Akıl ve vicdan ortak çalışmazsa sonuç hüsran olabilir!
Düşünme ve düşündüklerini ifade edebilme kabiliyetine sahip olan, Allah’ın kendisine halife kıldığını ifade ettiği, teklife muhatap kılınan, İnsan dediğimiz eşref-i mahlukat; eğer Vahye dayalı olarak akıl ve vicdanını birlikte çalıştıramazsa, eş zamanlı hareket ettiremezse kendisine ve topluma onulmaz yaralar açabilmekte ve telafisi mümkün olmayan zararlar verebilmektedir. Eşref-i mahlukat nitelemesinin (övgüsünün) ardından esfel-i safilin[1] (yergisi) vurgusu yapılmaktadır ki hem maddi, hem de manevi anlamda kayıplara uğrayacağımıza işaret ediliyor.
           
Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de müminlerden bahsederken; “ Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir. Ki onlar, namazlarında huşuludurlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatı verirler. Ve onlar ırzlarını korurlar… Ve o müminler ki emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Onlar namazlarını korurlar.”[2] Buyurarak müminlerin temel niteliklerinden bahsediyor. “Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.” Vurgusu yapılırken aslında yüz çevirmemiz gerektiğine işaret edilmektedir.
           
Sözüne itimad edilen, fiillerine itibar edilip örnek alınan, ahlak-ı hamide üzere olduğuna şehadet edilen kişiler olmamız gerekirken, bu günkü Müslüman profili bunun tam tersini gösteriyorsa, sözümüze itibar edilmez hale gelinmişse, ahlak-ı zemime genel karakterimiz gibi görünmeye başlamışsa pusula istikametinde gidemiyoruz demektir.
           
Belki de günümüz insanının en büyük zaaflarından birisi bu olsa gerektir. Dudaklarla kalbi birlikte hareket ettirememek ne büyük kayıp! Sırrı muhafaza edememek ne kadar vahim sonuçlar doğuran manevi hastalıklardandır.
           
İnsanlar belki konuşurlarken çok güzel, beliğ, veciz ifadelerle meramlarını ifade ediyorlar ama maalesef aynı insanlar ameli uygulamalara ve itikadi duruşlara gelince aynı berraklıkla, aynı güzellikle, aynı netlikle kendilerini ve tavırlarını ortaya koyamıyorlar…
           
Saf suresindeki Rabbimizin şu ikazlarını hepimiz dikkate almak zorunda değil miyiz? “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında en sevilmeyen bir şeydir.”[3]
           
Bakıyorsunuz bir insan size geliyor ve Allah’ı şahid tutarak yeminler ediyor ve “size karşı şu şu işleri yapacağım.” Diyor. İnanıyorsunuz. Güveniyorsunuz. Ancak aynı kişinin bir başka kişiye; “ben falana şunları yapacağım diye söz verdim ama aslında o sözlerin gereğini yerine getirmeyeceğim. Ben öylesine söyledim o sözleri.” Dediğini duyuyorsunuz. Size karşı verilen sözlerin yerine getirilip getirilmediği bir yana, bu insana böyle bir tutumdan sonra güven hissedebilir misiniz? Güvenirseniz ahmaklık etmiş olmaz mısınız? Mü’min firasetli olmaz mı? Böyle bir insanın kalbi durumu, itikadi duruşu ne olur? Bu bir nifak alameti değil midir? Elbette soruları çoğaltabiliriz. Ancak insanların (insanlardan bir kısmının) bu tür iki yüzlü davranışları, münafıkça tavırları, diğer insanlara karşı da güven kaybetmemize yol açabiliyor ki en zararlı olan kısmı da budur kanaatindeyim.
           
Hiç kimse, hiçbir davranışında; vicdanı, temel ahlak kurallarını, tevhidi ilkeleri bir kenara atma veya itme hakkına sahip değildir. Atalarımız demiş ya hani; “Yol kes, bel kes vicdanı elden bırakma!” Tabiî ki buradaki yol kesme ifadesi mecazi bir ifadedir. Yani yolunu şaşırıp ta bu densizlikleri yapmış olsan bile vicdansızlık etme demek istemişler.
           
Bir mü’min ya tutacağı sözü vermeli, ya da tutmayacağı sözü vermemelidir. Herkese ağam paşam dememelidir. Safını belirlemelidir. Nerede ve hangi gerekçelerle duruyorsa tam bir itminanla durmalıdır. Herkese mavi boncuk dağıtmak, herkese göz kırpmak, işve yapmak ilkeli bir duruşa sahip olan insanların yapacağı şeyler değildir.
Atalarımız yine bir darb-ı meselde “oynamaktan maksat, ütmektir.” Demişler. Elbette bir insan bir plan ve proje üretiyorsa, maksadı kazanmaktır. Maksadı hayırlı bir netice elde etmektir. Ama kazançların en hayırlısı unutmamalıyız ki, ahiret yurdunda kazançlı çıkma yolundaki gayretlerdir. Her hangi bir gayretin özünde, Rıza-ı İlahi varsa bir kıymet ifade edecektir. Aksi halde “Dünya bir oyun ve eğlenceden ibarettir.”[4]
           
Hz. Hüseyin’i (ra) sana biat edeceğiz, canımız ve malımızla seni koruyacağız diyerek Kufe’ye davet edip, Kerbela mevkiinde terk edenler sizce kazananlardan olabilirler mi? Asla olamazlar. Olamamışlardır. Bin dört yüz yıldır, ümmetin laneti ile karşı karşıya kalmışlardır. Neden? Söz verip de ahitlerinden yüz çevirdikleri için. Emanete ihanet ettikleri için. Sonuç dünyevi açıdan bir mağlubiyet gibi görünse de şehidlerin efendisi olan Hz. Hüseyin ebediyeti kazanmış, Peygamber muştusuna mazhar olmuştur.
           
Dünya üzerindeki Müslümanların meskun olduğu coğrafyanın neredeyse tamamı kan revan içindedir. Doğu Türkistan’dan tutun da Filistin’e varıncaya kadar… İçimizde birliği sağlayamazsak dışımızda tevhid etmemiz mümkün değildir. En ufak meselelerde bile belki onlarca ihtilaf sebebine sarılıp da ittifaktan uzaklaşırsak ve her uzaklaşmayı kendimizce bir başarı, bir başkaldırı olarak görürsek fotoğrafın bütününü görebilme şansını elde edebilir miyiz? Kanaatimizce asla mümkün değildir.
           
Onun için, Allah’a verdiğimiz ahdimizi unutmamalıyız ki muvaffak olabilelim.
                       
Selam ve Dua ile…
 




[1] Tin suresi
[2] Mü’minun suresi, 1-9
[3] Saf suresi, 2-3
[4] Muhammed suresi, 36

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.