Nimete şükür imandandır
Grup Sayfamız için

İnsan ister ki her şey gönlünce olsun. Dünyada adeta cenneti yaşasın. Allâh’ü Zü’l Celâl ise kullarının cennet için dünyada çalışmalarını, âhirette yaşamalarını irade buyurmuştur.

Rahmeti ile her şeyi kuşatan Yüce Rabbimiz bizleri hadsiz/hudutsuz nimetlerle mücehhez kılmıştır. Bu nimetlere karşılık olarak da Zât’ı Ulûhiyyetine teşekkür etmemizi istemektedir.

Sonsuz merhamet sahibi Rabbimize karşı hakkıyla şükürde bulunmamız, bahşetmiş olduğu nimetlere hakkıyla teşekkür etmemiz esasen imkansızdır. Mesela bir akıl nimeti, tefekkür nimeti, ezberleme/hıfzetme gibi nimetlerin şükrünü nasıl edâ edebiliriz. Ancak Rabbimizin bağışı ve merhameti ile şükredenlerden sayılabiliyoruz. Yoksa; aldığımız her nefes karşılığında şükretmemiz gerekir. Bunu nasıl yerine getirebiliriz.

Tükettiğimiz gıdaların hakkını nasıl veririz. En büyük nimet olan sağlık ve afiyette oluşumuzun şükrünü nasıl edâ edebiliriz.

İnsan, nimetler elde iken genel olarak şeytan ve gafletinin etkisiyle nimete şükrü pek aklına getirmez. Sahip olduğu nimetleri kendisinin kazandığını zanneder. Nankör olur. Bu durum ise nimetlerin elden gitmesine, hatta daha da sefil bir duruma düşmesine sebep olur.

Dünyaya gelirken hiçbir şeyimiz yoktu. Hayat boyunca elde ettiklerimiz bu sebeple bize emanettir. Sadece Allâh’ın (CC) vermiş olduğu kabiliyetlerle çalışıp çabalıyor ve hayatiyetimizi devam ettirecek kazançlar elde ediyoruz. Ölüm vakti geldiğinde ise, aynen dünyaya geldiğimiz gibi hiçbir şey alamadan gidiyoruz. Yani hayatımız boyunca kendimizin zannettiğimiz her şeyi geride bırakıyoruz. İşte ölüm bize dünyada bir emanetçi olduğumuzu ve bize emaneten verilen nimetlere ihanet etmememizi ve nimeti verene şükretmemizi hatırlatıp duruyor.

Her nimetin şükrü kendi cinsinden olmakla beraber farklı şekilleri de bulunmaktadır. En başta geleni ise nimeti vereni akıldan çıkarmamak, tefekkürde bulunmaktır.

Mesela kendisi sağlıklı iken hasta veya engelli birine rastladığında, kendisini onların yerine koymak ve yardımcı olmaya çalışmaktır. Kazanmış olduğu servetinden zekât ve infâkta bulunmak suretiyle Allâh’a (CC) şükrünü edâ etmeye çalışmaktır. Allâh’ü Teâlâ (CC) kimine bol vermiş, kimine orta ve kimilerine de az vermiştir. Verdikleri ile vermediklerini denemek için, hikmetinin gereğince insanları birbirlerine muhtaç kılmıştır. Maddiyatın şükrü bu manada; Allâh’ın (CC) muhtaç kullarını sevindirmekten geçmektedir. Sen sevindir ki; Allâh (CC) da seni sevindirsin. Böylece elindeki nimetin şükrünü de edâ etmiş olursun.

Nimetin şükrü kesinlikle ertelenmemelidir. Maâzallah bir erteleme girerse, o zaman araya şeytan da girer ve bugün yarın derken zaman hızlıca akıp gider ve cimrilik başlar. Hak sahipleri unutulur. İnsanda bencillik hakim olur. Üstelik hayr’u hasenât yapmadığı gibi, bu hayırsızlığını da savunmaya başlar ki; Allâh korusun kazandığının hayrını göremeden ve üstelik hesabını da âhirette vermek üzere ölüm kendisini ansızın yakalıyıverir. Sonrası ise mâlûm. Bu hususta bir de Âlemlere Rahmet Peygamberimiz (SAV)'e kulak verelim. Bakalım bizi nasıl uyarıyor ve nelere dikkatimizi çekiyor:

“Kıyamet günü kul (hesap vermek üzere Allâh’ın huzuruna) getirilir. Yüce Allâh:

-Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi hizmetçi kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü? Diye soracak. Kul da: -Hayır! Diyecek. Allâh’ü Teâlâ Hazretleri:

-Öyleyse bugün ben de seni unutacağım. Tıpkı senin (dünyada) beni unuttuğun gibi buyuracak.” (Tirmizî, Kıyâmet 7)

Hadis’te ifade buyurulan Allâh’ın unutması; kulunu azaba terkedilmesidir.

Bir başka rivâyete de şöyle buyurulur:

“Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu? Diye sordu. Ashâb-ı Kirâm: Hayır! Yâ Resûlellâh! Diye karşılık verince:

-Bulutsuz (ayın on dördü/Dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu? Diye tekrar sordu. Ashâb-ı Kirâm yine; Hayır! Yâ Resûlellâh! Deyince:

-Nefsim Kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olamayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rab Teâlâ:

-Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana eş/zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana hizmetçi kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi? Diye soracak. Kul: -Evet Ey Rabbim! Diyecek. Allâh’’ü Teâlâ:

-Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi? Diyecek. Kul, bu soruya; Hayır! Diyecek. Rab Teâlâ! -Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi, diyecek. Sonra ikinci kul Allâh’ın karşısına çıkar. Allâh’ü Teâlâ da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de, birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: -Evet Ey Rabbim! Der. Allâh’ü Teâlâ da:

-Benimle karşılaşacağını hiç aklına getirdin mi? Diye sorar. Kul: -Ey Rabbim! Sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım. Oruç tuttum. Sadaka verdim der. Elinden geldiğince Rabbine karşı övgüde bulunur. Allâh’ü Teâlâ:

-Bu hususta lehine şehâdet edecek biri var mı? Diye soracak. Kul:

-Hayır! Yok Yâ Rabbi diyecek. Allâh’ü Teâlâ:

-Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek, der. Kul kendi kendine: Benim aleyhime şahitlik yapacak olan kim? Diye düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: Haydi konuş! Denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse Allâhın gazabına uğrayan münafıktır. (Müslim, Zühd 16)


Fırsat elde iken bu uyarılara dikkat edip, nimeti vereni asla unutmamalıyız. Beş vakit namaz hiçbir şekilde aksatılmamalı. Bir nimete kavuştuğumuzda iki rekat şükür namazı kılmalıyız. İşlimizin olduğuna dair sevindirici bir haber aldığımızda mutlaka şükür secdesi yapmalıyız.

Allah’ı unutanlardan olmamak ve hesap gününde de unutulmamak için elimizden geldiğince şükredenlerden olmaya çalışalım vesselâm.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol