Hüzünler şehri Kudüs
KUDÜS İZLENİMLERİ


Uzun zamandır hayalimdi Kudüs’ü, ve özellikle de Mescid-i Haramdan sonra inşa edilen yeryüzünün ikinci mescidi (Buhari, Ehadisü’l-Enbiya, Bab: 8; Müslim, el-Mesacid, Bab: 1), Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek. Çünkü bizzat Efendimiz (s.a.s) tarafından ziyaret edilmesi teşvik edilmiş (Buhari, Fazlu’s-Salat fi mescidi Mekke ve’l-Medine, Bab: 1; Müslim, el-Hac, Bab: 95) hatta “Gitme imkânımız yoksa ne yapalım Ya Rasülallah?” diye soran Meymune validemize “İçinde yakılmak üzere zeytin yağı göndermeniz, Aksa’yı ziyaret edip orada namaz kılmanız gibidir” buyurmuş (Müsned, H. No27667, 463/VI; İbn Mace, İkametü’s-Salati, Bab: 196; Taberani, el-Mucemu’l-Kebir, H. No: 20577, 209/XVIII); burada kılınan namazın diğer mescitlerde kılınan bin (bazı rivayetlerde elli bin) rekât namaza denk olduğu müjdesini vermişti (İbn Mace, İkametü’s-Salati, Bab: 196, 198; Taberani, el-Mucemu’l-Evsat, H. No: 7008, 112/VII). Nihayet bu mukaddes mekânların, görevli olduğum Amman’a 90 km uzaklıkta olduğunu öğrenince bayram tatilini de fırsat bilerek ailecek buraları ziyaret etmeye karar verdik.

Yolculuk günü hepimizde bir heyecan… 50 km sonra ihtilalci İsrail askerleriyle karşılaşıyoruz Filistin topraklarında. Hepsi tam teçhizatlı, ellerinde uzun namlulu silahlar. Elinizde olmadan ürperiyorsunuz. Yedi yaşındaki kızım “Baba bunlar niçin silah taşıyorlar? Yoksa bizi öldürmek mi istiyorlar?” diye soruyor korkarak ve masumane bir şekilde. Onu teselli etmek için “Hayır kızım! Bütün ülkelerin sınırlarında askerler bu şekildedir.” diye yalanla karışık bir cevap veriyorum. Diplomat pasaportu taşımamızdan dolayı bizimle bir kişi ilgileniyor. Pasaport işlemlerini yaptırırken görevliler Arapça bildiği hâlde Arapça konuşmamakta ısrar ediyor; biz de Arapça konuşmakta ısrar ediyoruz. Görevlilerin bize karşı tavırları normal, herhangi bir yoğunluk da söz konusu değil; fakat buna rağmen sınırı geçmemiz üç saati buluyor. Dört kontrol noktasından geçtikten sonra Filistin topraklarına adım atıyoruz.

40 km sonra bir kontrol noktasından daha geçip Hz. Ömer’in emaneti mübarek Kudüs şehrine varıyoruz. Levhalarda mekân isimleri İbranice, Arapça ve İngilizce yazılı. Etrafı seyrederek şehir merkezine giden yolu takip ediyoruz. Geçtiğimiz yerlerde, levhalardaki Arapça yazıların dışında İslam’a ve Araplara dair hiçbir alamet göremiyoruz. Araç plakaları tamamen İsrail simgesini taşıyor. Gezdiğimiz yerlerin modernliği bir Avrupa şehrinde gezdiğimiz hissini veriyor. İşgal güçlerinin, buranın Müslümanlara ait olmadığı izlenimini verebilmek için şehir planlamasında onlara has hiçbir iz bırakmadığı hemen dikkatimizi çekiyor. Mescid-i Aksa’ya giden yolu soruyorum ama nafile… Kimse oralı olmuyor. Bir taksicinin camına yaklaşıp işaretle bir şey sormak istediğimi söylüyorum. Camını açıp cevap vermeye tenezzül bile etmiyor. Bunların Mescid-i Aksa’yı bilmemeleri imkânsız. Acaba niçin cevap vermiyorlar? Niçin muhatap olmak istemiyorlar? diye düşünüyorum. Cevap çok basit: Bizden korkuyorlar ve bizi insan olarak kabul etmiyorlar. Zira eşimin de başörtülü olması nedeniyle Müslüman kimliğimiz hemen ortaya çıkıyor. Allah’a tevekkül edip doğu istikametinde yola devam ediyoruz. Biraz yolları karıştırdıktan sonra iki Müslüman kadına rastlayınca, yıllar sonra aniden dostuna kavuşan birinin sevinci oluşuyor içimizde. Derinden bir elhamdülillah… Hemen onlara yaklaşıp yolu öğreniyoruz.

Babü’l-Amud’a varınca dimdik ayakta duran tarihî surlar karşılıyor sizi. Etraf Müslümanlarla dolu. Surların önünde ve içinde İsrail askerlerini görünce “Yine mi onlar?” diyorsunuz gayr-i ihtiyari. Otel işlemlerinden sonra odada biraz dinlenip doğru Mescid-i Aksa’ya gidiyoruz. Bu kutsal mabede girerken de 4-5 tane işgalci askerle yüz yüze geliyorsunuz. Yüreğiniz cız ediyor; derinden sarsılıyorsunuz. Ve nihayet ilk kıblemize, Babu’n-Nazır'dan adımımızı atıyoruz. Karşımızdan Kubbetü’s-Sahra’da ikindi namazını kılan Müslümanlar geliyor. Selam verip "Mescid-i Aksa nerede?" diye soruyorum. Aldığım cevap beni çok şaşırtıyor: “Buranın her tarafı Mescid-i Aksa. Ama namazını şu karşıdaki mescitte kılabilirsin.” diye Kıble Mescidi’ni gösteriyor bize. Yıllarca Mescid-i Aksa olarak bildiğimiz mescidin Mescidü’l-Kıble olduğunu; Mescid-i Aksa’nın, içinde Kubbetü’s-Sahra’nın da yer aldığı üzeri kapalı beş ayrı mescidin, birçok şadırvanın ve zeytin ağaçlarının bulunduğu 144 dönümlük geniş bir mekâna denildiğini öğreniyorsunuz bir anda. Bir tarafta miracın başlangıç noktası Kubbetü’s-Sahra diğer tarafta Mescidü’l-Kıble. Buranın azameti karşısında yaşadığınız sıkıntıları unutuyorsunuz, içinizde haşyet duyguları… Kıble Mescidine girip ikindi namazımızı eda ediyoruz. İçerde bir hareketlilik var. Bazıları caminin içinde temizlik yapıyor, bazıları içeriye taş taşıyor. Sebebini çok geçmeden öğreniyoruz: Öğle namazından sonra İsrail askerleri Sukot (Çardak) Bayramlarını sebep göstererek zorla Mescid-i Aksa’ya girmişler, gaz bombaları ve plastik mermilerle ortalığı birbirine katmışlar; Müslüman gençler de buna taşlarla karşılık vermişlerdi. Gençlerin camiye yığınak yapmasından bu gerginliğin devam edeceği anlaşılıyordu (Nitekim ilerleyen günlerde de Zalim İsrail askerlerin zorbalığı artarak devam etmiş ve Mescid-i Aksaya girişi tamamen yasaklamışlardı.). Daha sonra dışarı çıkıp Mescid-i Aksa olarak öğrendiğimiz bu mübarek mekânı geziyoruz. Adeta tarih canlanıyor gözümüzün önünde...

