Peygamber Kardeşleri, Modernite ve Facebook  Çocukları
Yemyeşil üzüm asmasının altında ılık ılık eser rüzgarla sallanan çınar ağacının hışırtısı eşliğinde, üzerinde oturduğum asırlık divanın ayaklarını tahta kurtları kemirirken odun ateşinde fokur fokur kaynayan semaver çayını yudumlamanın verdiği hazzı anlatmayı o denli çok isterdim ki… Ta ki amansız bir derde müptela olmasaydım. Ta ki sözümüzü, özümüzü, kültürümüzü ve belki de en önemlisi inancımızı derinden ama hızla kaybettiğimizi fark etmeseydim.
Nerden başlamalı, nasıl bir giriş yapmalı diye kararsızca düşünürken belki de ‘‘biz’’le başlamak daha doğru olacaktır. Doğru ya, gerçekten biz kimiz?

Bundan asırlar asırlar evvel, Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber (sav) etrafında halelenmiş onlarca sahabi, tıpkı gökyüzündeki yıldız misali. Allah’ın Rasülü: ‘‘Kardeşlerim gelecek’’ buyurunca Sahabe efendilerimiz: ‘‘Anamız babamız sana feda olsun ya rasulullah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?’’ diye sorarlar. Cevap olarak ‘‘Hayır, siz benim dostlarımsınız. Kardeşlerim; beni görmeden bana iman edecekler, beni görmeden beni çok sevecekler’’ buyurmuşlar.

Zannımca efendimiz, bizim kim olduğumuza dair gayet net ve latif bir tarifte bulunuyor. Yani biz sadece bir ümmet değil aynı zamanda peygamber sevgilisi ve bir adım daha ötesinde ise peygamber kardeşiyiz. Ne mutlu bize, ne mutlu peygamber sevgililerine ve kardeşlerine!

Hani hep duyarız ya: ‘‘Sevmek, Sevdiğin gibi olmaktır.’’ diye. Acaba gerçekten biz, sevdiğimiz gibi miyiz? Mesela peygamberimizi ve Allah-ü Teala’nın müminlerin anneleri olarak belirttiği peygamber hanımlarını çok sevdiğimizi iddia ederken onlar gibi olmaya yani sevdiğimiz gibi olmaya çalışıyor muyuz? Sevdiğimizden ve sevdiğimiz gibi olmaya çalıştığımızdan zerre kadar şüphem yok ama gözleri görmeyen bir sahabe efendimiz peygamber evine misafir olduğunda bile Hz. Aişe, emir gereği mahremiyet kurallarına riayet ederken günümüz Müslümanlarının sosyal ağlarda boy boy (kapalı ama açık) resim yayınlamaları niye?

Adım adım, profilimize ilk önce“romantik islam’a” dair vecizeleri, sonra vesikalık resimlerimizi ve sonrasında da“altın vuruşu” yaparak sosyal hayatımızdan kareleri, ev hallerimizden enstantaneleri nihayet özel arkadaşlarımızla birlikte sınırları zorlayan veya zevcelerimizle en masum(!) pozlarımızı paylaştık, haremi paylaştıkça harama yakınlaştığımıza aldırmadan. Moda ve modernite müptelalığıyla paylaşmayı öğrendik; beğeni hevesiyle arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi, buselerimizi, en özel anlarımızı ve sadece iki kişinin bilmesi gerekenleri umarsızca, yarışırcasına paylaştık. İlim (bilgi) dışında paylaşılan her şeyin tükeneceğini umursamadan. Gerçekten biz böyle mi olmalıydık?

Açık söylemek gerekirse İslam’a dair her ne varsa hepsinin tam tersini seve seve yaptığımızı gördükçe kahrolmamak elde değil. Değil mi ki biz, bir Müslüman kadının bir tek saç teli için Maraş’ı cehenneme çeviren ve o cehennem ateşinde Fransızları yakan Sütçü İmam’ın torunlarıyız. Bir tek saç teli için Maraş’ı ateşe veren Sütçü İmam, bugün tesettürün adım adım aksesuara dönüştürüldüğünü görse acaba torunlarından sayar mıydı bizi? Başörtüsünü örterken Kur’an emrinden ziyade marka isminin ve logosunun görünürlülüğüne özen göstermemiz ve insanların gözlerine sokarcasına renk cümbüşüne bürünmemiz, eziklikten midir yoksa yağmur ve güneş birlikteliğinden doğan gökyüzündeki gökkuşağının yetersizliğinden midir bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise; tesettürlü olmamanın sadece günah, tesettürü modalaştırmanın hem günah hem de İslam’a hakaret olduğudur.

Aslında ‘‘bizi’’ anlamaya çalışmıyor da değilim. Heybetli bir mazimiz, tarihin derinliklerinde köklerimiz bulunmasa; en mükemmel inanca ve en son peygambere sahip olmasak rüzgarın önündeki yaprak misali Fatih’ten Harbiye’ye, doğudan batıya, tesettürden modaya, Allah’a ısmarladık’tan bye bye, mektuptan facebook’a, sohbet meclislerinden stadyumlara savruluşumuzu anlamlandırabileceğim. Ama böyle de değil ki…

Son peygamberden ve en mükemmel dinden kastım, Sevan Nişanyan’ın özgürlük safsatası adı altında öne sürdüğü fikirler değil elbette ya da maziden mana Timur Savcı’nın, Taylan Kardeşler’in, Halit Ergenç’in, Meryem Uzerli’nin tahayyül ettiği hayali Osmanlı değil tabi ki.

Tarihini dizilerden öğrenen bizler, keşke biraz da kitaplara göz atsak nasıl olur. Tarihimize değer vermediğimiz gibi tarihçilerimize de kıymet biçmediğimiz aşikardır. Batı hayranlığından olsa gerek ya da ‘‘en iyiyi yaparsa Avrupalı yapar’’ düz mantığından hareketle Ahmet Akgündüz’ün Bilinmeyen Osmanlı’sını okumayız, Mustafa Armağan’ı es geçeriz ama Osmanlı kaynaklarını hiç taramamış birkaç çapulcu parçasının tamamen hayal ürünü olan tasvirlerini evimizin duvarlarına asarız. Napalım biz böyleyiz işte…

Kısaca; en son teknoloji makineye sahibiz ve en kaliteli hammaddeyi kullanıyoruz ama çıkan ürün defolu oluyor maalesef.


 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Mesut özyürek 2 yıl önce

Yorumunuz;"Allah razı olsun.kanayan yaramıza bir kezde siz işaret ettiniz.

Avatar
AHİR ZAMAN 2 yıl önce

Ahir zamanın da ahirinde yaşıyoruz kardeşim. Artık, Allah'ın kıyamet sahnelerini ufaktan haber verircesine gösterdeiği günleri aşikar olarak bizatihi yaşıyoruz. Uzak değildir herhalde çünkü, telekomünikasyon alanında inanılmaz boyutlarda ve kısa zaman aralıklarında gelişmeler yaşanıyor ki, aynı Süleyman a.s zamanında yaşandığı gibi, madde hiç bozulmadan dünyanın bir yerinden bir yerine taşındğı an, fiziğin de teknolojinin de ve tabii ki insanlık değerlerinin de geldiği son nokta olacaktır çünkü, insanlar maddede ne kadar ilerliyorsa ( kainatta her varlık zıddıyla kaimdir, ayakta durur, varolur = Allah'ın evamiri tekviniye - yaratılış, varoluşa dair kanunlar - ı gereği ), manada da o kadar gerilemektedir, böylece Allah da insanların bu halini bildiği gördüğü içindir ki; Şam'daki Beyaz Minare'ye İsa a.s yükseltildiği göğden inecek ve rivayetlere göre 40 gün ya da 40yıl gibi tadımlık bir zaman kadar İslâm şeriatıyla bütün dünya idare edildikten sonra, beklenen kiyamet sahneleri kısalacak