Şu fani arzın üzerinde, savaşlar, kıyamlar, kıtaller hiç bitmedi, bitmeyecek… Hak ile batıl, iyi ile kötü hep savaştı, savaşmaya da devam edecek. Dünyada huzur ve adalet olması için iyilerin kötüler üzerinde muktedir olması gerekir.
 
Dünyada savaşların sebebi, çıkar çatışmaları gibi gözükse de asıl saik “din”dir, zira: insanlar kutsalı için canından vazgeçebilir, bundan mütevellid, mukateleler genelde “din” için yapılır.
 
İslam’da fetih kavramı, salt toprak almak değildir. “Feth” irşattır, tebliğdir. Müslümanlar bu şuurla dünyaya hâkim olmuşlardır. Batılıların “karanlık ortaçağ” dedikleri zamanlarda İslam alemi, alemşümul olma yolunda hızla ilerliyor, kıtlara hükmeden padişahlar, İslam çatısı altında birlişiyor, güç birliği ediyor, kız alıp kız veriyor, kan bağı kuruyor, kısacası gücüne güç katıyordu. İslam, diğer inanç sahiplerinin korkulu rüyası oluyordu. Nasıl olmazdı ki, Müslümanlar, hem kalpleri hem de toprakları feth ediyordu. Gayrimüslimler, meydanlardaki hezimetlerine bakıp yenmek için başka çareler arıyorlardı. Savaş meydanlarında galip olmayacaklarını anlayan batılılar, kitleleri birbirine düşman ederek, haince yöntemlerle İslam coğrafyasını alabora etmeye çalışıyorlardı.
 
1789’da Fransa’daki İhtilalından sonra dünyaya “ırkçılık” hızlı yayılan bir virüs gibi yayılıyordu. Birinci dünya savaşında dört büyük imparatorluğun dağılıp yıkılması meydanlarda kaybedilen savaşmış gibi gözükse de, asıl bölünmeler, “ırkçılık” yüzünden, oluyordu. “Ulus Devlet” argümanı ile devletcikler kuruluyordu.
 
“İnsan hakları” diyerek başlayan pek çok bildiri, insanlara baş kaldırmayı, isyanı empoze ediyordu. İnsanları, ırk ve kavim olarak bölmeye başlayınca İslam’ın vahdet/birlik kardeşlik şuuru ortadan kalkıyor, ülkeler şerha şerha depremde yarılan topraklar gibi çatlıyor bölünüyor, insanlar bu bölünmede telef oluyordu. Böylece savaşacak sebepler artıyor, kardeş kardeşi ile kanlı bıçaklı oluyordu. Bahreyn’i Katar’a, Özbek’i Tatar’a düşman ediyorlardı.
 
Birinci dünya savaşında bizden kopan ülkeler, aynı bir vücuttan kopan uzuvlar gibi acılı, sancılı kopuyor, her isyan haberi ile İslam coğrafyası kan ağlıyordu. Arap milliyetçiliğini dejenere eden İngilizler, Arapları önce bizden koparıyor, sonra da kendi aralarındaki kavmiyetçiliği/asabiyeti, hatta mezhep farkını, kaşıyarak kanatıp yara ediyor, sonra o yaradan kan emen sinekler gibi nemalanıyorlardı.
 
Rusya’daki Müslüman bölgeleri aynı taktikle bölüyorlardı, “Tacik” diyerek, “Tatar” diyerek “Kazak” diyerek aralarına set çekiyorlardı. Endülüs’te aynı taktikle Muratıplar Muvahhitler diyerek böldü birbirine kırdırıp yok etmişlerdi.
 
Bütün dünyadaki Müslümanlar arasında Arapça ve Farsça, Türkçe doğudan batıya güneyden kuzeye ortak “dil” olmuş, İslam ortak “din” olmuş, kitleler kıtalar birleşmiş güç birliği yapmışken, hepsini eş zamanlı aynı taktikle bölüp parçaladılar. Çünkü İslami ülkeler dayanışma içinde olunca gücüne güç katıyorlardı, kendilerine sömürge yapacak kara parçası, köle yapacak insan kalmıyordu, bu durumu işte böylece berhava etmiş oluyorlardı.
 
Dünyadaki sapık akımlar, ideolojiler, güç kazanmak için değişik yollara baş vururken Abdülhamit’te asıl güç birliğinin “mümin kardeş” bilinci ile sağlanacağını biliyor, o yüzden “Panislamizm’i” diriltmek için çaba harcıyordu. Yine Dünyanın kuzeyinden güneyine “Arapça” hakim dil, “İslamiyet” hâkim din olsun istiyordu. Oda biliyordu ki, silah sapkın ideolojilerin elinde mazluma yönelir, ama Müslüman’ın elinde zalime yönelir, erk müslümanların elinde olursa, dünyaya huzur ve adalet gelirdi.
 
Türkler, İslam’ın tarihi serencamında hep baş aktör olmuş, İslam’ın hem hâmisi, hem hâdimi olmuşlardır. Selçuklular zamanında halife Arabistan’da iken, Selçuklu Hilatı giyiyor, gönüllü olarak Selçuklu padişahlarının gölgesine sığınıyordu. Tuğrul Beyden tutunda, hilafet nişanelerini ülkemize getiren Yavuz Sultan Selim’e kadar; Abdülhamit’ten, Fatih Sultan Mehmet’e kadar bütün padişahlar Harmeyn’den ödenek almadığı gibi, kutsal hicaz bölgesini mamur etmeye çalışıyor, oranın gönüllü hâdimi olduklarını söyleyerek bunu mühürlerine bastırıyorlar, mahlas olarak “Hâdim’ül- Harameyn’i” kullanıyorlardı.
 
Bu bilinç ve şuurla İslam çatısı altında ülkeler birleşiyor, kuzeyden güneye güç Müslümanların oluyordu. Pek çok bölge vassalımız olmak için yarışıyorlardı. Yemen, Mısır Makedonya, Irak, Suriye, Katar, hepsi valiliğimizdi. Taaki düşmanlar, içimizdeki aveneleri ile yönetimimize karışıp çeşitli imtiyazlar elde ederek, gerek finansal kaynaklarımızı, gerek doğal kaynaklarımızı elde edene kadar. Taaki, İslam coğrafyasını bölüp parçalayıncaya kadar.
 
Abdülhamit güçlü olmak için, İttihadı İslam/Panislamizm şuurunu diri tutmaya çalışıyordu ama düşman en tehlikeli oyunları sahnelemeye başlamış, İttihatçılar vasıtası ile içimize kadar sızmıştı. Irkçılık, Türkçülük, Arapçılık, kavmiyet/asabiyet, hatta mezhep farkı, ayrım için ne kadar sebep varsa, bölmek parçalamak için koz olarak kullanıyorlardı. Mısır’ı güçlü donanması ile ele geçiremeyen Napolyon’un rağmına, İngilizler Kavalalı’yı avuçlarının içine almışlardı, bizim Hıdivlik verdiğimiz merkezler, müstakil yönetim olma yoluna girmişler düşmanın tuzağına düşmüşlerdi.
 
Milliyetcilik virüsü ile bölüp parçaladıkları İslam coğrafyasında düşman güçleri cirit atıyordu. San-remoda alınan karar göre(19-26 nisan 1920) Suriye Lübnan Fransızların; Irak, Filistin Ürdün İngilizlerin diyerek, ilk taksim yapılıyordu. Dah sonra, İran’nın güneyi İngiliz mandası olsun, kuzeyi Rusya’nın olsun, diyerek dünyadaki bütün İslam coğrafyası pay edilecekti.
 
Ne gizli anlaşmalar, ne katliamlar bitmeyecekti. Müslümanlar doğranmaya, kadınlarına tecavüz edilmeye, çocuklar ana babalarının gözleri önünde parçalanmaya devam edecek, fitne, kaos hiç bitmeyecek; akan kan, hiç dinmeyecekti. İslam coğrafyasının yer altı kaynakları dev borularla, bize düşman olan ülkelere akıtılacaktı. Emperyalist ülkeler, sömürü yaptıkları ülke insanlarına hayvan muamelesi yapacaklar, açlık ve sefalete terk edeceklerdi. Dünya enerji kaynaklarının %50’i İslam coğrafyasındaydı, ayrıca kendilerine köle yapacakları ucuz insan gücüde, bu coğrafyadan temin edilecekti.
 
O gün bugündür İslam coğrafyası parya, İslam coğrafyası öksüz, İslam coğrafyası mazlum…
 
Yıllar sonra, Abdülhamit gibi, İslam birliğinin yeniden neşvünema bulması için çalışan, bütün mümin kardeşlerinin derdi ile dertlenen biri çıktı. Aynı dedeleri gibi İslam’a hâdim olmayı şeref bilen, hâmi olmaya gönüllü, Filistin davasını sahiplenen; Mısır’daki kardeşi için gözyaşı döken; Suriye’yi dert edinen; Arakan’a, Somali’ye yardım eden, bir efe adam çıktı. Bütün kan ağlayan gözler umutla o adama doğruldu, kim bilir belki yıllardır süren zillet, yıllardır süren zulüm biter de, eski huzur dolu günler geri gelirdi.
 
O yüzdendir ki, Recep Tayyip Erodğan Pakistan’da, yol boyunca gül yaprakları ile karşılandı, o yüzdendir ki Arakan’da canlı canlı ateşe atılıp yakılan insanların yakınları, o çaresiz anlarında Türkiye dışişleri bakanını görünce, babasını görmüş evlat gibi ona sarılıp kolları altına sığındı, yaşlı dedeler bir çocuk gibi sevinip, yılların acısını gözyaşlarına bindirip dünyaya salıverdi. O yüzdendir ki, Mısır’daki gençler “Recep Tayyip Erdoğan” diye bağırıyorlardı, o yüzdendir ki, insanlar Mekke’de Medine’de kızdıkları kişiyi “one munıt” diyerek susturuyordu.
 
Lisanı hali ile “İnnemel Mü’münine ıhvetün” ayetini haykıran bu adamdan, düşmanlar çekinir oldu. En büyük korkuları Müslümanların ele ele verip güçlenmesi değil miydi? Ya uyuyan dev uyanırsa? “Diktatör” diyerek korkularını gizlemeye onu uysal olmaya zorladılar. Diğerlerine bir muhtıra yetiyordu, bu efe adamı devirmek için, ellerindeki bütün kozları kullandılar, her birimdeki, her kurumdaki adamlarını sahaya sürüdüler. Ama bu sefer çetin cevize çattılar. Gecelerin ardı sabah, bu ümmet çok gece yaşadı şimdi tûlû zamanı.
 
Mahzun olma usta, inan yalnız değilsin.
Selam var sana Gazze’den, selam var sana göklerden
Dualar sana, yetimlerden.
Pakistan’dan, Yemen den, Afrika’dan Suriye’den,
Arakan dan , Keşmir’den…
Bırak çakallar leş peşinde koşsun
 
Mahzun olma ne olur. Susma, ümmet yine senin sesinle coşsun
Ah usta ah! Abdülhamit’e ne kadar benzersin. Bütün ehli-salip ile cenk edersin
Anaların gözündeki yaşa günlerce ağıt dizersin.
Celalinle soysuzları titretirsin.
Sen hakiki lider, sen ülkeye lütufsun.
Bırak kurtlar sisli havalarda ulusun. Sen bırakma dizginleri, kesse de zorluklar elini,
Bırakma bizi bırakma ümmeti. Seninle Mehmetcikler bile başka gürledi
Ezan Kuran asırlar sonra ülkemin semasında başka tüllendi
 
Ar namus kavramını hatırladık seninle…
Baş örtüsü ile bacıların sayende her yerde
Duacıyız sana kalbimiz çatlarcasına.
Ne Fatih Sultan Mehmet ne deden Osmangazi…
İşleri bu kadar zor değildi,
Zira, o zaman düşman tek renkti
 
Usta, Sakın mahsun olma
Vallahi bütün ÜMMET arkanda
İşaret parmağınla gösterdiğin ufuk kanla boyandı
Bak yine kurtlar uluyor bıçak yine kemiğe dayandı
Aldırma be usta kafirin kanında hainlik var.
Sen yürü yoluna bu yolun sonunda kurtuluş var.
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.