On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki; hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi!

 
Doğumu - Gençliği
 
Peygamber Efendimizin (as) babasının ismi Abdullah, annesinin ismi Âmine’dir. Her ikisinin soyu, büyük peygamber Hz. İbrahim Aleyhisselâma dayanır.
 
Abdullah, Kureyş kabilesinin Hâşim Oğulları kolundan; Âmine Hatun ise Zühre Oğulları kolundandır.
 
Peygamberimiz (sav) Mekke’de 571 yılında Rebiülevvel ayının 12. günü (pazartesi) doğdu. Babası Abdullah,  daha o dünyaya gelmeden altı ay kadar önce vefat etmişti.
 
Kureyş’in reisi olan dedesi Abdülmuttalib, dünyanın akışını değiştirecek olan sevgili torununa, “övülecek özellikleri çok olan” anlamında “Muhammed” adını vermiş ve onun şerefine verdiği yemekte:
 
“Umarım onu gökte Hakk, yerde de halk pek çok över”, demiştir.
 
Peygamberimiz (sav), o bölge halkının geleneklerine göre sütanneye verildi. Zengin bir aile çocuğu bulamayıp Muhammed’i (as) almak zorunda kalan “Halime” isimli sütanne bundan asla pişmanlık duymadı. Efendimizin orada bulunduğu yıllar içinde yoksul bir aile yapısına sahip olan Halime’nin evine bolluk ve bereket geldi. Hane halkı, mucizevî olaylara tanık oldu. Meselâ; ailenin devesi, bütün bir aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başlamış; koyunları, eve daima karınları doymuş bir halde dönmüşler, Muhammed (as), sütannesinin tek bir göğsünü emmiş, ötekini sütkardeşi Şeyma’ya bırakmış, Halime ve kocası Haris, hanelerine gelen bolluk ve saadete, bu değerli küçük misafirin sebep olduğunu hemen anlamışlardı.
 
Onun doğumu ve küçüklüğünde mucize olarak sütannesinin evinde gerçekleşen olaylara ilave olarak şu hadiseler de yaşanmıştır: Annesi, onu dünyaya getirirken asla doğum sancısı çekmemiş; sütannesinin yanında iken iki melek göğsünü açıp kalbini çıkarmış ve semavî bir su ile yıkamışlardır.
 
Küçük yaşta annesi “Âmine” ve hizmetçileri “Ümmü Eymen” ile birlikte Medine’de akrabalarını ziyarete giden Muhammed (as), burada küçük bir gölde, beş altı yaşlarında iken yüzmeyi öğrenmiş, dönüşte Ebvâ kasabasında annesi vefat etmiştir. Daha sonraları buradan her geçişinde annesinin kabrini ziyaret etmiş ve gözyaşı dökmüştür.
 
Mekke’ye Ümmü Eymen’le dönen Peygamberimizi, 108 yaşında olan dedesi Abdulmüttalip himaye etmiş, 2 yıl sonra onun da vefat etmesi sonucu, sekiz yaşlarında hem yetim hem öksüz kalan Hz. Muhammed’i (as) himaye etme şerefi amcası Ebu Talip’e nasip olmuştur.
 
Amcasının bütçesine katkıda bulunmak gayesiyle koyun gütmesi…
 
Ticaretle meşgul olup amcası ile beraber Suriye seferlerine çıkması …
 
Herkesin güven ve sevgisini kazanıp Muhammedül-Emin lakabı ile anılması…
 
Kâbe’nin tamiri esnasında “Hacerül-Esved”in yerine konması olayında patlak veren problemde hakem olarak sorunu çözmesi…
 
Cenâb-ı Hakk’ın özel koruması ile her türlü kötülük ve olumsuzluklardan uzak bir hayat sürmesi…
 
25 yaşında iken Hz. Hatice ile gerçekleşen evliliği…
 
Ve 35–40 yaş arası dönemde Hirâ Dağı’nda özellikle Ramazan Aylarında sürdürdüğü yalnızlık/uzlet günleri,  onun peygamberlik öncesi hayatının önemli ana başlıkları olarak sayılabilir.
 
Peygamberlik Görevi-Mekke Dönemi
 
Hz. Muhammed’in (sav) 40 yaşına kadarki hayatı, tertemiz, sessiz, iddiasız, ama tefekkür ve nefis murakabesi ile dopdoluydu. O, az konuşan, çok düşünen, dürüst, toplumda itibarı olan, mütevazı ve asil kimliği ile herkese güven, sevgi ve saygı telkin eden önder bir şahsiyetti…  Özellikle Ramazan ayında, yanına yiyecek ve içeceğini de alarak ibadet etmek amacıyla Hirâ Dağına gidiyor; orada yaşadığı zühd ve takva hayatı ile gelecekte kendisini bekleyen çetin ve ulvî göreve, bir bakıma peygamberlik vazifesine hazırlanıyordu.
 
Kırk yaşına yaklaştığında gün ışığı kadar açık ve aynen çıkan rüyalar görüyordu.
 
Kaynakların belirttiğine göre milâdî 610 yılının Ramazan ayında, “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” diye başlayan “Alak Suresi’nin ilk 5 ayetiyle”, vahiy ve peygamberlik süreci, Mekke yakınında uzlete çekildiği mağarada şöyle başladı:
 
Peygamberlere vahiy getiren büyük melek Cebrail (as), Hz. Muhammed’e (as), Allah’ın son elçisi olarak seçildiğini müjdeleyerek abdest almayı öğretti, kuvvetlice sıktı ve “Oku!” dedi. Her defasında Cebrail’e, “Ben okuma bilmem!”  diye cevap veren Hz. Muhammed (as) üçüncü kez aynı hitapla karşı karşıya kalıp da serbest bırakıldığında, “Ne okuyayım?” sorusunu yöneltti ve hemen sonrasında, Kur’ân’ın ilk ayetleri indi. Gönlü, belleği ve tüm bilinci derin bir huzura erdi. Hz. İsa’nın göklere yükselişinden bu yana, altı asırdır beklenen son Nebi’ye şanlı risâlet görevi tevdi ediliyordu… Binlerce yıldır beklenen buluşma gerçekleşti Mekke semalarında…
 
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.  O, insanı bir kan pıhtısından (yapışkan bir hücreden) yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz bir kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretmiştir.” (Alak, 96/1–5)
 
Sonra melek gözden kayboldu… Mağaranın kapısından ufka baktı ve Meleği, gökyüzünün boşluğunda oturur durumda tekrar gördü… “Ya Muhammed! Ben Cebrail’im, sen de Allah’ın elçisisin!” diyordu vahiy meleği… Tüm vücudu titrer durumda evine döndü. Başından geçen hadiseleri muhterem eşleri, müminlerin annesi Hatice validemize anlattığında, ilk desteği ondan gördü. Sadık eşi şöyle diyordu: “Endişe etme, sen o denli eli açık, cömert ve hayırsever birisisin ki, Allah seni şeytanın aldatmalarına düşürmeyecektir!”
 
İlk şokun atlatılmasında, şeref ve asalet abidesi Hz. Hatice annemiz Peygamber Efendimize yardımcı oldu… Yaşadığı müddetçe desteği hep devam edecek olan Hz. Hatice, eşine, Tevrat ve Zebur bilgisine sahip amcazadesi Varaka b. Nevfel’in yanına gidip durumu o bilge zata anlatmayı önerdi ve öyle yaptılar… Peygamberimizi dinleyen Varaka b. Nevfel, fazla düşünmeden şu müjdeyi verdi:
 
“Sana müjdeler olsun! Sen insanlığın beklediği son nebi olacaksın. O günlere yetişirsem, kavminin seni yurdundan çıkaracağı günlere… Allah için sana yardım edeceğim!”     
 
Gerçeği öğrenmişti. Ve böylece kutlu süreç başladı…
 
Bir müddet sonra ikinci kez Melek geldi ve şu âyetleri getirdi:
 
“Ey örtüsüne bürünen Nebi! Ayağa kalk ve insanları uyar. Rabbinin büyüklüğünü an. Elbiseni tertemiz tut, maddi ve manevi kirlerden arın.” ( Müddessir, 74/1–5 )
 
Vahyin akışı, vefat edeceği 63 yaşına kadar devam etti…
 
Peygamber (as) İslâm’a davetini başlangıçta üç yıl süreyle gizli yaptı, sadece güvendiği insanları iman etmeye çağırdı. Müslümanlığı ilk defa Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Zeyd kabul ettiler.  Peygamberimiz (as), Yüce Allah’ın emriyle, bazen tek tek bazen da gruplar halindeki insanları İslâm’a davet ediyordu. Peygamberliğin 6. yılında yiğitlik ve cesareti ile tanınan Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman oluşu ile müminlerin sayısı kırka ulaştı ve o gün Müslümanlar büyük moral kazanarak namazlarını Kâbe’de müşriklerin şaşkın bakışları altında açıktan kıldılar.
 
Peygamberliğin 5. ve 6. yıllarında bazı Müslümanlara Peygamberimiz (as) Habeşistan’a hicret etme izni verdi. Yedinci yıldan itibaren Müslümanlara müşriklerce, üç yıl devam edecek olan ekonomik ve sosyal boykot uygulandı. Ticaret, alışveriş, görüşme, iletişim vs. her şey yasaktı… Bütün bu eziyetler Peygamberimizi ve ashabını yıldırmadı, aksine, büyük bir direnç ve inançlarında sebat gösterdiler.
 
Peygamber Efendimizin (sav) davet yöntemi, önce tatlı ve yumuşak sesiyle Kur’ân’dan okuması, sonra da bunları yorumlayıp dinleyenleri İslâm’a çağırmak şeklinde oluyor, fakat Mekkelilerin ekseriyetinden büyük bir tepki görüyordu. Bununla beraber mucizevî Kelamı dinleyerek bir daha asla İslâm’dan dönmemek üzere son Nebi’ye bağlanan yıldızların sayısı da yavaş yavaş artıyordu. Birçok Müslüman’a çok ağır zulüm ve eziyet yapıldı bu dönemde… Yakıcı güneş altında kızgın kumların üzerine çıplak bedenleri ile yatırılan ve üzerlerine taşıyamayacağı ağırlıkta ağır kaya parçaları konarak günlerce aç susuz bırakılarak işkencelere tabi tutulan ilk Müslümanlardan, Hz. Bilal, Habbab b. Eret ve diğerleri, inançlarından asla taviz vermediler, her türlü baskı ve eziyete göğüs gerdiler. 
 
Peygamberimiz (sav) bu arada amcası Ebu Talib’i ve değerli eşi Hz. Hatice’yi 620 yılında kaybetti. Efendimiz (sav) artık, en önemli iki destekçisinden mahrum bir şekilde mücadelesini sürdürecekti. Önündeki yıllar, çok daha zorlu ve çetin geçecekti. Bu bakımdan bu seneye hüzün yılı” denildi.
Peygamberimiz o yıl Zeyd bin Hârise ile Tâif’e giderek İslâmiyet’i orada anlatmayı düşündü; fakat orada da çok kaba davranışlar ve şiddetle karşılaştı.
 
Bedeninden kanlar akarak Mekke’ye gerisin geri ızdırab içinde dönerken, yine de kendisini taşlayan bu insanlara  beddua etmedi, onların doğru yolu bulmaları için dua etti... ‘Ben, Allah’ın, onların soyundan, O’na hiçbir şeyi ortak kılmayan, yalnız Allah’a ibadet eden bir nesil çıkarmasını diliyorum’ dedi, Allah tarafından görevlendirildiğini ve  isterse dağları Taif halkının üzerine yıkabileceğini söyleyen Dağlar Meleğine…
 
621 yılında Yüce Allah Miraç mucizesini gerçekleştirerek, Elçisine moral verdi.
 
