz bırakmamış, açları doyurmuş, zulüm ve baskı altında olanlara kucak açmış ve “Siz insanlara örnek olmak üzere çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”[3] âyetinin sırrına mazhar olabilmenin heyecanını yaşarken tüm insanlığın ortak umudu olmuştur. Yaşanan acı ve ızdırap karşısında ecdadın yüreğinde kopan fırtınayı Mehmet Akif etkileyici biçimde şöyle dile getirmiştir:
 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git! diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
 
           
Diğerkâmlık, fedakârlık, paylaşma, yardımlaşma, birlik ve beraberlik duygularının yoğun bir şekilde hissedildiği bu Ramazan ayında, ülkelerindeki savaş ve hiddetten ötürü evini, memleketini, her şeyini terk etmek zorunda kalan kardeşlerimize; huzurevlerinde huzura hasret kalan yaşlılarımıza; sevgi evlerinde sevgi, şefkat, ilgi ve tebessüme muhtaç olan yavrularımıza; anne-baba şefkatinden ve sıcak bir yuvadan mahrum olan sokak çocuklarımıza; çevremizde bulunan öksüz, yetim ve kimsesizlere sahip çıkalım ve onlara uzanan el olmaya gayret gösterelim. Yaşanabilir bir dünya için kaybolan insanlığı ayağa kaldırmaya gayret edelim. Kendimiz için istediğimizi kardeşlerimiz için de isteyerek onları sevindirelim. Unutmayalım ki düşkünlere sahip çıktığımız oranda biz, aslında kendimize sahip çıkmış oluruz.
 




[1] Buhârî, Salât, 88; Mezâlim, 5; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, Birr, 18.
[2]İnsân, 76/8-9.
[3] Âl-i İmrân, 3/110.
 
 
***
MUHACİRLERE ENSAR OLMAK

Ahmet ARIKAN / Yüreğir İlçe Müftülüğü Başvaizi
 

Cenab-ı Allah insanları farklı imkân ve özelliklerde yaratmıştır. Bundan dolayı toplumda zengin-fakir, güçlü-zayıf ve yetim-öksüz kişiler hep olmuştur ve olacaktır. Ancak Yüce Allah, birtakım imkân ve nimetlerden mahrum olanları koruma altına almıştır. Yani onların sorumluluğunu varlıklı olanlara yüklemiştir. Dinimiz bize bir taraftan birbirimizi sevmeyi ve saygılı olmayı emrederken, diğer taraftan aramızdaki zor durumda olan kardeşlerimize yardımcı olmayı, hatta kendimiz muhtaç olsak dahi onları kendimize tercih edebilme erdemliliğini öğretmektedir. Nitekim âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”. (Haşr, 59/9)
 
Ayette geçtiği üzere îsâr (başkaları için özveride bulunma anlamında ahlâk terimi) dediğimiz bu İslami erdemi, Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere Medineli Müslümanlar ellerindeki tüm imkânları paylaşmak suretiyle bizzat yaşayarak ortaya koymuşlardır. Bütün bunları yaparken kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın Allah rızası için yapmaları ise farklı bir örnek teşkil etmektedir. Aslında ensar olmayı yani muhtaç insanlara yardımcı olmayı bize Yüce Rabbimiz Nahl suresinde şöyle buyurarak emretmektedir:“Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini (niçin) onlara eşit kılmazlar” (Nahl, 16/71)
 
Çevremizde bizlerin yardım ve desteğine ihtiyacı olan yetim, öksüz, dul, yaşlı, engelli ve hayatını sokakta geçirmek zorunda olan nice insanımızın olduğunu bilelim. Komşumuz olan Suriye’denülkemize sığınan kardeşlerimizi unutmayalım. Belki bu muhacir kardeşlerimizin sayıları daha da artacaktır. Bu kardeşlerimize şu ana kadar olduğu gibibundan sonra da elimizde geleni yapmak durumundayız. Bizler âlemlere rahmet olan Sevgili Peygamberimizin ümmeti olarak birbirimize emanetiz ve etrafımızdaki muhtaç ve kimsesizlere rahmet kanatlarımızı gererek ensar/yardımcı olmak zorundayız. Sevgili Peygamberimiz, yardıma muhtaç kimselere yardım eli uzatan, onları kollayıp gözeten kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır. “Kocasız kadınlarla, fakir ve yoksullara yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır. Hatta o kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir”(Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25,26; Müslim, Zühd 41)
 
Kur’an-ı Kerim’de ise Allah’ın nimet verdiği her kimsenin servetin kölesi ve malın esiri olmadığını ispatlaması için başarmak zorunda olduğu bir imtihandan bahsedilmektedir. İnsana malını elinde ve cebinde tutması ama kalbini onun düşkünlüğünden koruması gerektiği hatırlatılmaktadır. “Ne var ki insan, sarp yokuşu aşamadı, aşmaya çalışmadı. Sarp yokuştan ve onu aşmaktan maksat nedir, bilir misin?! Bundan maksat köleyi azad etmek, esiri hürriyetine kavuşturmaktır. Yahut açlığın kol gezdiği zamanda akrabadan olan yetimi öksüzü ve aç-açık hâldeki fakir-fukarayı doyurmaktır. Ayrıca iman edip birbirlerine sabır ve merhameti öğütleyen kimselerden olmaktır.” (Beled, 90/11-14) Rabbim bizleri infak konusunda başarılı olan, sarp yokuşu aşabilen cömert kullarından eylesin.
 

Son olarak Sevgili Peygamberimizin bir hadis-i şerifini hatırlatarak bu yazımıza noktayı koyalım: “Fakirleri gözetip koruyun. Aranızdaki zayıflar-fakirler sayesinde Allah’tan yardım görüp ve rızıklandığınızı unutmayın.”(Ebû Dâvûd, Cihâd, 70).
 
 
***
VAKİT İYİLİK VAKTİDİR BU RAMAZAN VE HER ZAMAN

Arif GÖKCE
Adana İl Müftüsü
 

Ramazan ayları geçmişten bu yana toplumumuzda iyiliklerin doruk noktası olagelmiştir. Bu mübarek ayda yapılan her iyilik, aynı zamanda Allah’a derinden şükretmenin yollarından biridir. Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz “Her toplumun yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde (iyiliklerde) birbirinizle yarışmaya bakın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi (hesaba çekmek üzere kıyamet günü) bir araya toplayacaktır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”[1]şeklinde buyurmaktadır. Allah’ın bizlere emanet ettiklerine hayırda yarışarak şükrettikçe O da bereketini artırır. Şükrettikçe çoğalan nimet, paylaştıkça ve bölüştükçe insana yaşama sevinci aşılar ve dolayısıyla dünyayı daha yaşanılabilir hâle getirir.
 
            İyilik Huzur ve Mutluluk Getirir.
İnsanın ruhu, bedeni ve halleriyle ilgili olarak elde ettiği, kendini mutlu kılan nimet türünden her şey iyilik olarak kabul edilmiştir. Ancak iyiliğin her insanda tezahürü aynı değildir. Yapılan her iyilik; fıtratı bozulmamış, kendini ve Rabbini bilen insanlara mutluluk hissi verirken; insanlığından, vicdanından ve Rabbinden uzaklaşmış insanlarda öfke ve pişmanlık sebebidir. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz de (s.a.s) “Kim bir iyilik yaptığında seviniyor, bir kötülük yaptığında üzülüyorsa o mümindir.”[2] buyurmaktadır. Bu açıdan iyilik vicdanını kaybetmemiş, iman, vicdan ve insaf sahibi insanların öne çıkan özelliğini ifade eden en önemli kavramlardandır.
 
İyilik, İmana Yaraşır Güzellikte Hareket Etmektir.
Denilebilir ki, iyilik iman etmektir, imanın amele dönüşmesidir. İyilik, kişinin Allah’a, Peygamber’ine, Kitab’ına, tüm insanlığa karşı gösterdiği samimiyetin ifadesidir. İyilik, kerem sahibi Allah tarafından bahşedilen maddi-manevî her türlü imkânı iyilik yolunda kullanmak ya da bencilce tüketmek konusunda insanın sınanmasıdır. İyilik, sahip olduğu mal ve imkânların insanın kendisine sahip olmasına izin vermemesidir. Çünkü iyilik, hiç durmadan artırmak, çok daha fazlasını elde etmek için çabalamak, elde ettikleriyle övünmek, paylaşmaksızın biriktirmek ve bencilleşmek gibi hastalıklarla mücadele eden bir kalkan gibidir.
 
İyilik, kardeşlik ve paylaşmadır.
İyilik yaptığı kişiyi kendi canı gibi bilmek, kendini onun yerine koyabilmek, ona samimi davranmak, hoşa giden, güzel ve kıymetli varlıklarını iyilik yolunda kullanabilmektir. “Sevdiğiniz şeylerden paylaşmadıkça iyiliğe eremezsiniz.”[3]âyetinin sırrına erebilmektir. Birisine iyilik yaptığında, “Biz sadece Allah’ın rızası için sizlere ikramda bulunuyoruz, kesinlikle bir karşılık yahut teşekkür beklentisi içinde değiliz”[4] deme erdemini gösterebilmektir.
 
İyilik, yaşamak ve yaşatmaktır.
Zira bu mübarek zaman diliminde iyilik yolunu seçenler, yaptıkları maddi ve manevi iyilik yatırımlarıyla kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumların düzenini inşa ederler. İyiliği gelenekselleştirerek gelecek nesillere miras bırakır, insanlığın yarınına da hayat verirler. Bu sebeple her insan, öldükten sonra da yaşamayı, iyilikle insanlığı yaşatmayı hedeflemeli ve “yarın için neler biriktirdiğinin muhasebesini yapmalıdır”.[5] Bu vesileyle önümüzdeki bayram gününe günahlardan arınmış olarak ulaşmayı hedeflemelidir. Zira Ramazan günlerinde ve gecelerinde yapılan her iyilik, kaybolmakla yüz yüze kalan benliklerimize dokunarak bizlere eşref-i mahlûkat olduğumuzu hatırlatır. Bizleri onarır, besler, maneviyatımızı güçlendirir. “Günahları siler yok eder”[6] ve bu vesileyle arınmamıza vesile olur.
           
Ramazan ayı, iyilik tasavvurumuzu yeniden gözden geçirme vaktidir.
Bugün iyilik anlayışının tahkir ve tahrip edildiği bir dönemde; kaosun, şiddetin, savaşların, işgallerin, soykırımların, sömürgeciliğin vs. had safhada olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın önemli bir bölümü açlık, yoksulluk, sefalet, korku, endişe ve işkence içerisinde yeme-içme-giyinme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamamanın elemini yaşarken, diğer bir bölümü israf içerisinde fütursuzca, sorumsuz ve ölçüsüz bir tavırla hevâ ve heveslerinin esiri hâline geldi. O sebeple bu Ramazan ayı, iyilik tasavvurumuzu yeniden gözden geçirmek için önemli bir fırsattır. Ramazan, Müslümanlar olarak iyiliği arayan, iyilik için çırpınan kimseler olma yolunda iyiliğe muhtaç insanlara ulaşmak, her birine iyilik götürmek gibi büyük bir amacımızın ve sorumluluğumuzun olduğunu yeniden hatırlama vaktidir.
           
            İyiliklerimiz Kadar Mutlu Olma Hakkımız Vardır.
Bu Ramazan ayında “Müslüman’ım” diyen herkes, iyiliğin yeniden bu coğrafyada ve bütün dünyada hâkim kılınması için seferber olmalı; en yakın çevresinden başlamak üzere her işinde iyiliği ilke edinmelidir. Unutmayalım ki hem bu dünyada hem de ahirette iyiliklerimiz kadar mutlu olma hakkımız vardır. Hayırların fethi, şerlerin def’i için vakit iyilik vaktidir, bu Ramazan ve her zaman...




[1] Bakara, 2/148.
[2]Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 399.
[3]Âl-i İmrân, 3/92.
[4]İnsân, 76/9-10.
[5]Haşr, 59/18.
[6] Hûd, 11/114.
 
 
***
İYİLİK, KARDEŞİNE ÜLFET VE MUHABBET BESLEMEKTİR
 
İdris POLAT
Adana İl Vaizi
 
Allah’a iman, sadece “inandım” demekle yetinilecek bir şey olmayıp kemâle ermesi için bir takım amellerle olgunlaştırılması gerekmektedir. İmânın kâmil olabilmesi için gerekli şartlardan birisi de müminlerin birbirlerine olan sevgi ve ülfetleridir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimiz: “İman edip imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar var ya, Rahman onları sevecek ve sevdirecektir. [1] buyurmaktadır.
 
Sevgi ve ülfet imanın özüdür.
Sevgiyi öğrenmemiş, sevgiye kapılarını açmamış, sevmeye yeteneksiz bir kalp, mü’min kalbi olamaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”[2]Sevdiği kişiyi sadece Allah için seven, imanın tadını almıştır.”[3] min ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen kişidir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kişi de hayır yoktur.[4] şeklinde buyurmuştur.
Unutmayalım ki, sevgiyi değerli ve anlamlı hale getiren şey, dünyevî çıkar ya da gaye gütmeksizin yaşanması, Allah’ın vereceği karşılık dışında hiçbir karşılık aranmamasıdır. Resulullah’ın anlattığı bir kıssada, sırf Allah için kardeşini ziyarete giden bir kişinin karşısına çıkan melek ona şu müjdeyi vermiştir: “Sen Allah’ı hoşnut etmek için o adamı sevdiğinden ve ziyaret ettiğinden dolayı, Allah da seni seviyor.”[5]
 
Halka Duyulan Sevgi Hakkın Sevgisine Sebeptir.
İmtihan için geldiğimiz şu dünyada Rabbimizi razı etmek en ulvi gayemiz olmalıdır. Hz. Peygamber “Amellerin Allah katında en değerlisi Allah için sevmek ve Allah için nefret etmektir.”[6] buyurmuş, bir hadis-i kudside (Hz. Peygamber’in Kur’an dışında Allah’a dayandırarak söylediği hadis) Rabbimiz, sadece kendi rızasını gözeterek bir araya gelip ülfet edenlere, muhabbetinin vacip olduğunu bildirmiştir.[7]
Allah tarafından sevilmenin bir işareti ise, dünyada insanlar tarafından sevilmektir. Buna dair Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah bir kulu sevdiği zaman Cebrail’e, “Allah falan kulu seviyor, sen de onu sev!” diye seslenir. Cebrail de o kulu sever. Sonra Cebrail gök halkı içinde, “Allah falanı seviyor, onu sizler de sevin!” diye nida eder. Bunun üzerine o kulu gök ehli de sever. Sonra yeryüzündeki insanların gönlüne o kimsenin sevgisi yerleştirilir.” Böylece hem gökte melekler hem de yeryüzünde insanlar tarafından sevilme bahtiyarlığına erişir.[8] Kıyamet gününde Allah şöyle nida eder: “Nerede benim rızam için birbirini sevenler! Hiçbir gölgenin olmadığı böyle bir günde onları kendi gölgemde gölgelendireceğim.”[9]
 
İyilik, Kardeşin Acısını Yürekten Hissetmektir.
İnsanların birbirlerini sevmelerini imanın bir gereği olarak gören Allah’ın Elçisi, sevgiyi devamlı kılmanın ve yüce bir değer haline getirmenin yolunu da göstermiştir. O da şu veciz hadisinde ifadesini bulmuştur: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz.”[10] Hz. Peygamber mü’minlerin sevgi ve bağlılıklarını onları tek bir vücuda benzeterek dile getirmiştir.[11] Bir varlığın bir başkasının acı ve hüznünü kendisine aitmiş gibi hissedebilmesi ancak “sevgi” diye adlandırılan ilahî his sayesinde mümkündür. Böylece, insanlar birbirlerinin sıkıntısı karşısında ilgisiz ve kayıtsız kalamazlar.
 
Sevginin başlıca düşmanı bencilliktir.
Müminler arasında sevgi ve ülfeti emreden Hz. Peygamber, buna nasıl ulaşılacağı ile ilgili de bizlere yol göstermiştir. Aramızda sevginin yayılabilmesi için önce tanışmayı,[12] sonra selamlaşmayı,[13] sonra iyilikte bulunmayı, sonra da hediyeleşmeyi ve sevdiğimiz kişilere onları sevdiğimizi söylememizi tavsiye etmiştir.[14]
Her birey tüm sevdiklerine bu olgunlukla davrandığı sürece uzun süreli, huzurlu ve sevgi dolu ilişkiler yaşamak hiç de zor olmayacaktır. Çünkü sevginin başlıca düşmanı bencilliktir. Oysa sevgi, paylaşmayı, el ele vermeyi ve sevdiğini kendine tercih etmeyi gerektirir.
Yüce Rabbimiz bize yapılan kötülükleri iyilikle def etmemiz durumunda bırakın dostlarımızı o kötülüğü yapanların dahi en samimi birer dost olacağını bildirmiştir.[15] Bu gün Müslümanların sıla-i rahmi (akrabalık bağlarını yaşatmayı, akrabaların birbirini ziyaret etmesini ve iyi ilişkiler kurmasını) terk etmesi, aynı mahalle ve apartmanda yanı başlarındaki komşularını tanımıyor ve onlarla selamlaşmıyor olmaları İslam ve Müslümanlar adına son derece üzücü bir durumdur.
 
Gelin tanış olalım
Yunus Emre’nin dediği gibi; “Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünyaya kimse kalmaz.” Gelin bizler de bir karar alalım. Şuan içinde bulunduğumuz Ramazan ayında bu çağrıya kulak verip sevgiyi, ülfeti yayalım. Tanıdık tanımadık herkese selam verip tanışalım, kaynaşalım, hediyeleşelim ve ellerimizi bizi yoktan var eden Yüce Allah’a açıp şöyle dua edelim: “Allah’ım! Kalbimizde iman edenlere karşı en ufak bir kin bırakma”,[16] Rabbimiz! Sen Rasulüne: “Yeryüzünde olan her şeyi infak etsen ensar ve muhacirin kalbini birbirine ısındıramazdın. Ancak onların kalplerini Aziz ve Hâkim olan Rabbin birleştirdi.[17] buyurduğun gibi bizlerin de kalbini birbirine ısındır, birleştir. (Âmîn)




[1]Meryem, 19/96.
[2]Müslim, Îmân, 93.
[3]Buhârî, Îmân, 9; Müslim, Îmân, 67.
[4] Müsned-i Ahmed, 9170.
[5]Müslim, Birr, 38.
[6]Ebû Dâvûd, Sünnet, 2.
[7]Muvatta', Şa'r, 5.
[8]Buhârî, Edeb, 41.
[9]Tirmizî, Zühd, 53.
[10]Buhârî, Îmân, 7.
[11]Buhârî, Edeb, 27.
[12]Tirmizî, Zühd, 53.
[13]Müslim, Îmân, 93.
[14]Muvatta', Hüsnü'l-hulk, 4.
[15]Fussilet, 41/34.
[16]Haşr, 59/10.
[17]Enfâl, 8/53.
 
 ****
FIKIH KÖŞESİ
Adana Müftülüğü
İl İrşat Kurulu
 
Akşamleyin yatmadan önce yemek yiyip oruç tutmaya niyet eden kişi gece uyandığında henüz imsak vakti girmeden yemek yiyip su içebilir mi?
“İmsak”, sabah namazının girişini ve orucun başlayış vaktini ifade eder. Oruç tutacak kişinin bu andan itibaren yeme içmeye son vermesi gerekir. Ancak, oruca niyet zamanı ile oruca başlama zamanının çakışması şart olmadığı için daha önceden de niyet edilebilir. Bu itibarla, yatmadan önce yemek yiyip oruç tutmaya niyet eden kişi, geceleyin uyandığında imsak vaktine kadar yiyip içebilir.
 
Sahurda ezan bitene kadar yemek yenilebilir mi?
İmsak vakti ezan ile değil, tan yerinin ağarması ile başlar. Bu sebeple ezan okunsun okunmasın imsak vaktinin başlaması ile yeme içmeye son vermek gerekir. Ezanın imsak vaktinden önce okunması, ezanla birlikte oruca başlamayı zorunlu kılmadığı gibi, ezanın geç okunması hâlinde de imsak vaktinin girmesinden sonra yiyip içmek mubah (yapıp yapmamakta serbest bırakılmış) olmaz.
 
Mesleği gereği sürekli olarak yolculuk yapan kişi oruç ibadetini nasıl yerine getirebilir?
Mazeret devam ettiği sürece ruhsat da devam eder. Dolayısı ile yolculuk ve hastalık gibi mazeretleri sebebi ile oruç tutamayan kişiler, bu mazeretleri devam ettiği sürece oruç tutmayabilirler. Sürekli mazereti bulunan kişiler, mazeretleri ortadan kalkınca, zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kaza ederler. Kur’an-ı Kerim’de; “Kim hasta veya yolcu olursa, (oruç) tutmadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun” buyurulmaktadır (Bakara, 2/185). Devamlı olarak uzun yola giden kaptan ve sürücüler de yolcu hükmündedir. Şu kadarı var ki, yolculuğu esnasında bir sıkıntı çekmeyenlerin oruç tutması daha faziletlidir.
 
Oruçlu iken boy abdesti almak / banyo yapmak orucu bozar mı?
Ağız veya burundan su yutulmadıkça yıkanmakla veya gusül abdesti almakla oruç bozulmaz. Nitekim Hz. Aişe ile Ümmü Seleme validelerimiz, Peygamberimiz (s.a.s.)’in Ramazanda imsaktan sonra boy abdesti almış olduğunu haber vermişlerdir (Buhârî, “Savm”, 25).
 
İhtilam olmak, cünüp olarak sabahlamak oruca zarar verir mi?
Oruçlu iken rüyada ihtilam olmak orucu bozmadığı gibi, gusletmeyi geciktirerek cünüp olarak sabahlamak da oruca bir zarar vermez. Ancak, zorunlu bir durum olmadıkça hemen boy abdesti alınmalıdır.
 
Cünüp iken sahur yemeği yenebilir mi, oruca niyet edilebilir mi?
Cünüp olan kimsenin elini, ağzını yıkamadan yiyip içmesi uygun görülmemiştir. Ancak elini, ağzını yıkadıktan sonra, boy abdesti almadan sahur yemeği yemesinde bir sakınca yoktur.

***

ORUÇ HAKKINDA BAZI FIKHÎ BİLGİLER

 

  1. Ramazan orucu kimlere farzdır?
Akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve oruç tutmasına engel bir mazereti olmayan her Müslümanın Ramazan orucunu tutması farzdır.
 

  1. Hangi hâllerde Ramazan Ayında oruç tutulmayabilir?
İslam dini, kişileri, güçleri nispetinde sorumlu tutmuş, güçlerini aşan veya sıkıntıya yol açan durumlarda kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Aşağıdaki mazeretlere sahip kimselerin Ramazanda oruç tutmakla yükümlü olmayıp daha sonra kaza etmelerine veya yerine fidye vermelerine ruhsat tanınmıştır:
 

  1. Yolculuk:
Yolculuk, Ramazan ayında oruç tutmamak için ruhsat olarak kabul edilmiştir. Yolculuk esnasında tutulmayan oruçlar, daha sonra kaza edilir. Kur’an’da “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” buyurulmaktadır. (Bakara, 2/183-184).
 
Geceden oruç tutmaya niyetlenip de gündüzleyin yolculuğa çıkmak zorunda olan kimse yolculukta zorluk çekerse, daha sonra kaza etmek üzere orucunu bozabilir. Ancak orucunu tamamlaması daha uygundur. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi için sefere çıktığında oruçlu iken, Kedîd denilen yere varınca orucunu bozmuştur. (Buharî, “Savm”, 34; Müslim, “Sıyam”, 15) Bu uygulama, sefere çıkınca orucun bozulabileceğini göstermektedir.
 

  1. Hastalık:
Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile  hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişilerin Ramazan ayında oruç tutmayıp, iyileştikten sonra bunları kaza etmelerine izin verilmiştir. Yukarıda zikredilen âyet buna işaret etmektedir. Uzman bir hekim tarafından oruç tutması hâlinde hasta olacağı bildirilen kimse de hasta hükmündedir.
 

  1. Hamilelik ve çocuk emzirme:
Oruç tutmaları kendilerine veya çocuklarına zarar vermesi hâlinde, hamile kadınlar oruçlarını tutmayabilirler. Emzikli kadınlar da, sütlerinin kesilmesi ve çocuklarının zarar görebileceği durumlarda oruç tutmayabilirler. Hz. Peygamber buna müsaade etmiştir (Nesâî, “Sıyam”, 50-51).
 

  1. Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak:
Oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar gelmesinden korkan kimse, orucunu tutmayabilir. Bu durumda olanlar, izinli olduğu günler veya uygun zamanlarda tutamadıkları oruçları kaza ederler. Bir zorunluluk olarak, ağır işlerde çalışmak zorunda olan kişiler oruçlu olarak çalıştıkları takdirde sağlıkları risk altında kalacaksa, Ramazan ayında tutamadıkları oruçlarını uygun bir zamanda kaza ederler.
 

  1. Yaşlılık:
Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler, oruç yerine fidye verebilirler. Bakara sûresinin 184. âyetinde, bu şekilde olup da oruca güç yetiremeyenlerin, oruç tutmayıp fidye vermeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. İyileşme umudu olmayan hastalar da aynı hükme tabidir.
 
Adana İl İrşat Kurulu

***
RAMAZAN AYI VE ÖNEMİ
 
Mehmet ARICI
Uzman Vaiz - Adana
 
Bizleri, ilâhî rahmetin coşup taştığı, kalp ve ruhlarımızın huzura kavuştuğu, günahlarımızın âdeta silinip, süpürüldüğü mübarek ramazan ayına ulaştıran yüce Rabbimize şükrediyor, sevgili Peygamberimize salât ve selâm ediyoruz.
 
Yüce Rabbimiz Ramazan ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak, Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.[1]
 
Kur’an’da ismi geçen yegâne ayın Ramazan-ı Şerif olması bu ayın önemini gösteren önemli bir husustur. Ramazan ayının “Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu ise cehennemden kurtuluş[2]   olduğunu bildiren Peygamber Efendimiz’in de bu ayla ilgili olarak, “Faziletine inanarak ve mükâfatını umarak Allah rızası için Ramazan gecelerini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.”[3] şeklinde buyurması, bir kez daha bu ayın önemini ortaya koymuştur.
 
Ramazan-ı Şerif, bizlere fâni olan bu dünyada, sonsuz bir hayatı kazanma fırsatlarının verildiği ilahi lütuflarla dolu mübarek bir aydır. Bu sebeple sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Ramazanda yapılan bir tesbih, diğer zamanlarda yapılan bin tesbihten daha faziletlidir.”[4]  Ramazan, iyiliklerimizin çoğalıp, kötülüklerimizin engellendiği bir aydır. Zira Peygamberimiz (s.a.s) hadislerinde: “Ramazan geldiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, Şeytanlar da zincire vurulur.” buyurmuşlardır.[5]
 
Ramazan-ı şerif, birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularımızın zirveye çıktığı, dolayısıyla; yoksulların, gariplerin, kimsesizlerin, yetimlerin ve mazlumların yüzünün güldüğü, gönüllerinin alındığı mübarek bir aydır. Ramazan ayı, içerisinde birçok ibadeti barındıran faziletlerle dolu bir aydır. Kuşkusuz bu ayın en faziletli ibadetlerinin başında, sevgili Peygamberimizin: “Oruç benim içindir, onun mükâfatını ancak ben veririm.[6] buyurduğu oruç gelmektedir. Aynı zamanda bu ay, câmilerimizi ve evlerimizi mukâbele ve hatimlerle süslediğimiz Kur’an ayıdır. Dolayısıyla hepimizin dört gözle beklediği gecelerin sultanı olan “Kadir Gecesi”bu ayda bulunmaktadır. Ramazan gecelerini nurlandıran ve camilerimizi cemaatle dolduran teravih namazları bu ayda kılınmaktadır. Ayrıca mali ibadetlerimizden birisi olan fıtır sadakası da bu ayda verilmektedir. Hülâsa bütün güzellikler bu ayda toplanmıştır. Ne mutlu Ramazanın bu güzelliklerle dolu, feyiz ve bereketinden istifade edebilenlere!
 
Cenâb-ı Hak, ramazan ayını hepimiz için bin aydan daha hayırlı ve mübârek kılsın, affımıza vesile eylesin. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizin Ramazan-ı Şerifini kutluyor. Bu ayın hepimiz, ülkemiz ve tüm insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasını yüce Mevlâ’dan niyaz ediyorum. Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun.
 




[1]Bakara,2/185.
[2]el-Münzirî, et-Tergîbve’t-Terhîb, 2, s. 95.
[3]Buhârî, İman, 27.
[4]Tirmîzî, Daavât,61.
[5]Buhârî, Savm, 7.
[6] Müslim, Sıyam,30.

***
ORUÇ İBADETİNİN HİKMET VE FAYDALARI
Allah’ın emir ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu inkâr edilemez bir gerçektir.
İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği görev gereği İslâm âlimleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hâle getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir.
Oruç ibadetinin temel hedefi insanları takvaya eriştirmektir. Bu bizzat Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı…” (Bakara, 2,/183) şeklinde ifade edilmektedir.
Oruç ibadeti kanaatkârlığımızı güçlendirir. Açlık çeken insan yoksulun, muhtacın durumunu anlar ve kanaat etmenin önemini daha iyi kavrar. Artık israf edemez olur. Allah Resulü’nün “Kanaat bitmeyen bir hazinedir” (Beyhakî, “Zühd”, 2/88) sözü, müminin kulaklarında yankılanır. Nimetin eskisinden daha çok kadrini bilen insan, Allah’a olan şükrünü artırır. Hırsın mahrumiyete, kanaatin rahmete vesile olduğunu anlar. Allah Resulü’nün “iktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/331) müjdesi hayatında tezahür etmeye başlar.
Oruç ibadeti, insana iftar ve sahur ile, kılınan teravih namazlarıyla, diğer ibadetlerle hayata çekidüzen verme imkânı tanır. Oruç ayı olan Ramazan Ayı, kulun Rabbine iltica ederek, günahlarının bağışlanması için hayat yoluna yerleştirilmiş fırsat ve hazinelerle doludur. Kişi, Kur’an üzerinde daha fazla düşünme imkânı yakalar. Ramazanın getirdiği bereketle insan, Kur’an’dan daha çok haz alır, onu daha derinden ve bilinçle dinleyip anlama imkânını elde eder.
Oruç bedenin zekâtı olarak, vücutta birikmiş zararlı unsurların def’i için metabolizmaya büyük bir imkân sağlar. İnsanın, vücudunu diğer canlılardan daha farklı olarak madde ve mananın sırlı ve ahenkli bir birleşimi olarak görmeye başladığı bu ayda vücutlar yenilenir, dimağlar parlar… Allah Resulü’nün “oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” sözünü teyit edercesine bedenlerimiz sağlık bulur. (Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, VIII, 174)
Ramazan orucu ümitsiz insanların bağışlanma ümitlerini yeşerttikleri bir zaman dilimidir. Oruç, ansızın gelecek sıkıntılara karşı insanlara dayanıklı olmayı öğreten bir öğretmendir. Çocuklarımıza dinlerini, havasını teneffüs ederek, yaşayarak öğrenme ve yaşama fırsatı veren bir aydır Ramazan…
Allah Resulü, inanıp karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazanı değerlendirenlerin geçmiş günahlarının bağışlanacağını söylemiştir. (Nesâî, “İman”, 21) Aynı şekilde Allah Resulü, Sahabi Ka’b b. Ucre’ye hitaben: “Ey Ka’b! Namaz kişinin Müslüman oluşuna delildir. Oruç ise sağlam bir kalkandır. Sadaka vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları silip süpürür. Ey Ka’b! Haramla beslenerek teşekkül eden et ve kemiklere ancak ateşte olmak yaraşır.” (Tirmizî, “Cum’a”, 79) buyurmuştur.
Orucun hikmetleri ile hükümlerini anlamak arasında sıkı bir bağ vardır. Oruç ibadetinin yerine getirilmesi ile ilgili kuralların bilinmesi, orucumuzu Allah Resulü’nün bize hikmet olarak bıraktığı sünnetine uygun oruçlar tutmamıza imkân tanıyacaktır.
Adana İl İrşat Kurulu


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.