Nefse muhalefet
“Âdemoğullarının hepsi günahkârdır. Günahkârların en hayırlısı tövbe edenlerdir.” (İbn Mace, Zühd 30)

SARHOŞ BİŞR-İ HÂFÎ’NİN TÖVBESİ
Bişr-i Hâfî’nin (767-841) asıl adı ‘Bişr bin Hâris Abdurrahman’dır. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Horasan ve Bağdat’ta yaşamış büyük velilerdendir. Merv’in ileri gelen ailelerinden birine mensup olan Bişr-i Hâfî gençliğinde har vurup harman savuran, meyhanelerden çıkmayan zengin ve varlıklı biriydi.
           
Merv şehrinin reislerinden olan babası vefat ettiğinde kendisine büyük bir servet kaldı, o da bu serveti meyhanelerde arkadaşları ile içki içerek harcamaya devam etti. Günlerini gecelerini eğlence âlemlerinde, meyhane köşelerinde sızarak geçiriyordu.
           
Sarhoş olarak eve geldiği bir gecenin sabahında evinin kapısı çalındı. Hizmetçi kapıyı açtı, kimi aradığını sordu. Kapıdaki adam:
           
- “Bu evin sahibi hür mü, kul mu?” diye sordu. Hizmetçi:
           
- “Hürdür!” diye cevapladı. Adam:
           
- “Belli oluyor… Eğer kul olsaydı, kulluğun edebine riayet eder, oyun ve eğlence ile günlerini geçirmezdi” diyerek oradan ayrıldı.

Konuşmaları belli belirsiz duyan Bişr kapıya koştu, fakat adam yoktu. Hizmetçi gelen adamın sözlerini aynen nakletti. Bişr, büyük bir heyecanla adamın gittiği istikamete doğru yalınayak koşarak adamı yakaladı; sözlerini tekrarlattı. O kimsenin sözlerinden etkilenip yaptıklarına pişmanlık duydu ve derhal tövbe etti. Bir müddet sözünde durup içki içmeyip eğlence âlemlerine gitmediyse de, kötü arkadaşlarının etkisiyle tekrar eski haline döndü. Tövbesini tutamadı.
           
Bir süre sonra…
           
Bir gün, eğlence âlemlerinden sarhoş ve bitkin bir halde eve dönerken, yolda üzerinde besmele yazılı bir kağıt parçası buldu ve onu yerden kaldırıp öptü, temizleyerek evin duvarına astı.  Besmele yazılı kağıda güzel kokular sürdü, saygı gösterdi….
           
İşte o gece âlim ve velî  bir zâta, rüyada şöyle denildi:
           
“Git, Bişr’e söyle! İsmimi temizlediği gibi, onu temizlerim… İsmimi büyük tuttuğu gibi, onu büyültürüm… İsmimi güzel kokularla pâk eylediği gibi, onu güzel kokulu eylerim… İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve ahrette temiz ve güzel eylerim!..”

Bu rüya üç gece üst üste görüldü...
           
Rüyayı gören velî zât, sabahleyin Bişr’i arayıp soruşturdu ve onu meyhanede buldu. Meyhane kapısından içeriye; “Ona söyleyeceğim önemli bir şey var, gelsin!” diye haber saldı. Bişr içeriden çıktı:
           
- “Kimden haber vereceksin, ne var?” dedi:
           
- “Sana Allah Teâlâ Hazretlerinden haber getirdim” deyince, Bişr ağlamaya başladı:
           
- “Bana kızıyor mu? Azabı şiddetli mi olacak?” dedi. Veli zat gördüğü rüyayı anlatınca, Bişr arkadaşlarının yanına gitti ve onlara:
           
“Ey arkadaşlar! Artık yollarımız ayrılıyor! Beni çağırdılar! Bundan sonra artık beni bir daha burada göremeyeceksiniz!” dedi.
           
Ve hemen o velî zatın yanında tövbe ve istiğfar etti. O anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, ondan sonra hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara: “Allah-u Teâlâ’ya tövbe ettiğim, günah işlememeye söz verdiğim zaman ayağımda ayakkabı yoktu. Yalınayaktım.  O zaman giymediğim ayakkabıyı şimdi giymeye hayâ ederim” dedi. Bu tövbe hadisesinden sonra ayakkabı giymediğinden dolayı kendisine yalınayak manasında “Hâfî” denildi.
           
İlk dini bilgilerini aldıktan sonra hadis ilmine yöneldi ve bu alanda devrin sayılı Muhaddislerinden biri oldu.
           
Bundan sonra tasavvuf yolunda kendini eğitmeye, kendini aşmaya gayret gösterdi. İlim öğrenmeye ve öğretmeye çalıştı. Seyyah velî olarak tanındı ve şöhret buldu.         Kaynakların verdiği bilgiye göre daha sonra Bişr-i Hâfî bütün kitaplarını toprağa gömerek tasavvufa yöneldi; dayısı Ali b. Harşam’ın sohbetlerine katıldı.
           
Rivayete göre, hadis ilmiyle ilgisini kesmemesini isteyen hocası ve arkadaşlarının, “Allah yarın senden, ‘Niçin Peygamber’in hadislerini nakletmedin?’ diye sorduğunda ne cevap vereceksin?” tarzındaki sorularına şu karşılığı vermiştir:
           
“Şunu diyeceğim: Sen bana nefse muhalefet etmeyi emrettin. Nefsim ise hadis rivayet etmeyi ve itibar görmeyi arzu etmekteydi. İşte bu yüzden ona muhalefet ettim”
           
Tasavvufun önemli kuralıdır… Nefse muhalefet… Nefsi yenme… Nefisle savaş…
           
Nefsi yenme, nefisle mücadele etme, hadislerde, sahabe ve Allah dostlarının beyanlarında “büyük cihat” olarak belirtilmiştir.
           
Hz. Peygamber (as) Tebük seferinden dönüyordu. Büyük bir sefer sona ermiş, sahabe artık Medine’de evlerine dönmek üzere iken Hz. Peygamber onlara şöyle diyordu:
           
- “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz!” (Beyhaki, 11, 97)
           
En kalabalık İslâm ordusunun iştirak ettiği bu seferi Allah Resûlü “küçük cihat “ olarak niteliyor; sahabenin, evlerinde, iş ve sosyal hayatlarında nefislerine karşı verecekleri mücadeleyi ise “büyük cihat” olarak vasıflandırıyordu…
          
  “Hakiki mücahit nefsine karşı cihat açan kimsedir” (Tirmizi, Cihat 2) hadisi de aynı manaya işaret etmektedir.
           
Peki, nefis ne demektir? Kısaca nefis, insanın yaratılışında var olan içgüdülerin, aşırı ihtirasların, zaafların, bencilliğin, kendini beğenmişliğin, kıskançlık ve çekememezliğin odaklandığı merkez demektir. Bir başka ifadeyle kişiliğimizin olumsuz yönüdür. İşte “büyük cihat”, insanın nefsanî arzularına ve aşırı isteklerine karşı direnip savaş açmasıdır.
           
 Hz. Ömer’in hayatından güzel bir örnek verelim:
           
Halife olduğu dönemde bir gün Hz. Ömer sırtına su tulumu alır, çarşıda, herkesin görebileceği bir meydanda yürümeye başlar. O, devrin devlet başkanıdır... Sırtında su tulumu, yürüyor… Oğlu Abdullah bu durumu görünce, harekete geçer, babasının yanına yaklaşır ve sorar:
           
- “ Babacığım! Ne yapıyorsun? Bu hâlin nedir?”  Cevabı şudur:
           
- “Ey Abdullah! Oğlum, bırak beni! Bir an nefsimi, kendimi beğenir gibi oldum!  Onu yenmek için böyle yapıyorum!”
           
Hz. Ebu Bekir (ra) de; “Büyük adam, nefsini yenen kişidir!” demiştir.
          
  Hz. Peygamber’in (as) şu sözü de meşhurdur:
          
  “Kuvvetli pehlivan güreşte başkasını yenen değildir. Asıl pehlivan, öfke sırasında kendine hâkim olabilendir.” (Buhari, Edeb 7)
          
  İşte Bişr-i Hâfî, Hz. Peygamberin ve büyük sahabelerin yolunda yürüyen, nefsiyle sürekli mücahede ve mücadele halinde olan bir sûfidir. Bişr’in tasavvufi düşüncesinde takvâ ve nefse muhalefet çok önemli yer tutar. “Kırk yıldır canım kebap ister, henüz onu elde edebilecek helâl para bulamadım” demiştir. O, kişinin eli darda iken ikramda bulunmasını dünyanın en zor işlerinden biri olarak görmektedir. Bir gün onu soğuktan titrerken gören dostları bunun sebebini sorduklarında şu karşılığı almışlardır:
           
- “Fakir ve düşkünleri hatırladım! Onlara yardım edecek kadar zengin olmadığımdan onların acılarını hiç olmazsa bu şekilde paylaşmak istedim.” (DİA, Bişr-i Hâfî mad. c,6, s.222)
           
           
Şu şiir, ona aittir:
           
“Bu günü düşünme,
Dün geçti, yarın var mı?
Gençliğine güvenme,
Ölen hep ihtiyar mı?”
           
Aşağıdaki güzel sözler de onundur:
 
“İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma!”
“Kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi, iyiliklerinizi de gizleyin.”
           
          
  Adamın biri Bişr-i Hâfî’ye gelip; ‘Bana vasiyet et!’ dedi. O da şöyle söyledi:
           
‘Şöhretten sakın, helâl lokma yemeye gayret et!’

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.