İkinci gün Halil şehrine gidiyoruz. Ulu Peygamber Hz. İbrahim’in (a.s.) makamını ziyarete. Takriben 35 km Kudüs’ün doğusunda. Şehre varınca çevre yolunda yazan “Harem-i İbrahim” levhasını takip edip (Filistinli Müslümanlar hem Mescid-i Aksa hem de Hz. İbrahim’in medfun olduğu mescit için Harem ismini kullanıyor. ) sağdan şehre giriyorum. Karşımda İsrail denetim noktası. Asker “Buradan sadece yerleşimciler (Yahudiler) geçebilir.” diyor. Geri dönüp ilerde sağda benzer levhayı görünce oradan giriş yapıyorum. Yine aynı manzara: “Buradan geçemezsiniz!” Anlaşılan işgalciler tıpkı Kudüs’ü böldükleri gibi burayı da ikiye bölmüşlerdi doğu - batı şeklinde. Mecburen geri dönüp biraz dolaştıktan sonra şehre farklı bir noktadan giriyoruz. Harem-i İbrahim’i sorduğumuz bir Müslüman bize “İsrail askerleri bugün orayı kapattı, giremezsiniz.” diyor. Ama eli boş dönmek istemiyoruz. Yakın bir yere arabayı park ediyoruz. 12 yaşlarında bir çocuk bize eşlik ediyor. Camiye yaklaştığımızda karşımızda, ellerinde uzun namlulu silahlarla demir turnikelerin arkasında bekleyen İsrail askerleri… Ürpermemek elde değil. Ama bu ürperme korkudan değil nefretten neşet ediyor. Turnikelerden geçip pasaportumuzu gösteriyoruz. Asker pasaportları inceledikten sonra geçmemize izin veriyor.

Camiye girince sizi Hz. Sare validemiz karşılıyor, Hz. İbrahim’in evine gelen misafirleri karşıladığı gibi. Selam verip ruhuna Fatiha okuyor ve dua ediyoruz. Sonra soldan namaz kılınan yere giriyoruz. Caminin tam ortasında sağda, Allah’ın bir lütfu ve mucizesi olarak 90 yaşındaki Hz. Sare’den dünyaya gelen Hz. İshak (a.s), solda da muhtereme zevcesi. Gözler ailenin babası Hz. İbrahim’i (a.s.) arıyor; refakatimizdeki cami görevlisi “İşte burada!” diyor, Arka odada Hz. Sare’nin yan tarafında. Kendinizi hemen Halilürrahman’ın (a.s) huzurunda buluyorsunuz. Heyecanlanmamak mümkün mü? Kur’an-ı Kerimde Hz. İbrahim’le alakalı kıssaları düşünüyorum: Putperest kavmini ve babası Azer’i hakka daveti, putları yerle bir etmesi, Nemrut’la olan mücadelesi, ateşe atılması, Rabbimiz tarafından Hz. İsmail ve Hz. İshak ile müjdelenmesi… Selam verip duamızı yapıyor; Hz. İbrahim’in (a.s.) huzurunda âlemlerin Halikına işgalin ve zulmün bitmesi için yalvarıyoruz. Camiden ayrılmadan önce görevlinin, bu mübarek mescidin %60’ının İsrail tarafından tamamen işgal edildiğini ve sadece %40’ının Müslümanlar tarafından kullanılabildiğini söylemesi acımıza bir yenisini daha katıyor.

Halil’den dönerken Kudüs’e 13 km mesafede Beytüllahm şehrini ziyaret ediyoruz. Hıristiyanlar için çok kutsal bir mekân burası. Çünkü Hz. İsa’nın (a.s.) burada doğduğuna inanılıyor ve burada bunun anısına yapılan, her yıl milyonlarca turist tarafından ziyaret edilen tarihî Mehd Kilisesi bulunuyor. Şehre iki ayrı giriş var. Sağ girişin Yahudilere ait olduğu anlaşılıyor. Sol girişte büyükçe bir levhada “Burada Yahudi yerleşimcilerin canları ve malları için tehlike söz konusu olduğundan onların buraya girmesi yasaktır.” şeklinde üç dilde yazılan uyarıya takılıyor gözüm. Her gün binlerce turistin giriş-çıkış yaptığı bir yere bu yazının yazılması sinsice bir plan gibi geliyor bana. Çok farklı bölgelerden gelen turistlerin gözünde Müslümanı cani ve potansiyel tehlike unsuru göstermenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı her hâlde. Ömer Camii’nde ikindi namazını kıldıktan sonra karşısındaki Mehd Kilisesi’ne gidiyoruz. Kilisenin bahçesinde ziyaret için gelen kalabalık gruplar görülüyor. Kilise çok büyük olup içi heykel ve resimlerle süslü. Önemli bir kısmı da restorasyona alınmış. Kiliseyi gezdikten sonra Kudüs’e hareket ediyoruz. Kudüs’e girişte tekrar askerî denetimden geçiyoruz.

Yatsı namazı için Mescid-i Aksa’ya gittiğimizde daha kalabalık İsrail askeri ile karşılaşıyoruz. İçlerinden biri bize elli yaşın altındaki erkeklerin girişinin yasak olduğunu söylüyor. Pasaportumuzu uzatıp çocuklarımı da göstererek yabancı olduğumu ve sadece namaz kılmak için geldiğimi ifade ediyorum. Tam bir trajedi. Bu durumda karşımızda taş olsa idi yumuşardı; fakat taştan çok daha katı kalplere sahip olan o güruh merhamete gelmedi. Senin için son derece kutsal olan mabedinin önünden geri çevrilmek… Ne kadar acı geliyor insana. Aynı durumu sabah namazında da yaşıyoruz. Belki Cuma namazı için izin verirler diye çocuklarla yine Aksa’nın yolunu tutuyoruz. Yollar âdeta İsrail askeri kaynıyor. Kalplerindeki küfür, katılık ve karanlık yüzlerinden okunuyor. Aksa’ya girme çabalarım boşa gidiyor. Tek kelime duyuyorsunuz sadece: “ed-Duhul Memnu”. Eşimden ve iki çocuğumdan “Hiç değilse siz mahrum kalmayın.” diyerek otelde buluşmak üzere ayrılıyorum.

"Aksa’nın diğer girişlerinden girebilir miyim acaba?" diyerek soldan aşağıya devam ediyorum. Olabilir ya belki içlerinden vicdanlı biri çıkar. Ama maalesef… Neredeyse bütün girişlerde birbirinden merhametsiz İsrail askerleri… Mescid-i Aksaya girebilmek için bir kapı ararken Yahudilerin ağlama duvarına çıkıyor yolum. Tipik Yahudi kisveleri içinde yüzlerce Yahudi, bayramları dolayısıyla buraya akın etmiş. Kimi duvara kapanmış güya ibadet ediyor; kimileri de arkada bayram havasında dans yapıyor. Daha arkada da yüzlerce turist onları izliyor. Ne itici ve ürkütücü tipler! Tipik bir Yahudi’yi, haklarında hiçbir ön yargım olmadan ilk kez görmüş olsaydım her hâlde aynı duygulara sahip olurdum. Aksa’nın doğu istikametindeki eski Roma kalıntıları ve Emevi sarayları buraya farklı bir zenginlik katmış. Kıvrılan yol boyunca vadi içinden yukarıya devam ediyorum. Zeytin Dağı’nın eteklerinde kadim kiliselerdeki hareketlilik göze çarpıyor. Anlaşılan ziyaretçileri hiç eksik olmuyor. Üstelik kimse bunlara engel de olmuyor, tıpkı Ağlama Duvarı’na gelenlere engel olunmadığı gibi. Ama Müslümanlara niçin engel var? Niçin...? Sorular zihnimde cevapsız kalıyor. Dilimde Rabbimizin “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olandan ve oraları tahrip etmek için çabalayandan daha zalim kim olabilir.” ( Bakara, 113) ayet-i kerimesi. Belki de hayatınızda hiç yapmadığınız kadar, attığınız her adımda bu zalim kavme lanet edip onların helaki için beddua ediyorsunuz. Kutsal mabedinizden geri çevrilmek veya camiye gireceğiniz zaman kimlik kontrolünden geçtikten sonra girmek… İfade edilmesi imkânsız bir burukluk. Bunu dünyada hangi insan hakları savunucusu nasıl izah edebilir?

Sonunda benim gibi Aksa’ya giremeyen bir grup Müslümanla birlikte kapalı bir kapının önünde imama tabi olup Cuma namazını eda ediyoruz. Hatibin ikinci hutbede Mescid-i Aksa’nın kurtulması için yaptığı konuşma ve dua, İsrail’in zulmü karşısında çok hafif kalıyor; fakat silahların gölgesinde bu kadarını söyleme cesaretini göstermesi de takdire şayan bir husus. Cumadan sonra Cebel-i Zeytun’a çıkıyoruz. Mescid-i Aksa bir başka görünüyor buradan. İsra suresinin ilk ayetinde de “…etrafını bereketlendirdiğimiz…” (İsra, 1) şeklinde ifade edildiği gibi Kudüs’ün güzelliğini ve bereketini buradan daha iyi fark ediyor insan.

Bu günün yatsı namazını eda imkânı buluyoruz Aksa’da. Namaz öncesi yapılan konuşma da hoca efendinin “Buraların kurtuluşu için Allah gökten başka varlıklar göndermeyecek. Buralar sizin elinizle kurtulacak.” sözleri çınlıyor hala kulaklarımda. Muhataplarını bu mukaddes mekâna sahip çıkmaya davet ediyordu bu sözleriyle. Evet… Biz Müslümanların eliyle kurtulacak inşallah. Fakat Kudüs davasında bir avuç Filistinliyi kendi kaderiyle baş başa bırakan Müslümanlarla arzu edilen özgürlük acaba ne zaman tahakkuk eder?

Ertesi gün sabah namazından sonra Kıble Mescidi’nin sağ tarafında yer alan Efendimiz’in (s.a.s) miraç yolculuğundaki bineği Burak’ın beklediği yere inşa edilen Burak mescidini ziyarete niyetleniyoruz. Ama kapısında kocaman bir kilit, başında da birkaç İsrail zorbası…

Uzun yıllar arzu ettiğim bir hayalim elhamdülillah bu ziyaretle gerçekleşmişti. Bu tür ziyaretlerden büyük bir sevinç ve haz ile dönmek herkesin en doğal beklentisi elbette. Ama maruz kalınan muameleler, görülen acı manzaralar, Müslümanlara uygulanan yıldırma politikaları, mukaddesatın hiçe sayılıp ayaklar altına alınması, hukuksuzluk, baskı ve zulüm… Bütün bunlar, beklentilerinizin aksine yaranızı daha da derinleştirip nefret ve öfkenizi katmerleştiriyor. Velhasıl Kuds-ü Şerifi ve Mescid-i Aksa’yı görmenin sevincini hissedemeden, buralarda birkaç gün de olsa yaşamanın hazzını alamadan buruk kalplerle geri dönüyoruz.

Rabbim! Bu mukaddes topraklardaki zalimleri yerle bir edecek, buradaki zulmü sona erdirecek İbrahimlere, Ömerlere, Selâhaddin Eyyubilere ve Yavuzlara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Sen ihtiyaçlarımızı en iyi bilen ve dualarımıza cevap verensin.



Amman Din Hizmetleri Ataşesi Mehmet Ali AYTEKİN'in, "KUDÜS İZLENİMLERİ" makalesi Diyanet Dergisinin Aralık sayısında da yayımlanmıştır

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Sami BAKIR 2 yıl önce

Çok değerli Üstadım. Sinenizde muhabbet, kaleminizde mürekkep hiç tükenmesin.