Bir Şeyleri Şuuraltımıza Hapsederek

Değerli okuyucu, İlâhiyatçılar, dini hayatın dört boyutlu olduğunu söylerler. “Bunlar: Bilgi boyutu, duygu /aşk/ boyutu, düşünce ve inanç boyutu, davranış ve ibadet boyutudur” derler.
 
Hac ibadeti, bu boyutların hepsini de kapsayan bir ibadettir. Bu yazımda, biz müminler için bu denli önemli olan Hac ibadetinin ifaedildiği mübarek beldelerden ve duygularımızdan söz etmek istiyorum.
 
Şimdilerde o kutsal topraklara hükmeden Cibutili kral ve ailesine sitem etmeden (!) Dün o beldelere hükmettiğini zanneden çıbanbaşı Şerif Hüseyin’i ve akıl hocası İngiliz casus Şeyh Abdullah’ı hatırlamadan (!) “Ben HAREMEYN’in hâkimi değil; HADİMİYİM” diyen dedemiz Yavuz’dan söz etmeden. Yüzyıllarca o kutsal topraklara hizmeti aşk ve şevkle yürüten ceddimiz Osmanlı’yı yazmadan. Allah’ın, tüm kullarının ortak bir şekilde yararlanması için sunduğu; onları kimsenin tekeline almamasını istediği Enasır-ı erbaa”dan; yani toprak-su- ateş ve havadan söz etmeden. Açgözlü empeyalist zorbalardan, Ortadoğu’daki kuklalarından ve yönetimlerinden; her Kurban Bayramını, Alem-i İslam’a zehir etmek için can atan, tuzaklar kuran hızbüşşeytan’dan bahsetmeden….
 
Evet, bütün bunları dillendirmeden, onları zihnimizin bir köşesine hapsederek öncelikle Rabbimizin şu ayetini hatırlayalım istiyorum:
 
“ Orada (Kâbe’de) apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır; kim oraya girerse güvenlik içinde olur. Oraya yol bulup giden kimsenin, o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır…” (Âli İmran,3/97)
 
 
Biz de Tayyi Mekân Eyleyelim
 
Geliniz, bu Kurban Bayramında bizler de aşağıdaki cümlelerin muhatabı olalım.
 
Öyle ki, hacılarımızla birlikte kendimizi o mübarek mekânlara ruhen ve zihnen ışınlayalım ve Ali Şeriatî’nin “Hac” adlı eserindeki cümlelerin biz de muhatabı olalım.
 
Ey Yolcu!
 
Ey Yaratıcının davetine icabet edip yollara koyulan hacı!
 
Bundan böyle bilinçle, aşkla, heyecanla ziyaret edeceğin Mekke (Kâbe, Safa ve Merve, Zemzem, Makam-ı İbrahim) Arafat, Meş’ar, Mina ve Medine diyarlarını iyi belle.
 
Mik’at’ta, her çeşit şan, şöhret ve dünyevi rütbelerden arınıp sade bir beşer olarak ihramını, yani en son giysin olan kefenini giyeceksin. Böylece bu fani dünyada bir misafir olduğunu idrak edeceksin.
 
Sonra, Kâbe’yi tavaf eden insan seline katılarak İlâhi iradenin karşısında bir hiç olduğunu anlayacaksın.
 
Safa ile Merve arasında sa’y ederken, bu dünyada yaşamak için su aramanın, mücadele etmenin bilincine varacaksın. Yavrusu için çırpınan Hacer valideyi daha iyi anlayacaksın.
 
Arafat’ta daha bir arif olacaksın: Atamız Âdem’in Arafat’a gelişini, Havva anamızla buluşmasını hatırlayacak, yaratılış gayemizi öğreneceksin. Fahri kâinat Efendimiz Hz. Peygamber (s.a.s)’in, Cebel-i Rahme’de okuduğu “Veda Hutbesi”ni, onun mübarek ağzından duyuyor gibi olacak ve zihnin daha da berraklaşacak!
 
Eskiden bataklık içinde bir yosun gibiyken, Arafat’ta kendini dupduru bir deryanın küçücük bir katresi olarak görecek, Rabbine hamd ve senalar edeceksin.
 
Sonra güneş batarken sen de güneşe, ışığa doğru koşacaksın, yani Meş’ar’a doğru yol alacaksın. Meş’ar’da bedenin gecenin zifiri karanlığında kalırken, ruhun, kalbin, iç dünyan, tevhidin gerçek nuruyla aydınlanacak.
 
Orada: “Meş’r-ı Haram’ın yanında Allah’ı zikredin; O size nasıl hidayet etiyse siz de O’nu öylece anın.” (Bakara,198) ayetindeki davete uyarak Rabbini anacak, O’na dertlerini arz edeceksin; düşmanlarının şerrinden emin olmak için O’na sığınacaksın. İsmaillerinin, yani sevdiğin şeylerin tutsağı olmamak için O’na el açıp yalvaracaksın. Tüm benliğinle Rabbine yönelecek, güçlü ve metin bir kul olmak için O’na dua edeceksin.
 
Daha sonra Mina’ya gideceksin. Ama önce silahlanman gerekir. Arafat’ta bilgilendin, Meş’ar’da şuurlandın ve şimdi de silahlanıyorsun. Artık tüm kötülüklerle savaşmaya karar vereceksin.
 
Bundan böyle çeşitli kılık ve kıyafetlerle karşına çıkacak olan şeytanlarla mücadele edeceksin. Şeytanın temsilcisi Firavunların, Nemrutların dünyadan hiçbir zaman eksik olmadığını anlayıp, kendini savaşa iyi hazırlayacaksın. Attığın her taş, bir şeytanı devirecektir; bir fesat yuvasını kurutacak, bir mazlumun kurtuluşuna vesile olacaktır. Mina’da, taşlarını şeytana bu bilinçle atacaksın.
 
Ya sonra?

Evet, sonra da kurbanını keseceksin. Yani sen, senin gerçek hürriyetine kavuşmana engel olan her şeyden vazgeçebilme 
bilincine ulaşacaksın. Önünde senin Allah’a ulaşmana engel olan ne kadar sevdiğin şey varsa, onlardan Allah için vazgeçebilme kararlılığını göstereceksin. Sevdiğin her şeyi Rabbin için kurban edebiliyor musun? “Evet” ise cevabın, sen kurbanla kurtulanlardan olacaksın. “Nasıl olsa kurtuldum” demekle yetinmeyeceksin. Tüm bu ibadetleri yaparken Hz. İbrahim’le beraberdin. O, sana öncülük etti, sen de onu takip ettin. Ama gel şimdi onu terk etme. İhramını çıkarıp eski haline tekrar dönme. O İbrahim ki, yüz yaşını aşmış bir Pir-i Fani olarak, İsmail’i ile birlikte Kâbe’yi inşa etti; insanlar Tevhid’e ersinler, gerçek hürriyetlerine kavuşsunlar diye emniyet ve hürriyet evini yaptı. O, Nemrut’un ateşlerini söndürüp insanlar için bir gül bahçesi yaptı. Senin Peygamberin Muhammed Mustafa (s.a.s.) da, onun yolunu izledi. Peygamberinin mücadelesini de gördün, o mekânları gezdin, Ravzayı Mutahharasına / Peygamber kabrine/ yüz sürdün. Onların manevi şahsiyetlerinden feyizlendin.
 
Ey mutlu ve kutlu yolcu! İşte şimdi sen, bir kez daha onların yollarından ayrılmamaya karar veriyorsun ve Rabbine dualarınla, niyazlarınla sığınıyorsun.
 
Rabbim sana gerçek hacı olmayı nasip eylesin…..”
 
Kurban Bayramımız mübarek, hacılarımızın hac ibadetleri makbul, Rabbimiz her daim yar ve yardımcımız olsun…

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol