Müftü Açık öyle bir sitem etti ki..!

Şanlıurfa İl Müftüsü İhsan Açık, özellikle darbe girişimi sonrasında imani bir mesele olmasına rağmen FETÖ'cülerin şahitsizlik nedeniyle bir bir sarıverilmelerine sitem etti

Müftü Açık öyle bir sitem etti ki..!

Şanlıurfa İl Müftüsü İhsan Açık, özellikle darbe girişimi sonrasında imani bir mesele olmasına rağmen FETÖ'cülerin şahitsizlik nedeniyle bir bir sarıverilmelerine sitem etti

28 Aralık 2016 Çarşamba 00:26
Müftü Açık öyle bir sitem etti ki..!
banner221
Mümin, her zaman ve her yerde gerçeği söyleyen ve kendi aleyhine de olsa hak, adalet ve doğruluktan ayrılmayan insandır.    

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..." (Hûd, 11/112).

“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru olanlara hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de”
 (Ahkaf, 46/13).


Şehadet (tanıklık) kelimesi, bizzat gözle görmek anlamındaki “MÜŞAHEDE” kökünden türemiştir. Tanıklığı yerine getirmenin mutlak nedeni görerek elde edilen bilgi (muayene) olduğu için bu isim verilmiştir. Şahitlik, bildiği veya gördüğü bir olaya tanıklık etmek demektir.
 
"Size şahitlerin en hayırlısını haber vermeyeyim mi: O kendisine talep edilmezden önce şehadet etmeye gelendir."
(Buhari, Şehadet, 10, (III,152)


Bir olaya tanık olan ve onu ilgili yerlerde anlatan kişiye şahit denir. İslâm’da şahitliğe büyük önem verilmiştir. Çünkü davaların ispatında en önemli delillerden birini şahitler oluşturmaktadır. Şahitlik dinî bir görevdir. Adaletin gerçekleşmesi ve hakkın ortaya çıkması büyük ölçüde şahitlerin bu görevi yerine getirmelerine bağlıdır. “Şahitliği Allah için özenle yerine getirin. İşte Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa ona Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir.” (Talâk, 2 ).

“…Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir” (Bakara, 283).

Hz. Peygamber de kendisine dava geldiği zaman taraflardan önce şahit getirmelerini talep etmiştir. Adaletin sağlanması ve hukukun korunması konusunda böylesine önem taşıyan şahitlik görevini yerine getirecek kimselerin elbette uyması gereken bir takım esaslar ve taşımaları gereken bir takım nitelikler olmalıdır. Bunun içindir ki İslâm hukukçuları tarafından tespit edilen şahitlerde bulunması gereken bu şartları "şahidin adil davranması gerektiği" prensibi ile özetlemek mümkündür.

Ayrıca, şahitlerin dürüst, güvenilir ve şahsiyetli kişiler olup olmadıklarının tespiti yapılır ki, buna "şahitlerin tezkiye edilmeleri" denir. Bu işlemi, "güvenilirlik soruşturması" olarak adlandırmamız da mümkündür. Adalet, doğruluk, dürüstlük ve güvenilirlik, herkeste aranan bir özellik ise de, adaletin tecellisi ile doğrudan ilgilisi bulunduğu için özellikle şahitlerin bu nitelikleri taşıması gerekir.  

Kur’an-ı Kerim’de cennetliklerin nitelikleri sayılırken bunlar arasında yalancı şahitlik yapmadıkları ifadesi de yer alır. İlgili ayette şöyle buyurulur: “Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir” (Furkân, 72).

“Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse gerçekten büyük bir kazanç elde eder.” (Ahzâb, 70-71).

Doğruluk, insana kalp huzuru verirken, yalan ve yalancı şahitliği, fıtratı bozulmamış bir insanı sürekli olarak ıstırap içerisinde bırakır.  Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Kalp, doğruluktan huzur, yalandan ızdırap duyar”  (Tirmizî, Kıyamet, 60.  IV, 668.) şeklindeki sözleriyle gerçek bir müminin yalandan rahatsızlık duyacağını belirtmiştir.

Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek de öyle dış organların işlediği günah gibi değildir. Bizzat imanın karargâhı olan kalbin işlediği bir günahtır. Bundan dolayı da en büyük günahlardandır. “… De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah katından gelmiş olup kendinde bulunan bir tanıklığı (bilgiyi insanlardan) gizleyen daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara, 140 ).

"(Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız dahi olsa adil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti" (En’am,152).

Aleyhimize bile olsa nefsimizi doğru söylemeye alıştırmalı, çocuklarımıza hakikati konuşmanın büyük bir fazilet olduğu öğretilmeli, böylece kazanacakları şeref ve meziyeti misallerle anlatarak, yalancılığın çok kötü bir huy olduğunu, onların zihinlerine yerleştirmeliyiz. “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Nisâ, 135).

‘... Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının.’ (Hacc, 22/30)”


Yalan, insanların birbirine düşmesine, toplumdaki ahengin bozulmasına sebep olduğu için, çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmiştir. Dinimiz, yalan söylemeyi haram kılmış, dünyada da ahirette de huzur, mutluluk ve kurtuluşun doğru söylemekte olduğunu bildirmiştir.

Yalancı şahitlik; ''Bir kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı, görmediği, duymadığı bir konuda bildiğini, gördüğünü ve duyduğunu'' söylemesidir. Böyle bir şahitlik, insanların zarar görmesine ve pek çok hakkın zayi olmasına sebebiyet vereceğinden dinimizce haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. Yalanın ve yalancı şahitliğin ahiretteki cezası oldukça ağırdır. Hz. Peygamber’in şu sözleri oldukça önemlidir:  

Ebû Bekre (r.a)’ın anlatıyor. Hz. Peygamber (a.s);
- "Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi? dedi. Biz de,
- "Evet ey Allah’ın Resûlü!" dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.),
- "Allah’a şirk koşmak ve ana-babaya itaatsizlik etmek"
buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve
-"Dikkat edin, bir de yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak (da en büyük günahlardandır)" buyurdu.  Bu son cümleyi o kadar çok tekrarladı ki, biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “keşke sussa” diye temennide bulunduk.” (Buhârî, Şehâdât 10, III, 151).

Hz. Peygamber’in sergilediği tavır ve kullandığı üslûp göstermektedir ki, yalan söylemek ve yalancı şahitlikte bulunmak, günahın büyüklüğü bakımından Allah’a ortak koşmak ve ebeveyne itaatsizlikten hemen sonra gelmektedir. “Kim şahitlik edecek durumda olmadığı halde bir Müslümanın aleyhine şahitlik ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Ahmed, II, 509) buyurarak şahitlik edecek kimselerin bu konuda oldukça titiz ve dikkatli davranmaları gerektiğine işaret etmiştir.

Yalancı şâhitlik yapan kimse, en büyük kötülüğü, başkasının dünyası için kendi âhiretini satarak cehennemi tercih etmek suretiyle kendisine yapmış olmaktadır. Bunun yanı sıra, hem haksız iken haklı çıkarmak için lehinde şâhitlik yaptığı kimseye, hem de aleyhine yalancı şâhitlikte bulunarak mağdur ettiği masuma kötülükte bulunmuş olmaktadır. O, bu davranışıyla birinin hakkını ötekine çiğnetmiş, hakkının zâyi olmasına yol açmış, onu herkesin nazarında haklı iken haksız konumuna düşürmüş ve ayrıca mahkemeyi de yanıltmıştır.

Yalan şahitliği yapan kimse üç çeşit günah işlemiş olur: Birincisi, yalan konuşuyor. İkincisi, haksız olan kimseye yardım ediyor. Üçüncüsü de haklı olanı kötü duruma düşürüyor.

Şanlıurfa İl Müftüsü İhsan AÇIK

Yalan şahitliği yapmak nasıl günah ise bildiğini ve gördüğünü söylememek de aynı şekilde günahtır. Çünkü bu durumda haksız olanın bilinmesi, suçlunun cezalandırılması örtbas edilmiş olur. Yalanın her çeşidi günahtır. Hele yalancı şahitliği, yalanın en çirkini ve en zararlısıdır. Herhangi bir çıkar için yahut hatır için yalan şahitliği yapmak büyük günahtır. Yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü alacağım diye kendi ahiretini yıkmış olur. Sonra da yaptığı yalan şahitlikle hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur.

Yalancı şâhitliğin keffareti yoktur. Tövbe etmekle de bunun manevi sorumluluğundan kurtulmak mümkün değildir. Çünkü bu, bir kul hakkıdır. Kul hakkı ihlâlinde bulunan kişi de, öncelikle mağdûrun zararını telâfî eder, kendisinden helâllik dileyip gönlünü alır ve bir daha yapmamak üzere tövbe edip Allah’tan af diledikten sonra O’nun affını ümit edebilir. Kuşkusuz, böyle bir davranış onun Allah'a olan güçlü imanının ve güzel ahlakının bir göstergesidir.
 
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide, 8).

Bir kimsenin sağduyulu düşünüp adil karar vermesine ve akılcı davranmasına engel olabilecek etkenlerden biri de karşısındaki kişiye ya da topluluğa olan kızgınlığı ve kinidir. Ahlaki olgunluğa erişmemiş her birey, böyle bir bakış açısına sahip olabileceğinden farkına varmadan bu hatayı işleyebilir. Bu durum kültürel seviyesi düşük her toplumda oldukça yaygın olan bir husustur.

Bu nedenledir ki, bazı kişiler, düşmanca duygular besledikleri kimselere karşı her türlü haksızlığı, adaletsizliği ve ahlaksızlığı kolaylıkla sergilemekte, işlemediği suçları o kişinin üzerine atmakta, masum olduğunu bile bile bu kişi aleyhinde şahitlik yapmakta beis görmezler. Öyle ki, İnsanlar onların bu düşmanca tutum ve davranışlarından dolayı suçsuz yere çok büyük mağduriyetler yaşayabilirler. Bazı kimseler de doğruyu bildikleri halde kendilerine düşman gördükleri kimselerin lehinde şahitlik yapmazlar, ellerinde bu kişilerin suçsuzluğunu kanıtlayacak deliller olsa bile ortaya çıkarmazlar. Hatta bu kimselerin başlarına bir takım bela ve musibetlerin gelmesi, haksızlıklarla karşılaşmaları ya da zulüm görmeleri, söz konusu kişilerde büyük bir sevinç uyandırır. En büyük tedirginlikleri ise adaletin tecelli ederek bu kimselerin suçsuzluğunun ortaya çıkmasıdır.
 
“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsra, 17/36)

Dinimizde asılsız olması muhtemel haberlere doğruymuş gibi ilgi göstermek ve bunlara gerekli araştırmayı yapmadan inanmak da yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber de, "Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter " Müslim, Mukaddime, 3. I, 10.  buyurarak Müslümanların bu hususta oldukça duyarlı olmalarını, aksi takdirde sorumlu duruma düşeceklerini dile getirmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âişe’ye yapılan iftira karşısında Müslümanların gösterdikleri tutum değerlendirilirken, “Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu apaçık bir iftiradır” deselerdi ya!” (Nûr, 24/12) ve “İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Nûr, 24/19)  buyurularak bütün müminlerin, böyle bir habere hemen inanmayıp iftiraya uğrayan hakkında hüsnü zanda bulunmaları gerektiği vurgulanmakta, bu tür asılsız isnat ve iftiraların yayılmasından hoşlananların dünyada da ahirette de ağır bir şekilde cezalandırılmayı hak ettikleri haber verilmektedir. “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar.” (Ahzâb, 58).

Yalan ve iftiranın çoğaldığı toplumlarda huzur ve mutluluktan eser olmaz. Bu tür hastalıkların yaygın olduğu toplumlarda insanların birbirlerine güvenmeleri oldukça zordur. Çünkü herkes her an bir başkasından kendisine kötülük gelebileceği korku ve endişesiyle yaşar. Birbirlerine karşı güvenlerini kaybetmelerinin sonucunda ise yardımlaşma, dayanışma, şefkat, merhamet, hoşgörü ve kardeşlik gibi insani duygu ve özellikler zamanla yitirilerek birbirlerinden nefret eder hale gelirler. Şahitlik vazifesi, dünyevi endişelerin bir kenara bırakılıp; sadece ve sadece Cenabı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmak niyetiyle, adaletin sağlanması için yapılmalıdır.

Son olarak, İyiliğin, huzur ve mutluluğun temeli doğruluktur. Fert, aile ve toplum hayatının intizamı da, doğrulukla mümkündür. Doğruluğun olmadığı yerde huzur, sükûn ve mutluluktan eser kalmaz, dolayısıyla, hiçbir ilerleme de olmaz. Bir aile içinde doğruluk olmazsa, o ailenin fertleri arasında ülfet, muhabbet, huzur ve güvenin varlığından söz edilemez. Yalan söyleyeni çok olan bir toplumdan, iftiralar, düşmanlıklar ve anlaşmazlıklar hiç eksik olmaz.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Son Güncelleme: 28.12.2016 00:30
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
sefer bozova 2016-12-27 20:10:40

muhterem hocam slm saygılar ! elinize ve yüreğinize sağlık.

Avatar
Hakikati söylerim 2016-12-28 07:44:24

Söylediklerine yüzde yüz katılır kalıbımi gövde mi basarım. Allah razı ola hocam

Avatar
Hasan TOPRAK 2016-12-28 01:58:30

Allah razi olsun ihsan hocamdan,güzel bir yazıyı kaleme almış.bundan sonra da byle güzel yazılar bekliyorum.yüreğine sağlık hocam

Avatar
Cihad 2016-12-28 09:53:33

Hocam yurek li insanlara ihtiyac var.bugun turkiyede yuzlerce muftu var ama maalesef cogu hala suya sabuna dokunmadan keyif yapmanin pesinde.ben cok muftu gordum.ici bos ilmi ile amel etmeyen ve hatta ihanet cilere ses cikarmayan.

Avatar
Kardelen 2017-01-05 00:44:20

Hcm Allah sizden razi olsun duygularıma tercuman oldunuz bir bir akladilar fötöcüleri ve kapattilar pisliklerini
İcim paramparca ...

banner261

banner260