Bugün biraz keyfimiz kaçacak. Size kendinizi iyi hissettirecek, vicdanınızı rahatlatacak bir yazı yok burada. Kendilerini rahatlatmak isteyenler için bizim camianın magazinciliğini yapanların sayfaları hazırda bekliyor. Dert sahibi okurlarla baş başa kaldığımıza göre “Başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmenin vakti gelmedi mi?” diye sormak istiyorum. “Biraz düşünelim mi?” “Neyi mi?” diyorsunuz? Buyurun efendim…. 

Tarihi darbelerle anılan bir ülkede her fırsatta biraz daha köşeye sıkıştırılmak istenerek bu ülkenin geleceğinde söz sahibi olması engellenmeye çalışılan ülkem Müslümanlarının bazı travmalara maruz kalmaları dahası bunları atlatmaları zor görünüyor. 

Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat bile belki bin yıl sürmedi, darbe komisyonları kuruldu ama bizdeki yaraların tamiri ne komisyonların çalışmaları ile ne görülen mahkemelerle eş zamanlı oluyor. 

Bu ülkede hakiki ve etkili bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen bunca tedirgin, mağduriyeti böylesine içselleştirmiş, günlük hayatını mağduriyeti üzerine kurmuş bir başka grup yoktur. İsteseniz de göremezsiniz. Merak etmeyin hangi grup hangi ırk daha mağdur konusuna çekilmeyecek bu yazı. Ben sadece dikkatlerinizi gözden kaçırdığımız bir noktaya çekmek istiyorum. 

Bu ülkenin Müslümanlarının söz sahibi olmasından korkanlar korkularının doruk noktalarından birinde başörtüsüne saldırdılar. Çetin bir imtihanı kadın erkek genç yaşlı hep birlikte verdik. Her birimiz kendi şartlarına göre farklı tavırlar ve duruşlar sergiledi. Nihayetinde geniş bir katılımla siyasette kendine yer bulan bir parti ile nefes almaya başladık. Sahi nefes aldık mı? 
Çoğu alanda belki bir anda olamasa da yavaş çözülmelerle (tesettür değil ama) örtü serbestliği sağlandı. Örtü yahut başörtüsü diyorum çünkü bir başın kapalı olması ile bir hanımın tesettürlü olması arasında çok fark var. Başörtüsü serbestliği kısmi de olsa sağlandı lakin geçen 15 yılda azımsanamayacak ölçüde değiştik, değiştirildik. Bunun için adına moda denilen zeminde gerekli çalışmalar yapıldı. Daha modern görünürsek daha az sorun olur zannederek bizde rahat adımlarla boy gösterdik.

Bir taraftan first leydilerin ilk defa kendilerine yer bulabildikleri cumhuriyet resepsiyonları düzenleyerek arzı endam ederken öte taraftan mağduriyet bekçiliği yapmaya devam ediyoruz. Hayatımız da rotamız da ülkenin günlük politikaları kadar değişken. Kendi gündemini belirleyememenin acısını başörtüsü mağduriyetleri ile perçinliyoruz her yeni günde. Her haberle yeniden savruluyoruz rotamızdan. 

Darbelerden sonra aşmamız gereken en büyük handikaplardan biri hiç şüphesiz tepkisel bir tavırla hayatımıza yön vermemiz. Falan oyuncu başörtülülerden korktu, öteki görüntü kirliliği dedi, falan tesettürlü filan mağazada işe alınmadı…. Uzayıp gidiyor liste. Sen ne biçim Müslümansınla başlayıp hepsini bir bir cehennemde yaktıktan, onlarca yüzlerce yorumla sayfaları doldurduktan sonra derin bir nefes alıyoruz. Vicdanımız rahatlamış oluyor. Biz hangi hataları yaptık da bu ülkenin Müslümanları böyle çokken İslam adına bu zilleti yaşıyoruz diye düşünmeden bilgisayarları, gazete sayfalarını kapatıyoruz. 
Sonra ne mi yapıyoruz? Aynı mağazalara birkaç gün sonra koşarak alışverişe gidiyor, aynı firmalarla yolculuk ediyor, aynı firmanın arabalarını zevkle alıyoruz. Hatta onca tepki gösterdiğimiz dizileri izliyor, üstüne bir de başladığı saati sosyal paylaşımdan eşe dosta duyuruyoruz. Olur ya unutan vardır aman kaçırmayalım endişesi ile.. 

Netice mi? Birileri salyangozu bizim mahallede satıyor artık. Bu deyim olmayacak işler için kullanılırdı ama şimdilerde değişti. Salyangozu önce bizim mahallede satıyorlar. Nasıl olsa Müslümanlar bir iki söylenip unutacak diyerek. 

Tepkilerimiz saman alevi gibi bir parlayıp bir sönüyor. 

Bize de sormak düşüyor: “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu ey cemaat?”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol