“Din Samimiyettir” İstismar edilmedikçe!

Diyanet İşleri Başkanlığımız bu sene yapılacak olan (yapılan) kutlu doğum etkinliklerinin genel temasını “Din Samimiyettir.” Şeklinde belirlemişti. Kanaatimizce bu ifade isabetli bir başlık, isabetli bir hatırlatma ve isabetli bir tesbit olmuştur.
            Dini literatürde genel olarak “ihlas, ihlaslı olmak, halis niyete sahip olmak” gibi ifadelerle de dile getirilen samimiyet gerçekten üzerinde durulması, herkes tarafından içselleştirilmesi, hatta bilaistisna bütün insanlarca tepeden tırnağa donanılması gereken bir vasıftır. Olmazsa olmaz kabul edilen temel esaslardan, vazgeçilmez erdemlerden kabul edilmiş bir “hâl” dir.
            Zengin de fakir de, yaşlı da genç de, kadın da erkek de, makam mevki sahibi olan da olmayan da, güzel de çirkin de,  devlet ricali olan da sade vatandaş olan da… hasılı hangi vasıf ve durumda olursa olsun bütün mükellef kılınmış yaratıklarda olması gereken temel unsurlardan birisi olarak o ihlas, yani samimiyet karşımıza çıkmaktadır.
            Samimi olmakla beraber doğru anlayış ve istikamet üzere olmak da lazımdır. Sadece samimi olmak yetmeyebilir. Tarihimizde Haricilerin çıkışı buna bir örnek sayılabilir. Yani samimi olmakla beraber yöntemdeki hata, zihinsel çıkarımlardaki hata ferdi veya bir toplumu vahim sonuçlara götürebilir. Hariciler, kişisel hayatlarında çok dindar, ibadete düşkün insanlardı. Bir gayrimüslimin hayvanının hakkına tecavüz edersek bunun hesabını veremeyiz diyecek kadar kul hakkına riayet eden Hariciler, Hz. Ali’ye, Hz. Muaviye’ye ve o ikisine tabi olan insanlara “kafir” demekten çekinmemişlerdir. Nehrevan’a çekilirlerken yolda rastladıkları Habbat bin Eret’in (ra) oğlu Abdullah’ı ailesini ve kölesini, bizim gibi düşünmüyorlar diye, gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir.[1] Sadece samimiyet her zaman yeterli olmayabiliyor ama samimiyetsiz de hiçbir şey hakiki menziline varamıyor.
            “Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”[2] Konuyla alakalı birçok ayeti kerime ve hadisi şerifleri burada zikredebiliriz. Ancak biz konuya örnek olan bir ayeti burada zikretmekle yetiniyoruz.
            Din; elbette samimiyettir. Ancak sadece söylemde kalıp eyleme dönüşmeyen bir lafızdan ibaret değildir. Hz. Muhammed (as) gibi, onun ashabı gibi, onları takip eden nesiller gibi kavlimizle fiilimizi tevhid edebilmeliyiz. Özümüz ve sözümüz birbiriyle muhalif olmamalıdır.
            Rüşvetin, hırsızlığın, kul hakkının, cana kıymanın, kamu malını talan etmenin, zinanın, faizin, iltimas ve adam kayırmanın, “emaneti ehline vermemenin”[3] büyük vebal olduğundan bahseden bir kitabımız, bir peygamberimiz varken biz hala bu hataları çekinmeden irtikap edebiliyorsak en başta kendi samimiyetimizi sorgulayarak işe başlamalıyız. Hem Allah’a ve ahiret gününe iman ettiğimizi söyleyeceğiz hem de hesaba çekilmeyecekmişiz gibi davranacağız! Bunu en başta kendi vicdanımıza nasıl kabul ettirebiliriz? Hangi akılla izah edebiliriz?
            Ferdi hayatımız bütün vecheleri ile ahlaki tefessüh içerisinde yüzen bir vaziyette iken, erdemli toplumu inşa etmekten nasıl bahsedebiliriz? Nefislerimizi düzeltmeden, heva ve hevesimizi öne çıkarmaktan vazgeçmeden; erdemden, faziletten, meziyetten bahsetsek ne ifade eder ki bu söylemlerimiz. “… Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez….”[4] Buyuran Rabbimiz, işe kendi nefislerimizden başlamamızı işaret ediyor olsa gerektir.
            İslam toplumlarında geleneksel olarak temel taş aile kabul edilir. Eğitim, öğretim, tanıtım, model oluş gibi davranışlar önce aile ortamında verilir, daha sonra okul, sosyal çevre vs. gibi farklı gruplarla devam eder.
            Sigara içen ebeveynin evladına sigara içmeme konusundaki nasihati, sağlığına dikkat etmeyen birisinin sağlıkla alakalı nasihati, yalancının sadakatle ilgili nasihati, cimrinin cömertlikle ilgili nasihati, tembelin çalışmakla ve çalışkan olmakla ilgili nasihati, kul hakkına, helale harama riayet etmeyenin alın teriyle ve helal rızıkla ilgili nasihati, zulmedenin adaletle ilgili nasihati, nasihat edenin kendisinde “samimiyet” olmadığı için nasihat ettikleri üzerinde bir tesir meydana getiremez genellikle.
            Zaten bu gibi uyumsuz durumları Rabbimiz tasvip etmediği için bizleri de uyarıyor; “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın yanında gazap yönünden çok büyüktür.”[5]
            Şahıslarımızdan toplumumuzun çeşitli katmanlarına varıncaya kadar samimiyetsizlik almış başını gidiyor. Samimiyet diye bağırmakla insanlar samimiyet duygusunu kazanamıyorlar. Bal, bal! Demekle bal elde edilemediği gibi…
            Kamu malları ve kamu imkanları adil dağıtılmıyorsa, devlet kapısından ve hazinesinden sadece imtiyazlılar yararlanıyorsa, kurumlarda hak eden değil de, hak ettirilenler makam mansıp elde ediyorsa, liyakata, ehliyete, eğitime, başarıya, samimiyete değer verilmeyip de dalkavukluk yapanlara nimetler bahşediliyorsa, ayaklar baş oluyor, başlara ayak muamelesi yapılıyorsa, samimiyet ve ihlas açısından durum hiç te iç açıcı değil demektir.
            Kanaatkarlıktan, infaktan, mesuliyetten, paylaşımdan, kardeşlikten, eşitlik ve adaletten bahsedenler, tebaasına her türlü zulmü reva görüyorlarsa, samimiyet denilen şey o diyarın garibidir demektir.
            Kişisel ve kurumsal anlamda “samimiyete” gerçekten çok muhtacız. Ancak, işçi patronuna, memur amirine, talebe hocasına, cemaat imamına, imam cemaatine, idare edilenler idare edicilerine güven duyamıyorlarsa acilen yeterli dozda bu bahsekonu kişi ve gruplara “samimiyet aşısı” vurulmalıdır. Ki aşının tutup tutmadığını da takip etmeliyiz.
            Söylediğimiz sözlere, verdiğimiz mesajlara, telkin ettiğimiz duygulara önce biz inanmalıyız ki bir sonuç elde edilebilsin. Hem kendi otokontrolümüzü sağlayabilelim hem de öz ve söz tutarlılığını sağlayarak “samimiyete” ulaşabilelim. Aksi halde havanda su dövmüş, boşa kürek çekmiş, rüzgarla savaşmış oluruz vesselam.




[1] Kelam Tarihi, Prof. Dr. Temel Yeşilyurt, Doç. Dr. Murat Serdar, Yrd. Doç. Dr.Harun Işık, s. 32
[2] K. Kerim, S. Ateş, Beyyine suresi ayet 5
[3] K. Kerim, S. Ateş, Nisa suresi ayet 58
[4] K. Kerim, S. Ateş, Ra’d suresi ayet 11
[5] K. Kerim, Rayiha yayıncılık, Saf suresi ayet 2, 3

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.