Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber'in ve Sahabenin Yaşadığı İslam Anlayışıdır!

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muharrem Akoğlu, 17 Ekim 2017 Salı günü saat 10.00’da Kocasinan Müftülüğüne bağlı olarak görev yapan İmam Hatip ve Müezzin Kayyımlara; saat 14.00’da da yine Kocasinan İlçe Müftülüğü Kur’an kursu öğreticilerine “Ehl-i Sünnet Perspektifinden Selefilik” konulu birer konferans verdi.

Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber'in ve Sahabenin Yaşadığı İslam Anlayışıdır!

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muharrem Akoğlu, 17 Ekim 2017 Salı günü saat 10.00’da Kocasinan Müftülüğüne bağlı olarak görev yapan İmam Hatip ve Müezzin Kayyımlara; saat 14.00’da da yine Kocasinan İlçe Müftülüğü Kur’an kursu öğreticilerine “Ehl-i Sünnet Perspektifinden Selefilik” konulu birer konferans verdi.

Raşit Tavus
Raşit Tavus
20 Ekim 2017 Cuma 17:48
Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber'in ve Sahabenin Yaşadığı İslam Anlayışıdır!
banner221


Sayın Akoğlu Hoca, Ehl-i sünnetin ne demek olduğunu, “ehl-i sünnet” kime dendiğini, ehl-i sünnet konusunun belli sebeplerden ya da bilgi eksikliğinden dolayı yanlış anlaşıldığını ve bu durumun ciddi manada kafa karışıklıklarına neden olduğunu ifade ettikten sonra konuşmasında şu sözlerine yer verdi:

“Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidîn döneminde herhangi bir dini ayrışma olmamıştır. Hz. Ali’nin son dönemlerinde, özellikle Sıffîn savaşı neticesinde cereyan eden ‘tahkim hadisesi’yle birlikte tamamen siyasi zeminde bir ayrışma meydana geliyor. Bu ayrışmaya sebep olan kişilere de Hariciler adı verilmektedir. Hariciler, bedevî kökenden gelen, toplumsal kültürden uzak, eğitim ve ekonomik düzeyleri zayıf, hayatı düz ve yalın gören kimselerdir. Din algılarını da bu zihniyetleri çerçevesince oluşturmuşlardır. Ve böylece kendileri gibi olan insanları Müslüman, kendilerinin dışında olan insanları ise kâfir olarak nitelemişlerdir.

Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber'in ve Sahabenin Yaşadığı İslam Anlayışıdır!

Günümüz, bilgi çağı olarak tanımlanır. Bizler, Batılı tasnifleri eleştirel olarak değerlendiriyoruz ama Alvin Toffler adındaki Amerikalı bir filolog, insanlık tarihini tahıl çağı, sanayi çağı ve bilgi çağı olarak sınıflandırır; her bir çağın da kendisine göre birtakım sosyal özellikleri olduğuna dikkat çekiyor. Bizim gibi toplumlar, bu üç çağı bir arada yaşayan toplumlardır. Dolayısıyla bizim bir ucumuz tarıma dayanmakla birlikte, öbür ucumuz bilgisayar teknolojisine dayanmaktadır. Bunun avantajıyla birlikte pek çok dezavantajları da var. Bilginin denetim dışı kalmasına sebep oluyor. Bu durum, bizim açımızdan ciddi bir sorundur. Çünkü insanlar, bir konuda bilgi eksikliği hissettikleri zaman artık kütüphanelere koşmuyorlar ya da kitaplara başvurmuyorlar. Yaptıkları şey, ‘Google’ denen sihirli arama-bulma sistemini kullanmaktır. Bu sistemdeki bilgilerin çoğu, takdir edersiniz ki denetim dışı, test edilmemiştir; her türlü amaç için paylaşım yapılabiliyor bu sistemde. Böylece ciddi kafa karışıklıkları meydana gelmektedir. Bizim inanç ve dini düşünce boyutumuz da bu alanların dışında kalamıyor.

Bugün hepimiz ehl-i sünnet olduğumuzu, kendimizi ona nispet ettiğimizi söylüyoruz ama çoğunluğumuz ehl-i sünnetin ne olduğunu, bu paradigmanın neye tekabül ettiğini bilemiyoruz ve zihin dünyamızın ehl-i sünnetle ne kadar örtüştüğünü muhasebe edemiyoruz. Hoca olarak gördüğümüz pek çok kimse de kendisini ehl-i sünnete nispet etmesine rağmen, düşünce ve söylemleriyle ya Mutezilî, ya Şiî ya da başka bir düşünceyi savunuyor aslında. Bir insan, kendi tercihi içerisinde herhangi bir dini düşünceyi ön plana çıkarıp onun savunmasını yapabilir. Ama bu savunduğu şeyin ne olduğunu tam olarak bilmek mecburiyetindedir. Eğer kendisini topluma takdim eden kişiler, hocalar, hem ehl-i sünnet olduklarını ifade edip hem de başka fikir dünyalarının ağzıyla konuşurlarsa o zaman, kendi fikir dünyasıyla barışık olmayan karmaşık bir durum ortaya çıkar.

‘Ehl-i sünnet nedir?’ diye bir soru sorduğumuzda, herkesin yaklaşık olarak söyleyeceği şey şudur; Hz. Peygamber’in ve sahabenin yaşadığı İslâm anlayışıdır. Müslüman coğrafyada, ehl-i sünnet olduğunu söyleyip de farklı yapıları temsil etmenin sebebi; mezhep, dini grup, cemaat, tarikat, başka grupsal özelliklerin taassubudur. Ama şunu çok iyi bilmeliyiz ki Yüce Allah, Hz. Peygamber’e herhangi bir mezhep göndermedi. Yalnızca ilahî buyrukların bütünü olan vahyi, Kur’an-ı Kerim’i, İslam’ı gönderdi. Hz. Peygamber de almış olduğu bu ilahî buyrukların bütünlüğüyle İslam’ı insanlara tebliğ etti. Peygamber Efendimizden ashaba akseden İslam’ın iki boyutu vardır: Birincisi, vahyin lafzî yönü yani Kur’an; ikincisi de insana, topluma ve hayata dokunan yönü, yani Sünnettir. Ehl-i sünnet dediğimiz şeyin iki temel omurgası Kur’an ve Sünnettir. Kur’an ve Sünnet’in birinin diğerinden ayrıştırılmasının ‘İslam’ olarak takdim edilmesi mümkün değildir. Bugün toplumumuzda kendisini ehl-i sünnet olarak sunan insanların, Peygamberimize -af edersiniz- postacılık vazifesini atfettiklerini görüyoruz. Oysa Peygamber Efendimiz’i, hadisi, sünneti devre dışı bıraktığımızda, Kur’an’la İslamî hayatı tanzim etmemiz mümkün değildir. Çünkü Sünnet, Kur’an’ın yaşayan şeklidir.”

Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber'in ve Sahabenin Yaşadığı İslam Anlayışıdır!

“SÜNNET’İ KUR’AN’DAN AYIRDIĞINIZ ZAMAN İSLAM, POZİTİVİZMİN OYUNCAĞI OLACAKTIR.”

Sünnet’in, Kur’an’dan neden ayrıştırılmaya çalışıldığı konusu üzerinde duran Sayın Akoğlu, insanlığın, tarihsel süreç içerisinde farklı evreler geçirdiğini vebizlerin, tarihimiz boyunca iki büyük medeniyet gördüğümüzü, onların; İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti olduğunu belirttikten sonra konuşmasına şöyle devam etti:

“VI. yüzyıl ile XVI. yüzyıl arasındaki süreç, İslam medeniyetinin etkili olduğu dönemdir. XVI. yüzyıldan sonraki süreç ise Batı uygarlığının etkin olduğu dönemdir. Bu ayrım, çok önemlidir. Çünkü uygarlık dediğimiz şey, insan hayatının bütün safhalarını şekillendiren küresel boyutta bir etkiye sahiptir. 

İslam medeniyetinin belli sacayakları vardır. Öncelikle o, vahiy temellidir; dünya-ahiret dengesi üzerine kuruludur. Ama Batı uygarlığının zihniyet yapılanması; pozitivisttir, materyalisttir. Dolayısıyla Batı uygarlığında ahiretle bağlantı yoktur, vahiyle irtibat yoktur. Onlar için var olan şey, vurduğunuzda ses getiren şeydir; vurduğunuz şeyden ses çıkmıyorsa o var kabul edilmez. 

Uygarlıklar, insanların bütün hayat tarzlarını şekillendirdikleri gibi zihin dünyalarını da şekillendirirler. Bugün Sünnet’i devre dışı bırakmak isteyen zihniyetin varmak istediği bir yer vardır; Kur’an’ı, Batı’nın pozitivist ve materyalist zihniyet algısı içerisinde kendi istediği yöne manipüle etme çabasıdır. İçimizdeki pek çok kimse, belki iyi niyetten kaynaklı olarak, farkında olmaksızın ‘Kur’an bize yeter’ diyorlar. Buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Ama Sünnet’i ayırdığınız zaman İslam, pozitivizmin oyuncağı olacaktır.”

 

Kaynak: Dinihaberler.com / Özel Haber

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
yeloğlu 2017-10-20 19:55:55

konu çok yavan anlatılmış.yuvarlak ifadelerle geçiştirilmiş.konu daha iyi analiz edilerek sunulmalıydı.sünneti̇ kurandan ayirdiğimizda nasil pozi̇ti̇vi̇zmi̇n oyuncaği oluyor ?i̇zaha muhtaç birakilmiş

Avatar
turan 2017-10-21 20:54:05

sünnet diyerek kuranın ruhuna ters yaşayışların,. asıl sorgulanması gereklidir.

banner274

banner273