Yıl 2012'ydi. İlk kitabımız Yazının Şahitliği gözlerini açtı dünyaya.

Hüzünlü bir melodinin, gözleri sevinçten yaşartan neşesi vardı içimizde.

Birikmişti onca senenin, yazgının yazıları. İçinde içimizden gelmeyen hiçbir şeyin olmadığı, konmadığı kutsal bir emanet gibi yürekte taşınan hayaller, düşler kelama dökülmüş ve "yazının şahitliği yüreklerimizin elinden tutsun diye" iki kapak arasına alınmıştı.

Ardımızdan duracak, ardımızdan gelecek bir muştuydu.
Kim bilir, “ne yaptın?” sorusuna bir cevap belki de.

Mağaraya düştüğümüzde, eğer, diye başlayıp, eğer bir yüreğe dokunabildiyse, diye niyazlara katılıp, mağaramızın kapısını kapatan taşı az da olsa yerinden oynatacak bir sunuş, gösterilecek bir umuttu.

Kapağını açtığım kolide sapsarı gözlerime bakıyor, gülümsüyordu sanki.  Bir bahçıvanın ilk meyvesi, şimdi avuç içlerini doldurmuş, gönül heybelerine sunulmuştu.

Heyecan duymadığım hiçbir işi yapmadım şimdiye kadar. Beni heyecanlandırmayan hiçbir şeyin ardına düşmedim.
Göz göze gelince Yazının Şahitliği ile, ona bakınca, ellerime alınca, kapağını aralayıp kokusunu çekince içime bana sunduğu teşekkürü hissetmiş, onu “ilk” sıfatıyla bir ömür kalacağı yerine, toprağa; güzleri ekilecek, baharda yeşerecek, yazları serin ikindi yelleriyle gülümseyecek, her mevsim yeniden başlayacak yerine bırakmıştım.

***
Toprak bereketti. Ona düşen hiçbir tohumu dışına atmaz, bağrına saklanılan hiçbir emeği karşılıksız bırakmazdı. Bu emeği güzel bir niyetle süsleyip, ona teslim etmiş iseniz eğer, onu soğukların ayazından, güneşlerin sıcağından korur, yeni bir başlangıç gibi doğururdu müşfik bağrından. Tıpkı yürek gibi.

Zamanında yürekte duygular ile beslenip büyütülmüş kelimeler, şimdi gün yüzüne çıkmak istemişlerdi. İşte böyle bir beklemenin, böyle bir hevesin tohumuydu yirmi üç sahabe hayatının anlatıldığı BİZİMKİLER kitabımız.

Evet ya, Onlar bizimkilerdi. Adı ne olsun, diye düşünürken en çok da bu isim yakın gelmişti içimize. Kimi anlatacaktık? İsimlerinin başına saygı ifade eden bazı sıfatları ekleyerek Onlara saygı gösterdiğimizi sanmış, hayatlarını bir roman gibi, yaşantılarını bir film gibi izlemiştik şimdiye kadar. Ama değildi. Bu kadar uzağımızda değildi onlar.

Yakınımızdaydılar, içimizde, kelimelerimizde, ayet ve hadislerimizdeydiler. Bizimkilerdi işte. Bizden önce yaşayan, imtihan olan, gülümseyen, ağlayan sevda yolcularıydılar.

Onlarla yaşamış gibiydik hayatlarını yazarken. Sanki onlara sormuş, Seni böyle anlatacağım Abi, bak senden şöyle bahsedeceğim güzel insan diye içli konuşmalar yapmış, onlarla birlikte kaleme almıştık sanki.

Annelerimizi, efendilerimiz, önderlerimizi ve olmak istediklerimizi.

Kitabın sonunda onları daha çok sevmek, daha çok anlamak, imrenilmesi gereken yaşamların onlar olması gerektiğini amaçlamıştık.

Dokunulacak kadar yanımızda, konuşacak kadar içimizde, izlenilecek kadar da göğümüzdeydi onlar. Kapağına düşen bir damla da, içimize düşen bereket tohumu olsun, çatlamış, kurumuş yerlerimizi yeşertsin istemiştik.
 
Tohum düşmüştü toprağa. Yeşertecek olana ısmarlanmıştı arık…

***
İnsan en çok içinden konuşurdu. İçinde susar, içinde yaşardı birçok hüzün ve mutluluğu. Korkardı belki de, ses olup gitmesinden, cümle olup sıradanlaşmasından, kalabalıklara düşüp gizemini yitirmesinden.

Durgun bakışların ardındaki gizdi YÜRÜYELİM Mİ BİRAZ.

Bir soru değildi asla. Zaten yürümeye layık gördüğüne, zaten yürümeye başladığına, zaten adımlarınızı birlikte attığınıza bir nezaket, cevabını bildiğiniz bir çağrıydı.

Birikmişti yankılar içimizin ücra köşelerinde. Sesimiz kısıktı, içimiz yankı doluydu, bir soluk gerekti onları dışarıya salmak için. Evinden alınıp uzak diyarlara götürülse de artık, içimizde beslenip büyümüş yürek kuşumuzdu. Geri gelirdi. Gelip bulurdu. Seyrettiği âlemlerden içinize yeni başlamalar sunardı. Her bir çiçekten aldığı tohumlardan serpiştirirdi gönül bahçenize.

Onun içindi YÜRÜYELİM Mİ BİRAZ.  İçine ne katılmışsa yürektendi. Yürekten olandı. Onun içindi en çok da yüreklere iyi gelmesi, oraya iyi gelmesi istenmesi.

Birlikte yürümek için yola çıkanlara bir çağrıydı.Hamdolsun.

Bu üç eser de gerekli ilgiyi, desteği, duaları gördü okur yüreklerden. Kısa sürede yeni baskıları yapıldı.
Tercihimiz çok satan olmak değil, sürekli okunan olmaktan yanaydı. Oldu da. Okundu ve okuyanların dünyalarına anlam kattı. Değiştirdi, dokundu,..

Yüreği diri olanları buldu.

Son olarak SEVGİLİ YALNIZLIĞIM döküldü gönül heybemizden.

Yürek serzenişlerinin roman şekliydi bu. Çıkmaz sokaklarda kalanlara bir hikâyeydi. Geceye, yağmura ve sessizliğe düşenlere yoldaş olma kararındaydı.

En çok yoranıydı belki de bizi. Demlenmesi en çok beklenileniydi. 

Yazmak, ama ne için? Sorusuna verilen en açık cevaptı. Okuduğum onca kitap, yazı ve anlatılara farkında olmadan verilen cevaptı.

Derdi vardı bu romanın, amacı, mesajı vardı. Değil miydi ki, içine dert katmayan hiçbir iş, aş lezzet vermezdi.
Bu lezzeti okurların sofralarına koyduk elhamdülillah. Göklere bıraktık duygu yüklü balonları. Bir buluta değer mi, yağmura eşlik eder mi, düşer mi okuyanın üzerine, ıslatır mı bunu bize zaman gösterecek. Ama hiç eskimeyen ve bizlere kalacak en büyük kâr da ne için yazdığımızın niyeti olacak inşallah.

Romandaki karakterlerden her okur kendinden bir parça bulacak. Kimisinin arayışları, kimisinin sorgulamaları, kimisinin de sevmeleri benzeşecek karakterlerle.

Durulacak, kalınacak, gidilecek yönü gösterecek en çok da.

Romanda geçtiği gibi olsun sözümüz:
“Kuşlar…
Serçe yüreğinizin parmak uçlarından öperim. Kanatlarınızın yükü kadar yükü olanlara selam edin. Yazdım onlara. Deyin. Söyleyin. Haber verin.”



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.