MEVLÂNÂ’DAN HİKÂYELER

Türk-İslâm dünyasının en ünlü şair, mütefekkir ve mutasavvıflarından olan Hz. Mevlânâ (1207-1273), 1207 tarihinde bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Annesi Mü’mine Hatun, babası, devrin önemli bilginlerinden olan Bahâeddîn Muhammed, dedesi Celâleddin Muhammed’dir. Babasının lakabı, “Âlimlerin Sultanı” anlamında “Sultanu’l-ulemâ”dır.

Babası, Belh şehrinden ayrılıp Anadolu topraklarında uzunca bir yolculuk sonrasında ailesi ve yakınlarıyla birlikte 1222 yılında yedi yıl kalacakları Karaman’a yerleşti. Hz. Mevlânâ, Karaman’da, 18 yaşında iken Gevher Hatun’la evlendi. Alaaddin Çelebi ve Sultan Veled isimli çocukları burada dünyaya geldi. Daha sonra hanımını kaybeden Mevlânâ, Kerrâ/Kirâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Babası, bu kentte müderris olarak halkı irşad ediyor, Mevlânâ da ilmini sürekli artırıyordu. Karaman’dan sonra Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubad’ın ısrarlı davetleri üzerine ailece Konya’ya göç ettiler. Konya’ya yerleşmesinden iki yıl sonra 1281 tarihinde Mevlânâ’nın babası vefat etti ve buraya defnedildi. Mevlânâ, babasının vefatından sonra onun makamına geçti, vaazlarıyla şöhreti Anadolu’ya yayıldı.

Mevlânâ, büyük sûfi, sevgi insanı, düşünür ve tüm zamanların en ünlü şairi olarak tanındı. O, “İnsanı sevmek ibadettir” diyen farklı bir mutasavvıf, sıra dışı bir şahsiyet, evrensel bir dehadır. Sevgi insanıdır o. İşte bu yüzden hiç unutulmadı. Bu yüzden mesajları, kendi deyimiyle “çığlığı” dünyaya yayıldı. Eserleri onlarca yabancı dile çevrildi, dünyanın dört bir tarafından milyonlarca seveni ve takipçisi oldu her zaman. Fikirleri, görüşleri şiirleri, öğretileri yüzlerce düşünüre ve şaire ilham verdi. O vefatından sonra da giderek artan etki ve şöhreti ile insanların gönlünde yaşamayı sürdürdü; 2006 yılı, UNESCO’nun aldığı bir kararla “Mevlânâ yılı” olarak kabul edildi.

Yedi yüz yılı aşan bir zamandır gönüllerde yaşayan Mevlânâ’nın yolu, sevenleri ve okurlarınca hep bir “aşk ve sevgi medeniyeti” olarak anlaşıldı, algılandı. “Aşk benden doğmadı, aşk beni doğurdu” diyordu asırlar önce. Aşk çocukları, ondan esinlenerek aradılar ilahi aşkı. İnsanlar, Divan-ı Kebir ve Mesnevi başta olmak üzere onun eserlerini okuyarak tanıdılar aşkı. Ve o, Osmanlı cihan devleti başta olmak üzere pek çok millet ve devlet içinde hep bir gönül sultanı olarak anıldı.

Hz. Mevlânâ 17 Aralık 1273 tarihinde vefat etti. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayın; bizim mezarımız ârif kişilerin gönüllerindedir” dediği gece ebediyete yürüdü. Ardından ağlanmamasını istediğinden dolayı öldüğü güne “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) denildi ve ölüm yıldönümleri bu adla anıla geldi. Onun cenaze törenine her dinden, (Mecusi, Hıristiyan, Yahudi…) her milliyetten pek çok kişi iştirak etti ve tabutunun ardından saygıyla yürüdü.

Vefatının 744. yıldönümünde bazı ibretlik hikâyeleri ve rubâîleri ile biz de gönüller sultanını rahmetle anıyoruz.  Ders çıkarılması dileğiyle…

Lokman İle Efendisinin Hikâyesi

Ne vakit sofra hazırlansa, Lokman’ı çağırtırdı hep efendisi. Önce Lokman uzatırdı elini yemeğe, sonra efendisi başlardı yemeğe. Lokman’ın yediği kaptan yemekti âdeti ve ayrık kaba israf derdi. Lokmansız sofrada iştahı kapanır, onunla yemeği dirlik bilirdi. Bir karpuz hediye gelince efendiye, seslendi de oğluna “Lokman gelsin” diye. Sıcak mı sıcaktı gün… Gelince Lokman, bıçağı iştahla sapladı efendi karpuza… Ve bir dilim kesip koydu önüne… Sanki buz şerbeti sunuldu susuza… Ve başladı yemeğe Lokman… Bir dilim daha! Şeker gibi yiyordu, öyle tatlı, öyle neşeli… “Ye” diye diye, dilimlerin sayısı gelmişti on yediye…

Efendisi aldı sonra bir dilim kesip yeniden, “Tatlı galiba karpuz, hele bir bakayım!” diye (geçirdi) içinden. Lokman’ı istekle yer görünce, gönlü doldu. Galiba iştah ve arzu ile karpuza mağlup oldu. Yer yemez ağzını yakmıştı karpuz. Diline ve ağzına değmişti sanki acı bir tuz. Sustu kaldı bir müddet, hiç konuşmadı. “Ey canımın canı!” dedi, Lokman’a neden sonra. “Bu zehiri nasıl yedin bitirdin; eziyeti lütfa nasıl karşı getirdin?!. Nedir bunca sabırlılık, nedir bu sabır? Cana düşmanlık mı oldu şimdi tahammülde sınır?  Neden bildirmedin acılığını, bildirmedin kibarca neden? Maksadı sakladın hele neden?”

Dedi ki Lokman: “Efendim! Senin nimetinden çok faydalandım ben. Çok beslendi tenim ve canım nimetlerinden… Senin gibi bir efendinin, ayıptır sunduğu bir şeye acıdır demek ve nimetine yüz buruşturup ekşi surat göstermek… Bedenimde bellidir hakkı nimetlerinin; saymakla biter mi nasibi her kemiğin, ya ki derinin! Katlanamayacaksa acısına senden bir acı lokmanın; toprak serpilsin başına da, canına da bu Lokman’ın. Değil mi ki senin lütuf elindendi bu karpuz… Bana şeker tadı gelir onun acılığından, gelmez tuz. Çünkü sevgidir bal eden ağuyu. Ve sevgidir altın eden bakırı…            

Bir İksirdir Sabır

Demirden kıvrımlar yaptığını gördü Lokman, ziyaretine gittiği vakit Davud’un. Demiri halka halka yapıyordu o ulu sultan; sonra birbirine geçiriyordu tek tek. Zırhın nasıl yapıldığını görmemişti Lokman o güne dek, hatta bilmemişti bu sanatın nasıl bir sanat olduğunu da. Hayret içinde kaldı, şaşkınlığı arttıkça arttı. “Bir sorsam Acaba kendisine!” diyordu içinden, “Neden geçirmede halkaları birbirine?” Sonra caydı bu fikrinden, “Sabretmek gerek!” dedi, “Sabır ki hedefe giden rehberdir.” Sormasam da açıklar elbette o bunun nedenini. Diğerlerinden daha iyi uçmaz mı hem sabreden kuş! Sorarsam belki gecikir onun açıklaması ve kolay olan zorlaşır birden sabırsız için!

Böyle sabretti bir süre Lokman. O arada işini bitirdi Davud… Ve giyindi zırhını tamamlayarak. Lokman, sabrın yararını gördü; halkaların ne işe yaradığını da…

“Ey temiz gönüllü!” demişti Davud, “Savaş sırasında yaralanmayı önler bu güzel giysi!” “Sabır da kutlu bir giysi” diye karşılık verdi Lokman, “Üzüntüyü önlüyor o da.” “Tanrı yüz binlercesini yarattı kimyanın, ama sabırlı iksiri gibisini hiç yaratmadı!

Ölüm Gazeli

“Geçip gitmede ömür… Umutlar hep yarın, yarın! Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler…

Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say ve bak bakalım hangi sevdalara harcamadasın sayılı günleri!

Bazen cüzdan doldurmayan bir iş, bazen mide ondurmayan bir aş telâşı… Nefesler bir bir tükenmede kardeş, ömür akmada…

Birer birer çekip almada ölüm bizi ve dehşetiyle sarartıp soldurmada hem beti benizi…

Ölüm ki yolda durmuş bekliyor, insan ki hâlâ gezip tozma sevdasında…

Ölüm ki, kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasında… Nerelere gitmede aklı gaflete dolanın bilmem ki, cevherle öz arasında?

Bırak teni besiye çekmeyi… Bırak mezar kurtlarına sofra donatmayı! Gönlünü besle asıl ki, odur yücelerde uçacak!

Bırak bu murdar leşe çokça yağlı ballı vermeyi! Kim ki yağla balla besliyor bedeni, şehvetin ardına bağlanıp kalıyor teni…

Manevi yiyecekler sun, elinden geliyorsa sen ruhuna, hikmetli gıdalar sun… Ta ki yol uzun, azık az demesin, gideceğe yere pek varsın, haram lokma yemesin…

Uyku Bastırınca

İnsanlar! Aydan da, ay ışığından da üstün olanlar ey!

Neden kıvranıp durmadasınız su ve toprak içinde; balçık bir bedene neden sıkışıp kalmadasınız ey!

Parlamıyorsunuz, neden! Soyut varlığınızla neden hapsolmadasınız somut bir kalıba? Gaflet suyunda boğulmalar daha niceye dek ey!

Kalkınız! Uyumayınız gece ve gündüz… 

Kalkınız ey! Neden uyanmıyorsunuz?

Sır Odur Ki Gizli Gerek

Sır odur ki gizli gerek, hem doğru değildir söylemek. Esrarını gizleyenin boynu bükük olmaz demek.

Üç şeyin gizli gerek der bilgeler; paran, yolun ve düşünceler…

Bu üçünün çoktur düşmanı. Gizlersen eğer, ne soranı bulunur, ne arayanı.

Yakının olsun, isterse uzak; birine söylersen sırrını, artık ona veda et! İki dudağı aşarsa yayılır çünkü sır.

Bazı Rubâîleri

“Ey gönül! Sakın kendini gama kaptırma

Dünyada sana mahrem olmayanların sohbetine katılma.

Yavan ekmek ve tere ile yetindiğin sürece,

El-âlemin sana bıyık altından gülmesine aldırma.”

“Dinî vecibeleri yapmadan Rahmân’ın cennetini isteme.

Hakk’ın izni olmadan Süleyman’ın mülkünü isteme.

Madem ki işin sonunda ölüm vardır.

Öyleyse hiçbir Müslüman’ın kalbinin kırılmasını isteme.”

“İnsanın bilgisine, hünerine bakma.

Sözünde duruyor mu, vefası var mı, ona bak.

Eğer ahdine vefa gösteriyorsa,

Onu ne kadar övsen de durma, övmeye bak.”

“Ey can, şeker kamışından bir şekilde şeker yaparlar.

Dut ağacının yaprağından, ipek elde ederler.

Yavaş ol, acele etme, sabret ki.

Sabırla, koruktan helva yaparlar.”

“Ey gönül! Sen her hayâle kapılıp mağrur olma.

Kelebek gibi her ışığa koşup kendini yakma.

Yalnız kendini düşündükçe Allah’tan uzak kalırsın.

Kendini bil, yakına gel, Allah’tan uzak kalma.”

“Her gün bir konaktan kalkıp, başka bir yere göçmek,

Ne hoştur donmamak için akarsu gibi akıp gitmek.

Düne ait söz, dünle beraber geçip gitti.

Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.”

----------------------------------------------------------------

İSKENDER PALA, Mevlana, Kapı Yay., İstanbul 2007.

MEVLÂNÂ, Divan-ı kebir, ç. A. Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1992.

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RUMÎ, Mesnevî, Tablet Yayn., Konya 2004.

RUBÂÎLER, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, DİB Yayn., Haz, H. İbrahim Sarıoğlu, Ankara 2015

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
SA SALAHADDIN LEKESIZER 2017-12-25 16:00:36

ADINI KOYMUŞSUN HIKAYE DEMİSSIN BIRAZDA MASAL ANLATTA HEMCINSLERİN OYALANSIN YAZIK İNSANLARIN ZAMANININI CALMAK EN BÜYÜK ZULÜMDÜR ALLAHA EMANETSINIZ