Kur'an ve Sünnet ışığında bir arada yaşamak
Grup Sayfamız için

Yeni bir nisan ayına girerken, taze elbiseleriyle bezenmiş tabiat, insan ruhuna ayrı bir neşe ve mutluluk katıyor. Açılan güller ve ötüşen bülbüller uzun kış ayları boyunca çekilen hasretin sona erdiğinin en önemli habercisi oluveriyor; ancak mümin insan için Nisan ayının çok daha büyük bir öneme haizdir.

Çünkü bu ay “Güllerin Efendisi” Hz. Muhammed’in(s) Miladi takvime göre dünyayı teşriflerinin yıl dönümüdür. Bu ayın 14-20 Nisan tarihleri arası 1989 yılından beridir artan bir ilgi ve alakayla “Kutlu Doğum Haftası” olarak kutlanmaktadır.

Bu itibarla bu hafta Hz. Peygamberin ahlak ve ibadet yönünü ön plana çıkartan farklı temalarla kutlanmaya çalışılır. Özelde toplumumuzu, genelde ise tüm insanlığı Hz. Peygamberin çağlar üstü rahmet yüklü mesajlarıyla buluşturma gayreti gözetilir. Bireysel ve sosyal hayatımız açısından önem arz eden konular kamuoyunun gündemine taşınır. Hz. Peygamberi anarken ayrıca onu anlamak hedeflenir.

Çünkü onu anlamakla ancak hayatına anlam katar insan. Bu yıl Diyanet İşleri Başkanlığımız, kutlu doğum haftasının ana temasını “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı” olarak belirledi.

Özellikle son günlerde aynı dine mensup olanların (Müslümanların) birbirlerini katlettiği, hıyanet erbabının marifetiyle yaygınlaştırılmaya çalışılan mezhepsel kutuplaşmaların en üst seviyede yaşandığı, barış için gönderilen İslam’ı, benimseyen Müslümanların tavırlarının Kur’an ve Sünnetten oldukça uzağa düştüğü, İslamofobia rüzgârlarıyla Müslümanların; gaddar, anlayışsız ve kan dökücü olarak gösterilmeye çalışıldığı bir zamanda bu konunun önemi bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.

Çünkü birlikte yaşama konusunda İslâm’ın bakış açısının bir kez daha yeniden ortaya konmasına en fazla ihtiyaç hissettiğimiz bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bu sebeple Müslümanların bu tecrübesini Kur’an ayetleri, sünnet ışığında ortaya koymaya geçmişimizden örnekler vererek izah etmeye çalışacağız.

Beşeri yaratmanın hikmetiyle alakalı Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.

Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”(Hucurat, 49/13) Hz. Peygamber(s) şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir; atanız birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız; Âdem de topraktandır. Arap'm başka ırka, başka ırkın Arap'a, beyaz ırkın siyah ırka, siyah ırkın beyaz ırka -takva dışında- bir üstünlüğü yoktur." (İbn Hanbel, el-Müsned, 411; Ebû Dâvûd, Edeb, 111; Tirmizî, Menâkıb, 73.)

Bu ve benzeri dini delillerden yola çıkarak, İslam âlimleri, insanın tek başına yaşamasının, beraberinde getirdiği zorluklar sebebiyle, birlikte yaşamanın hukuki ve ahlaki ilkelerini, Allah'ın koymuş olduğu kanunlara, peygamberinin emir ve tavsiyelerine ve insanın sosyal bir varlık olmasını adeta zorunlu kılan ilahi bir fıtrata dayandırmışlardır. Karşılıklı fayda ilişkisine dayalı sosyal bir çevrede yaşayan insan, bu sayede elde ettiği, güven, işbirliği ve menfaat karşısında bir takım sorumluluklar yüklenmesi kaçınılmadır.

Başta İslam olmak üzere diğer dinlerin ana kaynaklarında bu sorumluluklara işaret edilir. Örneğin Hz. Musa’ya (as) gönderilen “on emir” Yahudilikte bu sorumlukların en veciz özetidir. İslam dini, aynı çatı altında yaşayan fertlerin, sosyal barışının sağlanması amacıyla toplumu oluşturan katmanlar arasında karşılıklı hak ve sorumluluklara dayalı temel ilkeler öngörmüştür. İnanç alanında karşılıklı saygı ve sevgi, ekonomik alanda sözleşmelere titizlikle riayet etme, beşeri ilişkilerde güven ve samimiyet bu temel ilkelerin farklı tezahürlerini oluşturur.

Bu ilkelere bağlılığın mümkün olduğu ölçülerde huzur ve barışın temini mümkün olacağı gibi, bu temel ilkelerden uzaklaşılması halinde de kötülüklere kapı aralanmış olacaktır. Toplumu, barış ortamında yaşatacak bu temel ilkelere Resulullah(s) şöyle işaret etmektedir: "...Her Müslüman'ın bir başka Müslüman'a ham, malı ve ırzı (şeref ve namusu) haramdır." (Müslim, Birr, 32) "Her kim hakkı olmadığı hâlde (başkasına ait) bir karış yeri alırsa, o yer kıyamet gününde yedi kat olarak boynuna dolanır." (Müslim, Müsakat, 140) Yine veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir; atanız birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız; Âdem de topraktandır. Arap'm başka ırka, başka ırkın Arap'a, beyaz ırkın siyah ırka, siyah ırkın beyaz ırka -takva dışında- bir üstünlüğü yoktur." Hz. Peygamber’in Yahudilere Karşı Tavrı İnsan ilişkilerinde yegâne örnekliği bizlere sergileyen Hz. Peygamber, müşrik Araplar ve Yahudilerin bulunduğu Medine'de bugün “Asr-ı Saadet” diye isimlendirdiğimiz bir toplumun inşasını gerçekleştirmiş; diğer din mensuplarıyla karşılıklı “Güven ve Saygı” ya dayalı yaklaşım sergilemiştir.

Medine’de toplumun yaklaşık yarısını oluşturan Yahudilerle ilk olarak bir antlaşma imzalamış; buna göre herkes diğerinin inancını yaşamasına saygı gösterecek ve Medine, dış saldırılara karşı birlikte savunulacaktı. Bu antlaşmanın bazı maddeleri şöyledir: Madde 17: “Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir.” Madde 25: “Yahudiler müminlerle birlikte tek bir toplulukturlar.” Madde 36: “Onlar Kendi dinlerine, Müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır. Müslümanlarla Yahudiler arasında yardımlaşma, karşılıklı hayırhahlık ve iyilik bulunacaktır.” (Hamidullah, el-Vesaik, s. 61.) Ayrıca Hz. Peygamber antlaşmalarına bağlı kalmaları durumunda Yahudilerin sadece inanç özgürlüklerine değil, eğitim-öğretim özgürlüklerine müdahale etmemiştir.

Hicretten sonra Medine’deki Yahudilerin eğitim-öğretim yeri olan Beytu’l-Midras’a dokunmamış, zaman zaman onları İslam’a davet etmiş, ancak ölçüsüz davranışları nedeniyle de bazen onları uyarmıştır. Hz. Peygamber’in(s); insan ilişkilerinde barışı tercih eden, iyi niyetli olan ve düşmanlık beslemeyen gayr-ı Müslimlere karşı tutumu konusunda Ebu Hureyre’nin naklettiği şu rivayet oldukça manidardır. Rivayete göre: “Medine’de malını satan bir yahudiye, hoşuna gitmeyen bir fiyat önerilince, “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun ki, olmaz” dedi. Ensar’dan bir adam bunu duyunca, “Nebi aramızda iken sen nasıl “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun, dersin” diyerek Yahudiye bir tokat attı. Yahudi Hz. Peygambere giderek “Ey Ebu’l-Kasım! Benim zimmetim ve anlaşmam varken falancaya ne oluyor da bana tokat atıyor” dedi. Allah Rasulü adama, niçin vurduğunu sordu. O da olayı anlattı. Nebi(s) kızgınlığı yüzünde belli olacak şekilde öfkelendi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın Peygamberleri arasında üstünlük yarışı yapmayınız.”(Buhari, Enbiya 36)

Hz. Peygamber’in Hıristiyanlara Karşı Tavrı Hz. Peygamber, Medine’de adeta yok denecek kadar az sayıda olan Hıristiyanlar arasında İslam davetine karşı olamayan ve toplumsal huzuru bozmayanlarla da iyi ilişkiler içinde olmuş; -düşmanlık yapmadıkları sürece- diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Hıristiyanlarla ilişkiler konusunda Asr-ı saadet devrinde Medine’de çok enteresan bir hadise yaşanır.

Yemen’de küçük bir belde olan Necran’dan, Hıristiyanlar, Abdülmezid adında bir Papaz’ın öncülüğünde, altmış kişilik bir heyet oluştururlar ve Medine’ye gelirler. Kendilerine:“nereye gidiyorsunuz?” diye sorulduğunda: “Medine’de peygamber olduğunu iddia eden bir zat var, onu İsa mesihin öğretilerine davet etmeye gidiyoruz.” Derler. Heyetin başkanı Peygamberimize der ki: “Biz sizinle konuşmaya, sizinle tartışmaya, kendi dinimize davet etmeye, size kendi dinimizi anlatmaya geldik. Ama bizim ibadet vaktimiz. Bize topluca ibadet edebileceğimiz, nezih, temiz, güzel mekân gösterebilir misiniz? ” Bu teklif karşısında Peygamberimiz bizi şaşırtacak bir teklifte bulunur. Bütün Müslümanlar için Kâbe’den sonra mukaddes bildiğimiz, Mecid-i Nebevi’yi ibadetlerini icra etmeleri için onlara tahsis eder; onlar hep birlikte Mescid-i Nebevi’ye girerek orada kendi ibadetlerini icra ederler. Hz. Peygamberin(s) örnekliğinde oluşan, karşılıklı anlayış ve insan ilişkilerinde “kolay olanı tercih etme” ahlakı onun insanlık mektebinde yetişen sahabileri tarafından sürdürüldü. Çünkü onlar, nebevi talimatlarla şekillenen bu hayatın kodları bizzat Hz. Peygamber’den almışlardır.

Başta Râşid halifeler, Müslim ve gayri-müslim vatandaşların (kendi statülerinin emrettiği kurallara bağlı kaldıkça) haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuşlardır. Peygamberin hane-i saatinde ayrıca damadı olma şerifene nail olan Hz. Ali(r) şöyle diyor: “Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur.” dedi.

Osmanlılarda Birlikte Yaşama Örnekleri Altı yüz yıllık hükümranlığı süresince adeta “İnsan Medeniyeti” olduğunu tüm dünyaya gösteren, gücüyle dünya siyasetine yön vermiş olan Osmanlı Devleti, en güzlü olduğu dönemlerde bile kendi sınırları içerisinde yaşayan tebaya belli bir dini kabul etmeleri yönünde baskı yapmamıştır. Savaş ortamlarında dahi medeni ilkeler muhafaza edilerek, zayıf ve güçsüzlerin, mabetlerin ve doğal varlıların savaşa konu edilmemesine özen gösterilmiştir. Hatta Rumeli'de Hıristiyan veya Yahudi vasıflı insanları en yüksek makamlara getirmekte hiçbir beis görmüyor. Gayri Müslimlere, Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevler verilmiştir.

Osmanlı’nın, Avrupa’dan asırlar önce, insan hakları, adalet, din ve vicdan özgürlüğüne dair bıraktığı miras, söz konusu değerlerle ilgili Avrupa’nın bugün bile o seviyeye ulaşmadığını göstermektedir. 21. yüzyıl Avrupa’sında milliyetçilik akımları hızla yayılmakta ve Hıristiyan olmayanlara karşı büyük baskılar uygulanmaktadır. Son günlerde yaygınlaştırılmaya çalışılan İslamofobia Yahudi ve Hıristiyan dünyayı kasıp kavurmakta, çirkin sonuçları ise azınlık konumundaki Müslümanları zor durumda bırakmaktadır. Geçmişinde farklı mezheplere bile yaşam hakkı tanımayan Batı toplumuna temel insani değerlerin ne kadar gerisinde kaldıklarını göstermek adına Osmanlı’da 1700’lü yıllarda yaşanan şu olayı hatırlatarak yazımızı noktalayalım: “Balıkesir’in Gönen ilçesi, bundan iki veya iki buçuk asır önce farklı dinlerden insanların yaşadığı bir yermiş. İlçede çok büyük bir deprem olmuş ve bütün mabetler, hem havrası, hem kilisesi hem de camisi yıkılmış.

Şehri bütün eşrafı bir araya gelmişler, önce aralarında ortak bir bütçe oluşturmuşlar. Sonra kura çekmişler. Kura kime çıkmışsa önce onun mabedini inşa etmişler. İlk önce kura Hıristiyanlara çıkmış ve hep beraber bir kilise inşa etmişler. Bizim ecdadımız, yanı başımızdaki Sırbistan’ın hiç bir köyünde kilise yoktu, oralara geldiğinde sadece onlara din özgürlüğü, sadece dinlerini kimliklerini koruma hakkını hukukunu vermemiş, aynı zamanda bizzat devletin imkânlarıyla köyüne gitmiş, ihtiyacı olan kiliseyi inşa etmiş, onların ibadet hizmetlerine sunmuş. Burada da aynı şekilde beraber yapmışlar.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.