Medine Dönemi
 
Bu arada İslâmiyet Medine’de hızla yayılıyor; Medineli Müslümanlar, gizlice Mekke’ye gelip, Peygamber Efendimize (sav) biat ederek bağlılıklarını bildiriyorlardı. Peygamberliğin 13. yılında baskıların iyice arttığı Mekke’de barınılamayacağı anlaşıldığı için, Medine’ye göç etmeye karar verildi.
 
622 yılında Peygamberimizin de Hz. Ebubekir’le birlikte hicret etmesiyle göç işi tamamlandı. Böylece Müslümanlar için yeni bir dönem başlamış oldu.
 
13 Yıllık Mekke döneminden sonra, 10 yıllık Medine dönemi başlıyordu…
 
Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye göç edince, ilk iş olarak inşasında bizzat çalıştığı Mescid-i Nebevî / Peygamber Mescidi’nin yapımını başlattı. Ezan meşru oldu. Mekkeli muhacirlerle Medineli ensar arasında kardeşlik tesis edildi.
 
Hicretin ikinci yılında (624) Bedir Savaşı, bir yıl sonra (625) Uhud Savaşı, 627 yılında Hendek Savaşı ve 628 yılında Hayber’in Fethi gerçekleşti. Bu arada Peygamberimiz (sav), Arabistan ile diğer bölgelerdeki kabile reislerine ve hükümdarlara birer mektup göndererek, onları İslâm dinini kabul etmeye çağırdı. Mesajın özü şuydu: “Müslüman olun kurtulun!” Hicretin 7. yılında (629) ise, Hudeybiye anlaşmasıyla kararlaştırılan Kâbe ziyareti gerçekleştirildi.
 
629’da Mute Savaşı, 630 yılında Mekke’nin Fethi ve Tebük Seferi cereyan etti. Bu yıllarda İslâmiyet hızla yayılıyor, birçok kabile reisi, elçiler göndererek İslâm’ı kabul ettiklerini bildiriyorlardı.  
 
Resulüllah (as) Mekke’nin Fethi sonrası Kâbe’nin avlusuna büyük bir saygı ve huşu içinde girdi. Yaptığı ilk şey, hiç kuşku yok ki Beytullah’ı çeviren putların oradan atılması oldu. Bütün kent halkına karşı yaptığı tarihi konuşmasında şöyle diyordu:
 
“Bugün sizden hiçbiriniz aşağılanmayacaksınız; haydi şimdi gidin, hepiniz serbestsiniz!”
 
Bu konuşmanın ve genel affın etkisiyle üç-beş gün içinde binlerce kişi sevgili Peygamberimizin (sav) huzuruna varıp İslâm dinini kabul ettiklerini bildirdiler.
 
Mekke’nin fethi hicretin 8. yılına rastlar. Resulüllah (a.s.), Mekke’nin yönetimini İslâm’a yeni giren bir Mekkeliye teslim edip, fethi güvence altına almak için geride bir tek Medineli asker bile bırakmaksızın bir-kaç hafta sonra Medine’ye döndü.
 
Hicretin 10. yılında Allah Resulü’nün (as) hac amacıyla bizzat Kâbe’ye geleceği haberi duyulunca, erkek-kadın 140 bin çıvarında sahabe topluluğu hacca niyetlenip Arefe günü “Rahmet Dağında” toplandı. Hz. Peygamberin (sav) o gün orada verdiği “Veda Hutbesi”, İslâmiyet’in her çağa özgün en ileri mesajlar taşıyan özeti ve bir anayasa metni gibiydi…
 
Böylece son Nebi (as) insanlara görev ve yükümlülüklerini hatırlatan son hutbesini 632 yılında Arafat meydanında verdi, “ashabı” ile vedalaştı ve ebediyete yürüdü…Salât ve Selâm üzerine olsun…
 
Mevlid Kandili hayırlara vesile olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.