Bir Ağız Alışkanlığı Olarak; Yemin ve Keffâreti

Toplumumuzda, iddialı her sözün ardından Allah’ın şahit tutulmakta olduğuna her gün şahit olmaktayız. Bazı insanlar sözlerinin doğruluğunu muhataplarına, ancak bu yolla ikna edebildiklerini sanmaktadırlar. Oysa söylenen sözün doğruluğunu ispat ve daha çok kazanca vesile olacağı zannedilen yemin; geçici olarak bir menfaat sağlıyor gibi görünmekte ise de durum sanıldığının aksinedir. Nitekim peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde: "Yemin, malın sürümünü artırır; fakat kazancın bereketini giderir "[1]  buyurmaktadır.
Sözlükte; kuvvet, sağ taraf, sağ el, ant içmek, kasem gibi anlamlara gelen yemîn, dinî bir kavram olarak: bir kimsenin Allah’ın adını veya sıfatını zikrederek sözünü kuvvetlendirmesi demektir. Yemin, sözü kuvvetlendirmesi ve yalan yere yeminin büyük günahlardan olması sebebiyle mahkemelerde başka bir delil bulunmadığında da delil olarak kabul edilmiştir. Nitekim peygamberimiz (s.a.v), kendine gelen davalarda hakkın ortaya çıkarılmasında başka çıkar yol kalmadığında, borçludan yemin etmesini ister ve: "Haydi! Kendinden başka ilah olmayan Allah'a kasem ederek o kimsenin yani iddia sahibinin sende hiçbir şeyi olmadığına yemin et"[2]buyururdu. Başka bir hadiste de, peygamberimiz (s.a.v): "Kim, (mahkeme gereği, yapması icabeden) bir yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini hazırlamış olur"[3] buyurarak; muhakeme gereği yemin etmeye davet edilen kişinin yalan söylemesi halinde ahiretteki yerinin cehennem olduğunu vurgulamaktadır.
Sözün kuvvetlendirilmesi için Allâh’ın adı veya sıfatı anılarak yapılan yemin üç çeşittir: Yemîn-i lağv, yemîn-i gamûs ve yemîn-i mün’akide. Şimdi bunları sırasıyla tanım ve sebep oldukları sonuçları yani kefaretleri itibariyle tanıtmaya çalışalım.
YEMÎN-İ LAĞV 
Bu tip yemin çeşidini tanımlamadan önce lağv kelimesinin ne anlama geldiğinden bahsedelim. Lağv sözlükte: anlamsız, hiç bir yararı olmayan, rastgele ve ağız alışkanlığı olarak söylenmiş söz demektir.
Dini bir terim olarak Yemin-i Lağv: Geçmişte olmuş bitmiş bir olayın, öyle olduğu zannedilerek veya ağız alışkanlığı ile  yemin edilerek hikâye edilmesidir. Kişinin birini görmediği halde gördüğünü zannederek “vallahi gördüm” demesi gibi. Ayrıca sözünü kuvvetlendirme niyeti bulunmaksızın, yemin kastı olmaksızın yemin sözlerini söylemek de yemîn-i lağv olarak kabul edilmiştir.
Keffareti: Bu şekilde yapılan yeminden dolayı keffaret gerekmez.
Kur’an-ı Kerîm’de, kasıtsız olarak ağızdan çıkıveren yeminlerden dolayı sorumlu tutulmayacağımız bildirilmiştir. Bakara Sûresinin 225.nci ayetinde Yüce Rabbimiz: “Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir” buyururken, Mâide Sûresinin 89.ncu ayetinde de: “Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar.” buyurmaktadır.
Ağız alışkanlığı ile edilen Yemin-i Lağv’ın keffaret gerektirmemesi, hiçbir mahzûrunun olmadığı anlamına gelmez, aksine böylesi bir yemin mekruhtur ve bu alışkanlıktan kurtulmak için bir Müslümanın gayret göstermesi gerekir.
YEMÎN-İ GAMÛS
 Bu tip yemine, sahibini günaha daldırdığı için bu isim verilmiştir. Terim anlamı: geçmiş zamanda gerçekte meydana gelmemiş bir işin olduğuna veya yapılan bir şeyin olmadığına, bilerek yalan yere yemin etmektir.
 Keffareti: Bu yemin çeşidi büyük günahlardan olup,  tevbe etmekten başka keffâreti yoktur.
Yalan üzere yemin etmenin büyük günahlardan sayılmasının delili ise şu hadis-i şeriftir:  "Büyük günahlar şunlardır: Allah'a ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek (Yemin-i Ğamûs)."[4]
Unutulmamalıdır ki, yalan yere yemin etmek, gazabı ilâhiyeye sebeptir. Nitekim Peygamberimiz :"Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin ederse, (Kıyamet günü) Allah ile karşılaştığında O'nu kendisine karşı gazablanmış bulur!"[5]
Bu manaya uygun olarak bilerek ve kasden yalan söylemek ve sözüne Allah’ı şahit tutmak büyük günah olduğundan bir daha böyle bir hataya düşmemek üzere Allah’tan af dilemek gerekir. Eğer yalan yere yapılan yemin sebebiyle başkasının hakkının zayi olmasına sebep olunmuş ise, bu zararın tazmîn edilip ayrıca da zarara uğratılan kişi ve kişilerden helallik istenmelidir. Nitekim, Peygamberimiz (s.a.v) : "Kim Müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem vacip olmuştur ve  Allah Teâlâ ona cenneti de haram kılmıştır." "Ey Allah'ın Resulü! Az bir şey de mi olsa?" diye sormuşlardı. "Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!" diye cevap verdi." [6]
YEMÎN-İ MÜN’AKİDE
Kelime anlamı karara bağlanmış demek olan mün’akide, yapılan yeminde yemin edenin kararlılığını ifade etmektedir.
Buna göre Yemin-i Mün’akide; mümkün olan ve geleceğe ait bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere kasten yapılmış olan yemindir. Bir kimsenin şu işi yapacağım veya yapmayacağım diye yemin etmesi böyledir.
Yeminin sahih olması için yemin edenin;  akıllı, buluğ çağına erişmiş ve müslüman olması gerekir. Ayrıca bu sözüyle yemini kastetmiş olmalıdır. Bunun yanında yeminin Allâh’ın isimlerinden biriyle veya O’nun sıfatlarıyla yapılmış olması gerekir. Allâh ve sıfatları dışında başka şeylere yapılan yemin, bu yemin kapsamına girmez.
Bu yemin, ileride yapılacak bir işe Allâh’ın şahit tutulması demek olduğundan, yemin edilen şey, dinimizce maruf kabul edilen bir şey ise mutlaka yerine getirilmelidir. Yemin edilen şeyin yerine getirilmemesi ile yemin bozulmuş olur ve bu durum, keffâreti gerektirir.


YEMİN-İ MÜN’AKİDE’NİN KEFFÂRETİ:
Mâide Sûresinin 89. Ncu ayet-i kerimesinde:  “Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böylece açıklıyor ki şükredesiniz ” buyrularak,  yeminini bozan kimsenin kefareti sarahaten bildirilmiştir.
 Buna göre bu yeminin kefareti yani cezası: on fakiri doyurmak veya giydirmek ya da köle azât etmektir. Buna gücü yetmeyen kimse Hanefî Mezhebine göre; üç gün peşpeşe oruç tutar. Şafiî Mezhebine göre; bu orucu peşpeşe tutmak yerine aralıklı olarak da tutmak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken husus, keffâretin, yeminin bozulmasından sonra yerine getirilmesidir. Yeminini bozmaya niyet eden birinin yeminini bozmadan önce kefaretini yerine getirmesi keffaret için yeterli değildir.
Farz veya vacip olan bir şeyi yapmamaya; haram ve günah olan bir şeyi yapmaya dair yapılan yeminin yerine getirilmeyip, yeminin bozulmasını müteakiben keffâretinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Yapılmasında sevap umulan mendûb bir şeyi yapmamaya veya yapılması mekrûh olan bir şeyi de yapmaya yemin eden kimsenin, yeminini bozup keffâret vermesi daha uygundur. Ancak, mubah konularda yapılan yeminin bozulmaması gerekir.
Yeminin bilerek veya unutarak ya da baskı altında bozulması arasında bir fark yoktur, mutlaka keffâretinin verilmesi gerekir.
Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim’de yalan yere yeminin, Allah’ın gazabına uğramış olanların niteliklerinden sayılması ve özellikle kâfirlerin ve münafıkların yalan yere yaptıkları yeminlere örnekler verilerek yaptıkları bu hareketin çirkinliğinin ortaya konması, bunun ne derece büyük bir vebal olduğunu göstermektedir. Yeminin bazı şeylere siper yapılması Kur’ân-ı Kerim’de yerilmektedir. Mesela kötü bir malı satabilmek için yemini kalkan yapmak asla tasvip edilemez. Hatta doğru bile olsa, alış veriş yaparken yemin etmemelidir! Hele hele basit dünya menfaatlerini temin etmek için: eğer yalan söylüyorsam hanımım boş olsun!; Dinden çıkmış olayım; çoluk çocuğum gün yüzü görmesin; evime varamayayım gibi lanet ve beddua içerikli yeminler etmekten şiddetle uzak durmalıdır. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde: "Kim yemin eder ve "(eğer sözümde yalanım varsa) İslam'dan berî olayım!" derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur, yalancı değil de gerçeği söylemişse İslam'a salim olarak dönemeyecektir"[7] buyurmaktadır.
 




[1] Buhârî, Büyû‘, 26, (III,12); Müslim, Müsâkât, 27,(II,1228).
[2] Ebu Davud, Akdiye, 24, (IV, 41)
[3] Ebu Davud, Eyman , 1, (III, 564)
[4] Buhârî, Eymân, 16, (VII, 228)
[5] Buharî, Eyman ve’n-nüzür, 17, (VII, 1228); Müslim, İman, 36, (I,90)
[6] Müslim, İman, 61, (I,122)
[7] Ebu Davud, Eyman, 9, (III, 574); Nesâî, Eyman, 8, (VII, 6)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol