Günümüzde sünnetin işlevini inkâr ve reddedenler, geçmişteki yoldaşlarının pek çok düşünce ve görüşlerini taşımaktadırlar. Bu eskilerin, yeni neslin türemesinde büyük etkileri vardır. Bundan dolayı eskileri de, bugünü daha iyi anlamamız için, tanımamız gerekiyor.


Bu bağlamda sünnet inkârcıları, eski ve yeni olmak üzere ikiye ayrılır. Hicrî ikinci asrın sonlarına gelindiğinde, İmam Şâfiî’nin kelamcı olduklarını belirttiği bir grubun hadisleri toptan, (Şafiî, Muhammed b. İdris,  el-Üm, Tahkik, Rif’at Fevzî Abdülmuttalip,  Dâru’l-vefâ, 2008, IX, 5 vd.) diğer bir grubun da mütevatir Sünnetten başkasını reddettikleri görülmektedir. (Bk. Şafiî, el-Üm, IX, 19 vd.)  

Mu’tezile ekolüne mensup oldukları anlaşılan bu gruplar tarafından başlatılan Sünnet'i inkâr hareketinin bu dönemden itibaren ekol ya da ekoller haline dönüştüğünü ve Sünnet'i kabul etmeme olgusunun günümüzde ilk defa ortaya çıkan bir şey olmayıp târihî bir olgunun devamı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu düşünce, mensuplarının kalmaması sebebiyle 19. asra kadar tarihî bir vakıa olarak İslâmî kaynaklarda varlığını sürdürmüş ve bu tarihten sonra müsteşriklerin/oryantalistlerin çabalarıyla yeniden gündeme getirilerek seslendirilmeye başlanmıştır.


Hicri ikinci yüzyılın sonuna doğru dini hükümlere kaynaklık yapma işinde sünnetin hüccet/delil oluşunu inkâr ve reddeden haricilerle, sünnetten mütevatir olanın dışındakilerinin delil oluşunu reddeden Mu’tezile ve Ehl-i Beyt’in dışındaki rivayetleri kabul etmeyen Şia, tarihe “İlk Sünnet inkârcıları” olarak geçmiştir.


Bunlardan Sünnete bakış açısı olarak Mutezile’nin konumu, müslümanların çoğunluğunun akidesine ters olan bir hal arz eder.

Sünnet uleması/muhaddisler ile Mutezile’nin ileri gelenleri arasında hayli cefa ve ezaya yol açan bu aşırı konumdan dolayı, bu alanda karşılıklı ithamlarla atışan iki ekol ve fırka oluşturan Mutezile, muhaddisleri yalan yanlış ve sapık rivayetlerde bulundukları iddiası ile ve onların rivayetlerini “anlamayarak haber taşıyan develer” olmakla yererken; muhaddisler de Mutezile imamlarını dinde fısk, fücur ve bid’at çıkarmakla, Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylerin sözünü etmekle yererler. (M.Tahir Hekim, Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, s.37.)


İşte böyle geçmişte sünneti yeren bazı şahıs ve gruplar vardı. Ama zaman onları ikinci veya en fazla üçüncü asrın sonlarına kadar ulaştırdıktan sonra hezimete uğratıp eritti. Tarihin çöplüğüne attı. 


Sünnetin yeni inkârcılarına gelince: İslam ümmeti onbir yüzyıl gibi uzun bir müddet boyunca bu sünneti inkâr fitnesinden emin olarak yaşadı. Bu hal sömürgecilik döneminin başlamasıyla son buldu. Sömürgeciler, İslamî konum üzerine yetkin ve hâkim olmak için ve müslümanları parçalayıp, düzenlerini yıkarak darmadağın etmekten ibaret olan emperyalist planlarının gerçekleşmesi adına çirkin düşünce ve fikir akımlarını yaymaya başladılar. 


Sünnet ve Oryantalistler: Müsteşriklerden bu işe ilk girişen Goldziher’dir. O, bu alanda çalışmalarını 1890 yılında Almanca olarak “İslamî Dersler” adı ile yayınladı.

Onun bu kitabı diğer müsteşriklerce kutsal İncil gibi itibar gördü. Goldziher’den kısa bir süre sonra oryantalist/müsteşrik Profesör J. Schacht (Jozef Şat) ortaya atıldı. Uzun bir süre fıkhî hadislerin kaynaklarını araştırma ve eleştirme ile uğraştı. Çalışmalarının neticesinde “Bunların hiçbiri, özellikle fıkhî hadisler sahih değildir” hükmüne ulaştı. Kitabı, diğer müsteşriklerce ikinci bir kutsal İncil görünümünü kazandı.


Bir yüzyılın dörtte üçünde hadis konusunda bu iki kitap dışında -birkaç makale hariç- müsteşriklerin kaleminden çıkmış hiçbir araştırma yayınlanmamıştır. 


Sözün kısası, Rasulullah’ın hadisleri üzerinde müsteşriklerden çok azı araştırma yapmıştır. Bununla beraber bu araştırmaları da yeterli ve ilmi araştırma metoduna uygun değildir. Bunların içinde ise Schacht’ın eseri (Origins of Muhammedan Jurisprudence/İslam Hukukunun Kaynakları), batı ve belki de doğunun hadise ilişkin ilmi araştırma tarihinde en tehlikeli sayılabilecek ve kendinden sonrakilere kaynaklık edecek bir eserdir.

Bu eser, “Schacht’ın bu kitabı, gelecekte İslam medeniyeti ve şeriatı üzerine yapılacak tüm araştırmalar için kaynak hâline gelecektir, en azından bu Batı’da böyle olacaktır” diyerek bir nevî kehânette bulunan Gibb'in sözlerini doğrularcasına, batı dünyasında âdetâ kutsal bir kitap görünümü kazanırken kendi ülkemiz de dâhil İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde Sünnet hakkında çalışma yapan bazı müslüman yazarların düşünceleri üzerinde hayli etkili olmuştur.


Schacht’a göre Hz.Peygamber, hukuki mahiyette bir şey yapıp söylemeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. Esasen O’nun hukuk sahasında bir şey yapmaya ve söylemeye yetkisi de yoktur. Bir Peygamber olarak O’nun hedefi, yeni bir hukuk sistemi getirmek değil, hesap gününde cennete hesapsız girmek için insanlara nasıl davranacaklarını, ne yapacaklarını ve nelerden kaçınacaklarını öğretmektir. Hal böyle olunca, dini kendi anlayışlarına göre yönlendirmek isteyen bazı kişiler, Peygamber adına dinin yaşanmasıyla ilgili olarak hadisler uydurmuşlardır. Hicretin ikinci ve üçüncü asrında Muhaddisler tarafından hadislerin tedvini ve tasnifi maksadıyla yapılan büyük çalışmalar Shat’a göre, dine farklı bir siyasi mahiyet vermek üzere Peygamber adına hadis uydurma faaliyetinden ibarettir. (Mustafa A’zami’nin “Hadis-i Nebevi Araştırmaları” eserinin önsözünden özetlenmiştir.)


Daha sonra aynı çizgiyi sürdüren sünnet düşmanlarının bir kısmı işi, sünnetin huccet/delil oluşunu ve teşrideki/şeriat koymadaki konumunu yermeye, bir kısmı da hadis yazımının bir asır veya daha fazla geciktirildiğini iddiaya, bundan hareketle sünnete itimat ve güvenin mümkün olmadığını savunmaya kadar götürdü.

Daha sonra bu koroya el-Menar dergisinde “İslam Yalnız Kur’an’dır” makalesiyle Mısırlı tıp doktoru Tevfik Sıddıki, “Fecru’l İslam ve Duhaha” adlı eserinde, hadislere yönelttiği eleştirileriyle Ahmet Emin ile çağdaş Mısırlı bir yazar olan “Özgür düşünce, bilimsel araştırma” adı altında sünneti yermesi ve sünnetten aşırı derecede sapmasıyla tanınan ve yakın geçmişte ölen Mahmut Ebu Reyye de “Muhammedî Sünnet Üzere Işıklar” (Edvaun ale’s Sünneti’l Muhammediyye) adlı eseriyle katılmışlardır. (M.Tahir Hekim, Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, s. 68.)


Bugün kurduğu tv ekranında eleştiri sınırlarını çoktan aşarak kudurgan bir üslupla Buhari ve Müslimi aşağılayıp, yalama ettiği ve ehlince de tenkide tâbi tutulmuş bir takım zayıf ve uydurma hadislerin gerisine sığınıp, sünnet düşmanlığı yapan, adı belli hırçın üsluplu “Kaydırılmış din” mucidi zat veya zatlar, orijinal bir şey söylemiyorlar, yakın tarihte çöpe atılmış olan müfrit Sünnet inkârcısı Mahmut Ebû Reyye’nin zangoçluğunu yapıyorlar. Bu tip çöplük kurtları zaman zaman batıp çıkıyorlar. Şimdikiler de günümüzün zıpçıktılarıdır.


Nihayet Sünneti inkâr furyası sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. Daha da uzaklara Hindistan ve Pakistan’a kadar uzandı. Bu konuda Mevdudi şöyle diyor: “Hicri on üçüncü asra kadar hayat bu sünneti inkâr fitnesiyle karşılaşmadı. Yeniden sünneti ve kaynak oluşunu inkâr fitnesi Irak’ta doğdu. Hint’de gelişti. Hindistan’da bu hareket Seyyid Ahmat Han ve Mevlevi Çarağ Ali ile başlar. Bu işi dalalet/sapıklık kıyısına ulaştıran ise Gulam Ahmet Perviz’dir. Bunlar “Ehl-i Kur’an Ekolü” nün Hindistan’da doğmasına sebep olmuştur." (M.Tahir Hekim, a.g.e. s.82.)


Bu ekol, bu düşüncelerine bazı safları ve kültürlü-kültürsüz insanlardan dini ilimlerle hiçbir ilgileri olmayan kimseleri aldatarak sanki ilmî, kültürel ve ilerici bir harekete çağırıyorlarmışçasına hareket edip davet ettiler.

Bu hareketin yani “Kur’an İslamı’na Çağrı” nın Türkiye versiyonu da Yaşar Nuri ile vizyona hızla girmiştir. Gerek kitapları, gerekse TV programlarıyla, dinî alt yapıdan yoksun, kültürlü-kültürsüz, laik-Kemalist bir takım insanlardan oluşturduğu ve “Yaşar Nuri Cemaati” diye anılan bu hareketin, akademisyen mimarı Yaşar Nuri de, sanki ilmî, kültürel ve ilerici bir harekete çağırıyormuşçasına Hind’li ve Pakistan’lı refiklerinin edasını sergilemişti.

Şimdi de bir tv istasyonu kuran irili ufaklı cemaatler ve cemaatçiklerin önünde giden bir kısım hocalar, aynı senfoniyi seslendirmekteler. “Sapıtıyorsunuz” diyenlere, bir taraftan bir müslümanı döverken diğer taraftan “Müslümanlar beni dövüyoooor” diye avazı çıktığı kadar bağıran yahudinin çığlığı gibi çığlık atıyorlar. Gerçekten bunlar çok pişkin ve çok arsızlar. 


Onbeş asırdır Sevâd-ı Âzam ana damarıyla gümbür gümbür gelen Yüce İslam’ı, konumundan saptırmak, rotasından kaydırmak isteyen dâhili ve harici sapkınlar,  “Kaydırılmış din” mucitleri, tarihi süreç içerisinde -az da olsa- hep çıkagelmiştir.


Sünnet inkârcılığında öncülük eden dış sapkınlardan müsteşrik/oryantalist Goldziher ve Schacht’ın sünnetle ilgili çarpık görüşlerini ve onların izinden gidenleri bu şekilde ortaya koyduktan sonra gelecek yazımızda da, ilk bakıldığında kulağa hoş gelen “Kur’an İslam’ı” ekolünün yani “Sünnetsiz İslam’a çağrı” sapıtmasının tarihi arka planını ortaya koymaya çalışalım.

Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Atalay 2017-01-28 14:08:43

Guzel bir yazi

Avatar
AKLINI KULLAN 2017-01-29 12:46:59

Abdullah bey kardeşim anladığım kadarıyla M.İslamoğlu ya da Ercüment Özkanın fazla etkisindesin.Onların tanımı senin için çok önemli.En basit bir hadis usulü kitabı alsan bir çok âlimimiz hadisle sünnetin aynı olduğunu söylerken bir kısmı da sünnet peygamberimizin yapıp ettikleri,hadis de onların sözlü aktarımıdır der.en doğrusu da bu olsa gerektir.Sünnet bir hayat tarzı,hadis de bu hayat tarzının sözlü ifadesidir.İlim olarak izahı budur.Uydurma hadisler var diye sahih hadisleri inkâr edemeyiz. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Avatar
Doğan 2017-01-28 17:21:53

Sayın yazar bilhassa Türkiye'de sünnet inkarciligi yapanların isimlerini söylerseniz de daha dikkatli olsak

Avatar
abdullah 2017-01-29 00:20:48

hadis ile sünnet arasindaki farki bile bilmeyenlerin, Allahin mubarek Kitabini önceleyerek rivayetleri degerlendirmelerini hiç bir zaman anlayamaz. senelerce Kuran'i anlamayalim diye didinip durdunuz..bu vebal bile sizi ahirette husrana sürükleyebilir...ama insanlar artik sizin zihniyete pirim vermiyor çok sükür...okuyorlar, düsünüyorlar...

Avatar
İmam hacı 2017-01-28 15:09:17

Yazı güzel,çözüm nasıl olacak.diyanet hükümetin desteği ile cesur adımlar atmacak.ilimden anlayana ilmi cevap verip susturacak.anlamayana kanuni metoduyla susturacak.