Îmân Şubeleri

Kütüb-i Sitte adı verilen 6 Hadîs Kitabının 5’inde konu ile ilgili muhtelif kanallardan Hadîs-i Şerîfler rivayet edilmiştir.

Kütüb-i Sitte denilen 6 kitaptan ikisi sahih, 4’ü de sünendir. Sahîhler: Buhârî ve Müslim. Sünenler ise: Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesâî ve ibn-i Mâce’dir.

Buhârî ve Müslim’in ittifak ettikleri rivetlerden olduğu için sıhhatinde şüphe yoktur diyenler olduğu gibi, senet ve metin tenkidine tâbî tutanlar tarafından hasen olduğunu söyleyenler de vardır. Konunun teknik boyutuna girmeden hemen rivâyete geçelim.


Ebû Hureyre (RA) rivayetinde şöyle buyurulur: “ Îmân yetmiş küsur, bir başka rivayette de altmış küsur şubedir. Şöyle bir ziyade ile de rivayet edilmiştir: “Bu şubelerin en üstünü “Lâ İlâhe İllallâh” sözüdür. En aşağı mertebede olanı ise, yoldaki engeli kaldırmaktır.” (Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 37)


Âlimlerimiz bu rivayet üzerinde çalışmışlar ve birçok mütâlada bulunmuşlardır. Çünkü rivayet kinaye/mecaz olduğu için çok farklı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Mesela “Şube” kelimesine “Şeriat” diyenler olduğu gibi, “Bâb” yani bölüm diyenler de olmuştur. “Sehm” yani pay/hisse diyenler olduğu gibi, “Hisâl” yani hasletler şeklinde anlayanlar da olmuştur.

Hadîs-i Şerîf’in kinaye oluşu, başka tartışmaların da kaynağını oluşturmuştur. Îmânın azalıp artrması gibi…


Eğer îmânda böyle şubeler, kısımlar var ise bunlar nelerdir. Herkes bilmeli midir? Bilmeyen mü’min olamaz mı? Tabiî ki hayır. Zaten Hadîs-i Şerîf üzerinde yapıla çalışmalar, bu rivayetin mecâz olduğu yönünde olduğu için, hakikatte ne söylenmek istendi diye üzerinde durulmuştur.


İmânın en üstünü “Lâ İlâhe İllallâh” sözünü söylemek olarak anlatılırken, bundan maksadın ise, sözün gereğine göre amel etmek olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa sadece diliyle kelime-i tevhîd-i söyledi diye o kişinin kâmil bir mü’min olduğuna hükmedilmez. İmânın gereğini yerine getirp getirmediğine bakılır.


Altmış veya yetmiş küsur îmân şubesinden kastın ise yapılması gereken farz ve vacipler olduğunu söyleyenler de vardır. Belki bu yöndeki telkinler daha akılcıdır. Zira ibâdetlerin edâsı mutlak surette îmân gerektirir. O zaman konu daha anlaşılır hale gelmektedir. Îmân yoksa, amel olmayacaktır. Amel olmayınca da gerçek mü’minlikten söz etmek de mümkün olmamaktadır.


Bazı rivayetlerin sonunda: “Hayâ da îmândan bir şubedir” denilmektedir.


Genel olarak konu ile ilgili rivayetler bir araya getirildiğinde ve Kur’ân-ı Kerîm’de vasfedilen mü’minlere baktığımızda mesele daha da berraklaşmaktadır. Amelsiz îmânın pek de makbul olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de îmândan sonra hemen sâlih amel vurgusu yapılır. Öyle anlaşılıyor ki; hadiste zikredilen altmış-yetmiş küsur şube ile, bir mü’minin günlük yapmak mecburiyetinde olduğu ibâdet’ü taâte dikkat çekilmektedir.


İbâdetler de yalnız Alllâh (CC) için yapılacağından, riyadan/gösterişten uzak olmak zorundadır. Her iş ve amelinde, Allah’ın (CC) denetiminde olduğunu unutmamak esastır. Bu sebeple olsa gerek; Kelime-i Tevhîd en başta zikredilmiştir.

Mü’min: Kendisini utandıracak işlerden uzak durmalı. Tam bir teslimiyyet içersinde Allâh’a yakın olmaya çalışmalıdır.

Hadîs-i Şerîf’te zikredilen îmân şubelerinin hem maddi ve hem de mânevî boyutuna riâyet etmek îmânın şiârındandır.


Burada zikredilen Hadîs-i Şerîf’in içinde zikredilmese de, müstakil olarak rivâyet edilen Temizlik îmândandır” kuralına bir mü’min her yerde uymak zorundadır.


Yoldan eziyet veren bir şeyin kaldırımasının, îmânın en alt tabakası olduğu bildiridiğine göre, bunun tam tersini yapanlar kendilerini nasıl görüyor acaba. Araçlarını sokaklara çekip yolları daraltanlar, bir yangın veya âcil bir hasta için gelen ambulansa engel olduklarında hangi îmândan bahsedilebilir. Sonuçta az hasarla kurtarılabilecek ev tamamen yanıp kül olmaktadır. Keza kurtarılabilecek bir hastanın ölümüne sebebiyet verilebilmektedir. Bunlara sebep olanlar îmânın hangi şubesindeler acaba. Yoldan engelin kaldırılmasının îmânın olduğunu akıldan çıkarmamak lazım.


Adı üstünde amme yani umuma ait kullanma alanlarını kimsenin işgal etme hakkı yoktur. Adam mesela 100 bin TL. ye bir araç alıyor. 1 lira, 2 lira park parası vermemek için yolları işgal ediyor. Bir yerden darbe yediği zaman da bedelini fazlasıyla ödüyor. Aracının da değeri düşüyor. Neticede ise yapılan küçük hesaplar hem maddî, hem de mânevî olmak üzere büyük kayıplara sebebiyet veriyor.


Yoldaki ezayı kaldırmak şöyle dursun, tam tersini yapanlar aynı zamanda çok büyük kul hakkına da girmektedirler. Bizden söylemesi. Kimse Alâh’tan (CC) kaçamaz. Fırsat elde iken herkesin kendine çeki düzen vermesi en akıllı davranış olsa gerek vesselam.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol