Peygamber gönderilmeyen bir millet yoktur. (bk. 10 Yunus 47, 16 Nahl 36, 35 Fatır 24). Bu sebeple peygamberlerin sayıları pek çoktur. Bunlardan çok azının Kur’an’da ismi geçmektedir.

Hz. Nuh’a kadar peygamberler insanların tamamına gönderilmişlerdi. İnsanlar sayı olarak azdı ve bir havzada yaşıyorlardı. Yüce Allah insanlığın ilk döneminde olduğu gibi bütün insanların tek peygamberliğin çatısı altında toplanmalarını diledi. Ara dönemde kalan peygamberler o günün şartları içerisinde ulaşım iletişim imkânsızlıkları nedeniyle bir bölgeye ve genelde bir kavme gönderilmişlerdi. Belli bir bölgeye gönderilmiş olmaları, başka bölge veya kavimden biriyle karşılaştıklarında ona dini tebliğ etmezlerdi anlamına elbette gelmez. Örneğin Hz. Musa İsrail oğullarına gönderilmesine rağmen Firavun ve ona tabi olanlara da dini tebliğ etmiştir. 

Allah hem “alîm“ hem “hakîm”dir, son ve evrensel peygamberin kim ve nerede olması gerektiğini ilmi ve hikmeti gereği belirlemiştir. İman edenin bunda şüphesi yoktur. Yine de imanın bilgi ve hikmetle desteklenmesi imana güç verir. Delil ve hikmete dayalı olmayan iman, bu haliyle çok da anlam ifade etmez, itirazlarla karşılaşırsa zail olur.

Kur’an-ı Kerim, indirildiği dönem müşriklerinin Peygamber’e itirazlarını bize anlatıyor. Bir peygamberin insan değil melek olması gerektiğini söylüyorlar. İnsan peygamber olacaksa ileri gelenlerden mal-mülk sahibi biri olması gerektiğini iddia ediyorlar. Önceki peygamberler gibi göze hitap eden hissi/kevni mucizelerinin olması gerektiğini; yerden su fışkırtıp bu suların suladığı bahçeleri, bahçelerinde köşkleri olması gerektiğini ileri sürüyorlar vs.

Aslında onların bu iddiaları gerçek dinden uzaklaşmış kimselerin peygamberlik tahayyülleridir. Dikkat edilirse dini nassların anlattığı gerçeklerden uzaklaşmış Müslüman kesimlerin bazılarında Peygamberin yemek yemeden doyduğu, arkasını bile gördüğü, gölgesinin olmadığı; meleklerin tamamından hatta kendisine Kur’an’ı öğreten Cebrail’den bile üstün olduğu ve binlerce olağanüstülük gösterdiği ileri sürülmektedir. Bu anlatılanların mucize veya kerametle bir ilgisi yoktur. Çünkü mucize ve keramet bir an için vuku bulan şeylerdir, hayat boyu devam etmezler.

Bu girişten sonra asıl konumuza gelelim:

Arap yarımadası coğrafi konum olarak doğuyu batıya ve kuzeyi güneye bağlayan yolların kesiştiği bölgedir. O halde söz konusu yarımadanın dışında yaşayan insanlarla ulaşım ve iletişim için uygun bir bölgedir. 

Sosyo kültürel yapısı itibariyle incelendiğinde yeni gelecek dinin safiyetini bozacak yahut onu kendi içinde eritip yönlendirecek güçlü bir din ve medeniyet bulunmamaktadır. Aynı şekilde yeni dini bastırıp boğacak mesela o günün Bizans veya İran’da olduğu gibi bir devlet gücü de yoktur. Bireyler o günün toplumlarına nazaran nispeten daha özgürdür.

Puta tapmak, içki içmek, fuhuş, kendini soylu addeden bazı aileler için kız çocukları diri diri gömme gibi cahiliye adetleri vardı ama hür insanın zina etmesi hoş karşılanmıyordu. Mazlumun hakkını korumak için Hilfu’l-Fudûl diye bir kurum tesis edilmişti. Misafirperverlik, cömertlik, sözünde durmak, bildiği erdemler uğruna canından bile vazgeçebilmek o toplumun temel meziyetleridir. Yeni dine bağlandıkları takdirde bu uğurda mallarını ve canlarını feda etmekten kaçınmayacaklardı.

Kur’an’da, Kureyş suresinde de ifade edildiği üzere çevre milletlere ticari seyahatleri olurdu. Bu sebeple çevre milletlerin inanç, kültür ve medeniyetleri hakkında bilgi sahibi idiler.

Cumhuriyet döneminde Osmanlı’nın olduğundan fazla karalanması, Abbasi dönemi tarihçilerin Emevileri olduğundan fazla karalamaları ve bütün dünyada modernist eğilimlerin geçmiş milletleri olduğundan fazla karamaları gibi Müslümanların da cahiliye dönemini olduğundan fazla karalamaları doğaldır. Mesela kaynaklarımıza bakılırsa cahiliye toplumunda okuma-yazma oranı o kadar düşük idi ki o günün şehirlerinin en büyüklerinden biri olan Mekke’de okuma-yazma bilenler ancak 10-15 kişidir. Oysa bu toplum geçimini ticaretle sağlıyor, her yıl hac mevsiminde yapılan şiir yarışmalarında birinci gelen şiirler Kâbe duvarıma asılıyordu.

Bedir’de esir düşen 70 müşrikten 4 tanesi Müslümanlara okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakıldığı, birinin de okuma-yazma bildiği halde fidye vererek serbest kalmayı tercih ettiği kaynaklarda zikredilmektedir.

Peygamberlerin temel vasıfları tebliğdir. Tebliğin ilk ve temel aracı ise dildir. Son peygamberin Arap yarımadasında gönderilmesinde Arap dilinin önemli bir yeri vardır. Bir toplumun dili o toplumun muhayyile ve düşünme gücüyle yakından ilgilidir. Belki Yunanlılarda olduğu ölçüde sistematik düşünce, dolayısıyla felsefe ve filozoftan söz edilemez ama düşünme ürünleri daha yaygındır. Her şair, her hatip kendi çapında bir filozoftur. Bir Kus b. Saide’nin hitabesi yalnız başına bir felsefe kitabı değerindedir.

Her milletin coğrafi, iklimsel, ekonomik ve sosyal hayatın yönlendirdiği ve oluşumunda etkili olduğu sanat uğraşıları vardır. Arapların sanat uğraşıları dildir. Onlar söz ustaları idi. Bu uğraşıları nedeniyle Arap dili Allah’ın son mesajını taşımaya elverişli hale gelmişti.   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.