Bugün Müslümanlar olarak tam bir savurulmuşluk hali yaşıyoruz. İslam dünyası tarihin hiçbir döneminde dış güçlere karşı bu kadar bir acziyet içine girmemişler, kendi içlerinde bu kadar bölünmemişler ve birbirlerine karşı bu denli acımasızca saldırmamışlardı.

Sanki “Muhammed Allah’ın elçisidir, onun beraberinde olanlar kafirlere karşı şiddeti birbirlerine merhametleridirler.” (1) “Müminler birbirlerine karşı mütevazı, kâfirlere karşı onurludurlar.” (2) “Allah’a ve peygambere itaat edin, yoksa korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz (devletiniz) gider” (3)  ayetleri bize inmemiş.

Papa Türkiye’ye geliyor farklı bir mezhepten olan Bartholomeos’u ziyaret ediyor. Fener Rum Patrikhanesinde ayine katılıyor, sonrada hastanede yatan Ermeni Patriğini ziyaret ediyor. Tam bir birlik görüntüsü. Bizde ise tefrika , iç çatışmalar, katliamlar almış başını gidiyor.

Bütün bunlara ilaveten bir de tekfir belasıyla başımız dertte. Herkes birbirini tekfir ediyor. Her devirde olduğu gibi günümüzde de tekfir, maalesef ötekileştirmenin en kestirme yolu olarak görülmektedir. Oysa sevgili peygamberimiz (sav): “Bir kişi diğer birine fasık ya da kâfir dediğinde söyleyenen kişi o vasıfta biri değilse o söz kendisine döner” (4) buyurmaktadır. Yani tekfir eden kişi büyük bir risk almakta ve kendi imanını tehlikeye sokmaktadır. Üstelik önüne geleni tekfir edenler  öyle sıradan insanlar da değil, mektep, medrese görmüş, üniversite bitirmiş, mensup olduğu cemaatin, meşrebin, topluluğun önde gelen, söz söyleyen, yazan çizen vitrininde olanları. Bu kişiler, kendi düşüncelerine, kendi sabitelerine aykırı bir tespit, bir yorumda bulunan oldu mu hemen o kişiye tekfir damgasını vuruyorlar.

Oysa sevgili Peygamberimiz (sav) “Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse,kestiğimizi yerse işte o Müslümandır.” (5) buyurmuştur. Bu hadise istinaden “ehli kıblenin” tekfir edilemeyeceği icma ile sabit olmuştur. İmam-ı Tahavi ise: “Kişi imana girmediği şeyi inkar etmedikçe küfre girmez.” der.
Kişinin bir kimseyi tekfir edebilmesi için sadır olan sözün ya da fiilin küfre dalaletinin kati olması gerekir.

Bediüz-zaman Hazretleri tekfir konusundaki duyarlılığını şu ifadelerle dile getirir: “Said’i bilenler bilirler ki mümkün olduğu kadar tekfirden kaçınır, hatta sarih küfrü bir adam da görse de yine tevile çalışır.”
Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri de şöyle diyor: “Bir kimsenin sarf ettiği bir söz birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa müftünün onu tercih etmesi gerekir; zira Müslümanlar hakkında hüsnü zan esastır. Ama bu adamın niyeti küfürse onu müftü kurtaramaz. Küfür değilse Müslümandır.” (6)

İbn-i Abidinin de meşhur bir söz vardır: “Bir kimsenin kafir olduğuna dair 99, Müslüman olduğuna dair 1 delil bulunsa o delile itibar edilir.”

Bütün bu tespit ve ifadelerden bir Müslümanın başka bir Müslümanı tekfirden kaçınması gerektiğini anlıyoruz.
Ama vakıa böyle değildir. İslam tarihinde tekfiri ilk başlatan Hariciler olmuştur. Hz. Ali’yi, Hz. Aişe’yi, Hz. Talha’yı, Hz. Zübeyr’i tekfir eden Hariciler Habbab b. Eret’i ve hamile eşini  kendi görüşlerini onaylamadığı için katletmişlerdir. Yani tekfirin varacağı yer şiddettir.

Tekfirin temelinde maalesef dün olduğu gibi bugün de politik ve siyasi tercihler ya da grup, cemaat ve mezhep taassubu vardır. Dini ve ilmi bir hassasiyetten daha ziyade öteki üzerinden kendini daha dindar gösterme, sahip olduğu konumu ve imkanları muhafaza etme amacı vardır.

Keşke dindarlığımızı ötekini imha ederek değil, ihya ederek gösterebilsek.


  1. (Fetih,29)
  2. (Maide, 54)
  3. (Enfal 46)
  4. Müslim
  5. (Sahihi Buharı)
  6. (Gümüşhanevi, Ahmet, Ziyaeddin Ehli Sünnet İtikadı, s. 68)
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.