İnsan kendini geliştirmek ve kemalata doğru giden yolda istikamet kazanmak istiyorsa gidişatını değerlendirmeye ihtiyacı vardır. Hataların kritiğini yapıp, kendisini özeleştiriye tabi tutması ve ben nerede yanlış yaptım demesini bilmesi gerekmektedir. Kendisini yargılamaktan kaçınan insanlar, kendisiyle yüzleşmek istemeyenler; kendine güvenenler değil, kendini aşırı derecede beğenenlerdir. İşte bu beğenme insanı kibire, gurura sürükler. Halbuki insanlar bizi yüzümüze kadar ne kadar övse de biz kendi kusur ve eksikliklerimizi en iyi bileniz.

İnsanoğlu yaratılış itibariyle eksik, aciz ve zaaflarıyla dünyaya gelmiştir. Peygamberler dışında kimse mükemmel değildir. Eğer bizler mükemmel olmuş olsaydık, kitaplara, peygamberlere, uyarılara gerek kalmazdı. Kur’an yüzlerce ayette insanı yanlışından dönmeye ve tevbe etmeye çağırır. Kur’an insanı kendi varoluşsal mecrasında değerlendirir. İnsanın yaşamı iniş ve çıkışlarla doludur. Müslüman her düşüşte kalkıp nerede yanlış yaptığını kendine sormalı ve aynı hataya düşmemek için kendini hesaba çekmelidir. Rabbimiz “Sizi en iyi bilen O'dur. Kendinizi temize çıkarmayın.” (Necm,32)buyurarak kişiliğimizi hatırlatıp, hatalarımız için kendimizden başka yerde kusur aramamamız gerektiğini ifade etmiştir.

İnsanlar bağlı bulundukları grubu, cemiyeti ve grubun liderini kutsayıp göklere çıkarırken, sevmediği ve düşman olduğu düşünceyi karaladıkları gibi her fırsatta onlar için de yaralayıcı ifadeler kullanabilmektedirler. Tüm bunlar özeleştiri kültürünün gelişmediği, kendisini başkasının yerine koyma yüceliğinin olmadığı toplumlarda görülür. Halbuki her insan hata yapabilir, ayağı kayabilir, yanlışın içine girebilir.

Bizler de çok sevdiğimiz, vazgeçemediğimiz insanların hata ve yanlışlarını görmezden gelip, karşı düşünceden birisine fırsatını bulduk mu yükleniriz, ne insaf biliriz ne de vicdan; işte bir gruba olan kinimiz bizi adaletsizliğe sevkeder. Halbuki önyargı ve gözümüzü bürüyen kör taassuptan kurtulup ölçülü bir şekilde karşımızdaki insanı değerlendirsek bu hataya düşmemiş olacağız. Onun için Peygamber Efendimiz “Sizden biriniz kendi nefsi için sevip istediğini kardeşi için de istemezse imanı kemale ermez.” (Buhari, İman, 7; Müslim İman, 71)) buyurmuşlardır. Dolayısıyla Peygamberimiz kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapmayı Olgun müminin alametlerinde saymamıştır.

Beşeri münasebetlerde özeleştiri ya da modern dilde empati yaparak adım atarsak daha az hata yapmış oluruz. Her zaman “aynı durumda biz olsaydık ne yapardık” sorusunu nefsimize sormalıyız. Kendimizi kutsayıp asla hata yapmayacağımızı düşünmekle; aslında farkına varmadan kendimizi firavunlaştırmış oluyoruz. Peygamberimiz vefat etmeden önce münafıkların listesini Huzeyfe (r.a.)’ vermişti. O da listede ismi olanların cenaze namazlarını kılmadığı için sahabeler de Huzeyfe’nin kılmadığı cenaze namazına durmuyorlardı. İslam’ın ikinci halifesi Hz Ömer kendisini özeleştiriye tabi tutup ben de münafık olabilir miyim diye Huzeyfe (r.a.)’a koşup o listede benim adım da var mı diye sorabiliyordu. Bu Hz Ömer’i hiçbir zaman küçültmedi, aksine daha da büyütmüştür.

Aynı Ömer (r.a.), kadına verilen mehrin son zamanlarda arttığını ileri sürerek maksimum miktarını tâyin etmek ister ve bu maksatla bir hutbelerinde,"Kadınlara mehir verirken aşırıya gitmeyin"der. Bunun üzerine, cemaatten, onu dinlemekte olan bir kadın şöyle itiraz eder: Ey Ömer, der, senin buna hakkın yok. Zira âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk, “Birisine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, onun içinden bir şey almayın” (Nisa, 20) buyurmuştur, der. Hz. Ömer (r.a.) de "Ömer yanlış yaptı, kadın doğru söyledi" der ve kadını haklı bulur ve kararından vazgeçer.

Uhud Savaşında müminlerin aldığı ağır darbe sonucunda neden bu başımıza geldi diye konuşulmaya başlanınca Rabbimiz Ashabı özeleştiriye davet ediyordu: “(Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi «Bu nasıl oluyor!» dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.”(Al-i İmran 165) Allah Teala kendi hatalarımızı görüp, aynı hataya bir daha düşmememiz için bizleri uyarmıştır.

Cennette yasak meyveyi yiyerek yeryüzüne indirilen Hz Adem ve Havva yeryüzüne indirildikten sonra yaşanan olayları değerlendirip kendilerini özeleştiriye tabi tutup kabahati kendilerinde aramışlar ve Rabbimize şöyle yalvarmışlardır. “Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!” (A’raf,23) Ancak aynı şekilde günah işleyen şeytan ise yaptığı isyanda suçu kendinden bilmemiş ve kendinin üstün olduğunu iddia ederek secde etmemesini şöyle savunmuştur: “Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Sa’d,76) Dolayısıyla hayatında hiç yanlış yapmadığını, geriye dönüp baktığında hayatında yaptığı hiçbir işten pişman olmadığını söyleyen her insan da kendini eksiklikten müstağni sayıp, mükemmel kabul ettiğinden dolayı şeytanımsı bir özellik taşır.

Hepimizin eksik ve hataları olduğu için yüce Rabbimiz Tevbe Kapısını açık tutmuştur. Rahmeti gazabını geçmiş ve insanlara merhametli davranmayı kendisine şiar edinmiştir. (En’am,12) Rabbim bizleri eksikliğimizi ve acizliğimizi keşfetmemizi istiyor . Onun için insanlığa son seslenişi olan yüce Kitabımızın ilk inen ayetlerinde insanoğlunun nerelerden hangi evrelerden geçerek, yaratıldığına dikkat çekilmiş, kendimizi, haddimizi,sınırlarımızı bilmemiz istenmiştir. Özeleştiri yapar kendimizi tartar, sevdiklerimizin de günün birinde yanlış yapabileceğine inanırsak, ne kimseyle düşman oluruz ne de başkasından özür dilemek zorunda kalırız. Zira bizler cennetten yasak meyve yiyerek cennetten çıkarılan ama tevbe ederek şeytanlığı değil adamlığı seçen Adem’in çocuklarıyız.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol