H.z Hüseyin'i doğru anlama
 Kurretü-l ayni Habib-i Kibriyasın Ya Huseyn,
 Nuri çeşmi şah-ı merdanmurtezasın Ya Huseyn,
 
 Ehli mahşer dest-i Hayder’den içerken kevseri,
 Sen susuzlukla şehidi Kerbela’sın Ya huseyn,
 
 Kıl şefaat arif’e ceddin Muhammed aşkına,
 Arsa i mahşerde makbul-i recasın Ya Huseyn,
 (Kâhyazade Arif Bey)

Kimi hadiseler vardır ki tarihin mecrasını değiştirir, bambaşka bir şekilde cereyan etmesini sağlar. Kuşkusuz Hz. Hüseyin’in katli hadisesi de bu olaylardan biridir. Yezit’e biat etmenin dini değerlerle çeliştiğini düşünen Hz. Hüseyin’in onu halife olarak tanımayıp kendisine karşı mücadeleye karar vermesi ve akabinde de şehit edilmesi ile ilgili sayısız sözler söylenmiş, ağıtlar okunmuş, mersiyeler yazılmış ve mütalaalar serdedilmiştir.[1]
 
Hz. Peygamber(s.a.s)’in Hz. Fatıma(r.a)’dan torunu,Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ikinci oğlu olan Hz. Hüseyin (r.a) hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde Medine’de dünyaya geldi.
 
Hz. Hüseyin`in ismini Peygamber Efendimiz (s.a.s) koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun`un oğlunun ismini koy diyor" dedi. Peygamber Efendimiz(s.a.s) "Ey Cebrail: Harun`un oğlunun ismi nedir?" diye sordu. Cebrail (a.s) "Şebir" dedi. Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu. Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi.[2]

 Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber`e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah’a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi"[3
] demiştir.
 
Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)`a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında;
 "Allah`ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları."[4]
 "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanîmdir"[5]
 "Hasan ve Hüseyin`i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur"[6]


Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin`i!" diyerek Hz. Hasan`ı kayırınca, Hz. Ali: "Ya Rasûlallah: Sen Hüseyin`i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi.Peygamberimiz (s.a.s) "Baksana Cebrail`de, Hüseyin`e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor."[7] Buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin`in çocukluk yılları Peygamberimizin otağında geçmişti. Rasûlüllah`ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin`in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmişti. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü`nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden derine kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir[8]

Kaynakların ifadesine göre, Hz. Hüseyin hadisesinin kökeni Muaviye’nin islamın seçim sistemini ilga ederek oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesine dayanmaktadır. Muaviye’den önce İslâm devletinin başına geçen devlet başkanlarının tamamı bir çeşit seçimle bu göreve gelmişlerdi. Muaviye’nin iktidara gelişi bu sistem ile çelişmekle birlikte yerine oğlu Yezid’i geçirmekle sistemi tamamen tersyüz etmeye başlamış, bununla da yetinmeyerek kendisinden sonra oğluna sorun çıkarmasınlar diye emsar dediğimiz eyalet merkezlerinin tamamında, halkı bir araya toplayarak Yezid’e toplu biat almıştı. Sistemde yapılan değişiklik bir yana kötü bir şöhrete sahip olan Yezid, hilafete layık görülmemekteydi. O güne kadar kayda değer bir başarı gösteremediği gibi dinî yönden de fasık olarak tanınmaktaydı.[9]

Yezit’in halef olarak halkın seçmesi yerine tepeden inme atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temellerinden sarsıldı ve yerini babadan oğula geçen bir monarşizme bıraktı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen temel ilkeler askıya alınıp zeki ve aklı başında olanların ümmetin serbest oylarıyla seçildiği seçim sisteminden, gücü yeten zorbaların yönetim ve kurumları birer birer zorbalıkla ele geçirdiği zorba düzenine dönüşüldü.[10] Ve üstüne üstlük bunun adına da İslam denildi. Artık zorbalıklar, hilekârlıklar İslam adına yapılmaya başlandı.

İslamın şura-seçim sisteminin içi boşaltıldı ve köklü bir değişime uğradı. O andan itibaren şûrâ heyetinin üyelerini, kendi özgür iradesini başkasına kullandırmayan aklı başında şahsiyetli ve vakur insanlar değil; iktidarın kendi aile üyeleri, dalkavuk saray bilginleri ve saraya yakın bazı seçkinler, eyalet valileri oluşturmuştu.

 Bu yönetim şeklinin egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve idarenin lehine konuşabilenlerdi. Aksi durumda ise susması gerekiyordu. Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. Bu rejim, sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin yezitten bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu.
 Hilâfet bu şekilde otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle yezit ve ailesinin özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rasgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, kralın yani yezidin ve yandaşlarının harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi.

Yöneticilik yetkisinin kamu malını rasgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

Emevilerle birlikte bunu hızla diğer alandaki çözülme ve sapmalar izlemiştir. Hz. Hüseyin`in biat ederek bu çözülüş ve zulmü onaylaması elbette ki düşünülebilecek bir şey değildir. Hüseyin`in bu arzu edilmez gelişmeye kayıtsız kalmamasının nedeni işte budur. O, en kötü sonuçları bile karşılamayı göze alarak, yerleşmiş bir yönetime karşı ayaklanmakla yükselen şer güçler dalgasının önüne set çekmeye karar verdi. Bu yiğitçe karşı duruşun sonuçlarını herkes bilmiyordu. Hüseyin`in kendisini ağır bir tehlikeye atıp sonuçlarına da kahramanca katlanarak vurgulamak istediği gerçek, İslâm devletinin temel ilkelerinin vazgeçilmez değerde birer servet olduğudur. [11]

Dünyanın en kıymetli serveti olan İslam’ın yüce değerlerini müdafaa etmek, bu serveti korumak uğruna canını ortaya koymak ve bu yolda kendinden sonra gelenlere sembol olmak, ancak peygamber ikliminde İslam’ı kaynağından yudumlaya yudumlaya içen gözüpek yiğitlerin yapacağı bir iştir.

İşte bu nedenle Hz. Hüseyin bir semboldür. O,haksızlığa karşı hakkın, çıkarcılığa karşı, feragatın ve vefakârlığın, zulme ve saltanata karşı adaletin ve hakkaniyetin sembolüdür. O, hiç bir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk`a adayan gerçek ve örnek Müslüman karakterinin sembolüdür. Bir konuşmasında, "Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yoksun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat edin! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşindeler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her mü`minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. Bu uğurda gerekirse canımı feda etmek istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir." diyen Hüseyin`in eyleminden, şahadetinden alınması gereken dersi Mevlâna Ebu`l Kelâm şöyle dile getirir: "Hüseyin Allah`ın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk`a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk`ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koydu. Bu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, Hak ve adalet yolundan sabırlı, kararlı ve metin olmak Gerektiğidir.[12]

Allah resulünün eğitim ve gözetiminde yetişen, onun dizinin dibinde İslam’ın engin esprisini kavrayan Hz. Hüseyin efendimizi harekete geçiren, İslam’ın yönetim ve seçim sistemine karşı yapılan darbedir. Yoksa iktidarın Haşimililerde olması veya Emevilerde olması şeklindeki basit bir kabile davası değil, hele kişisel iktidar davası hiç değildi.

Ona göre bu olay efendimizin getirdiği yanlız Allah’a kul olma ve ona hesap verme şeklinde insan şahsiyet ve vakarını ön planda tutan bir hayattan, kula kul olmaya, yezide ve yezitleşen zalim krallara ve yönetimlere kulluk merkezli şahsiyetsiz ve süfli bir hayata doğru sapmanın başlangıcıydı. Bu apaçık bir İranlaşma veya Bizanslaşmanın işaretiydi. Zaten Allah resulünün getirdiği islamın şanlı davasının asıl hedefi de; kullara kul olmama mücadelesi değil miydi? İşte bu yapılanlar apaçık bir İranlaşmak ve Bizanslaşmaktı.

Görüldüğü gibi Hz. Hüsyinin itirazı, İslam idaresinin seçim sisteminin, şura sisteminden, babadan oğul’a geçen krallık rejimine dönüşmesi, islamın adalet, hakkaniyet, ehliyet vb. asıl ruhunu yok edip sadece ruhsuz cesedini bırakmaya götüren bir darbe olmasına idi. Zira bununla islamın temelleri kökünden sarsılıyordu.

Hz.Hüseyin dedesi resulullahın getirdiği nizamı en iyi özümseyen, o iklimi en çok teneffüs eden biri olarak bu darbeye karşı kayıtsız kalamazdı. Çünkü o iyi biliyordu ki bunun ileride sonuçları daha da ağır olacaktı…

Bugün İslam âlemi hala bir değer üretemiyor, bir araya gelemiyor ve dünyanın nesnesi olmaktan kurtulup öznesi olamıyorsa, hala kabileciliğin ve ırkçılığın dar kalıplarından kurtulup evrenselleşmeyi başaramıyor, everensel değerler üretemiyorsa ve hala kendi kendilerini yönetebilecek bilince ermesi gerekirken, günümüzde bile bazı İslam ülkelerinde olduğu gibi bir takım ailelerin, kabilelerin yönettiği krallıklara boyun eğen toplumlar olmaktan kurtulabilecek şuura eremiyorsa, işte o gün sadece Allaha kul olma bilincini işleyen sisteme karşı yapılan, kula kul olma merkezli sapmanın sonucudur.

İşte bu nedenle Hz.Hüseyin efendimizin mücadelesinin asıl ruhunu teşkil eden İslam’ın engin adaletinin savunulması, yeryüzünde inleyen, ağlayan bu coğrafyanın mazlum insanlarının arasında bugün en çok ihtiyaç duyulan kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, izzet ve şahsiyetinin tesis edilmesi, zulmün, haksızlığın, vefasızlığın her çeşidine karşı koyma duruşunun sergilenmesi sağlanmaz ise; Hz. Hüseyin’in mübarek misyonu heder edilmiş olur…

Bu arada geçmişin bilinmesi, muhasebe edilmesi toplumlar için çok önem arz eder. Zira toplumların gelenekleri, kültürleri, kurumları, hülasa bütün medeniyetleri daha önceki tarihleriyle açıklanabilir. İnsan yaşadığı sürece her zaman ve mekânda tarihinin bir kesitiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla onun her ne şekilde olursa olsun kendi tarihinden kaçması mümkün değildir.

Zira Kuranı kerimde onlarca ayet geçmişe işaret ederek, hâlihazırdaki ve gelecekteki hayata çekidüzen verilmesini ister.[13]

Bizlerde tarihi olayları yorumlarken Kuranın bize gösterdiği yolu takip etmek zorundayız. Eğer geçmiş tarihimizde vuku bulan olayların üzerine gitmez, yapılan yanlışlıklara, haksızlıklara "Onlar kılıçlarını kana boyadılar bizler dillerimizi boyamayalım." diye o devrin olaylarının üzerine gitmeyi sahabeye saygısızlık olarak görüp geçmişi kutsama adına tavır koymaz isek; dünyanın hiçbir yerinde yapılan haksızlıklara, zulümlere ses çıkarmaya hakkımız ve yüzümüz olmaz… Zira Cenab-ı hak kitabı mübininde yanlışı, haksızlığı hz. Peygamber’in amcası da yapsa, nuha.s’ın oğlu da yapsa, Lut (a.s)’ın karısı da yapsa; bunu yapan peygamberin amcasıdır, oğludur, hanımıdır dememiş, örtbas etmemiş ve bizlere onların hikâyelerini aktararak; kimden gelirse gelsin haksızlıklara ve yanlışlıklara karşı rabbani bir duruş sergilememizi istemiştir.

Sonuç olarak bu noktada önemli olan, gönlüyle, gücüyle, kalbi ve kalıbıyla Hz.Hüseyin ve onun canını feda ettiği yüce değerlere dünyevi ve siyasi hesaplar yapmadan her şartlar altında ve her ortamda sahip çıkmaktır. Yoksa Hurrb.yezidin Hz. Hüseyin’e katıldıktan sonra Kûfeliler’e yaptığı konuşmada; "Onu size gelmesi için davet ettiniz ve size gelince de onu yezidin size vaat ettiği dünyalığa karşı (düşmanlarına) teslim ettiniz ve elinizde esir gibi oldu. Onu, kadınlarını ve arkadaşlarını, Yahudi, Hiristiyan ve Mecusilerin, Sevâd domuzlarının ve köpeklerinin bile rahat bir şekilde içtikleri Fırat nehrinin suyundan mahrum ettiniz." diye seslendiği kufelilerin yaptığı gibi bir takım dünyevi hesaplar uğruna,o yüce insana ve canını verdiği davasına sırtını dönüp sahipsiz bırakmak değildir.

Ve yine diğer bir önemli nokta ise; bu hadiseden ibret alıp yeni kerbelalar olmasın diye gayret göstermek, yapıcı olmak, ayrılıkçılığı değil, tevhidi, birliği, kardeşliği esas almak, salim akıl sahibi olmaktır.
 
Bu olaydan Kur’anın: "Andolsun ki onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır."[14].ifadesi ile aklı-ı selimi kullanarak ümmetin geleceği için dersler çıkarmaktır.

Bu elim olayı bahane ederek Hz.Hüseyin üzerinden İslam âleminde tefrika ve ayrılık tohumlarını ekmek, İnsanımızı paramparça etmeye uğraşmak ve insanımız arasında yeni kerbelalar yaşatmaya çalışmak, o yüce insan üzerinden kendi politik ve ideolojik fikirlerini pazarlamaya gayret ederek nemalanmaya gitmek, onu kendi tekeline almaya çabalayarak başkalarını ötekileştirmek o mazlum ve masum insanı ve davasını sevmek değildir. Onu tüketmektir. Onu sevmek, akl-ı selimiyle hareket etmek, Onu ve onun yüce hedeflerini ve misyonunu ağlayan, inleyen insanlık için haksızlığa, şahsiyetsizliğe, onursuzluğa karşı ortak bir sembol haline getirmektir… Onu tüketmemektir….
 
 _HAZIRLAYAN:___ ________________________________________
 Celal SÜRGEÇ - Harput Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü
 ____________________________________
 [1]Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ,http://www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/33–475–500.pdf,25.12.2009
 [2] Diyar bekrî, el-Hamîs, 1,471
 [3]Ahmed b. HanbelMüsned, 1, 108
 [4] Tirmîzî Sünen V, 661
 [5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288
 [6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288
 [7] Zehebî, Siyer Alâmü`n-Nübelâ,190,191, http://samil.ihya.org/ansiklopedi/hz-huseyin-r-a.html
 [8] İslam ansiklopedisi,Hz.Hüseyinmd. Şamil Yayınları,İstanbul
 [9]Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ, http://www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/33–475-500.pdf25.12.2009
 [10] İslam Ansiklopedisi, Hz.Hüseyinmd. , Şamil Yayınları, İstanbul,2000
 [11] Mevlana Ebu.l-Kelam , Hz. Hüseyin Bir Uyarı Bir Sembol, Çev.: Abdullah Gürel, Pınar Yayınevi, İstanbul 1982 (2. B. Beyan Yay. , İstanbul 1984; 3. B.,
 Beyan Yay., İstanbul 1985), İslam Ansiklopedisi, Hz.Hüseyinmd. ,Şamil Yayınları, İstanbul,2000
 [12] İslam Ansiklopedisi, Hz.Hüseyinmd. , Şamil Yayınları, İstanbul,2000
 [13] Aycan, İrfan, Muaviye b. EbiSüfyan Hayatı ve Devlet Politikası, Dan.: Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurdaydõn, Ankara Ü.S.B.E., Ankara 1990,S.1-2
 [14] Yusuf, 12/111

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
HAYDAR AKDEMİR 2 yıl önce

SAMSUNDAN SEVGİLİ CELAL SÜRGEÇ HOCAMA SELAMLAR.TASHİH-İ HURUF KURSUNDA HOCAMIN GÜZEL SESİ VE GÜZEL KURAN OKUMASINDAN İSTİFADE ETMİŞTİK.MEVLAM HOCAMA HAYIRLI ÖMÜRLER VERSİN.

Avatar
neyzen 2 yıl önce

Bu bilgilendirici ve aynı zamanda düşündürücü yazınızdan çok faydalandığımı belirtmek isterim. Günümüzde islam dünyasının da kerbela türü olaylara itilmesi hususunda insanlarımızın uyanık olması gerektiği mesajınızın yerine ulaşması dileklerimle Allah' a emanet olunuz. ...

Avatar
Mehmet Fatih.. 2 yıl önce

Değerli celal hocam herzman olduğu gibi yine hadisler ışığında engin kaleminizi konusturmussunuz ellerinize sağlık. Temmenimiz odur ki; siz ve sizin gibi olan değerli hocalarimizin diyanet hayatında daha aktif rol almasıdır. Aksi halde "görünenin görmez'den gelindigi, işlerin ehil olmayan kimselere teslim edilmesi hem biz din gönüllülerini hemde diyanet camiamızı toplumsal hayatta olumsuz etkilemektedir.Duamiz şudur ki Cenab-ı hak bari ahiret hayatinda başarılı olan kullardan eylesin diyanet camiamızı. ...

Avatar
ertuğrul yeni 2 yıl önce

Allah sizden razı olsun hocam iyiki varsınız