Sünnetin vahiyle ilişkisi konusunda; biri akla daha fazla yer veren rey ehli âlimlere, diğeri de nakli esas alan âlimlere ait olmak üzere iki görüş vardır. 


 Rey ehli âlimler şöyle der: “Kur'ân’ın dışında Peygamber (s.a.v)'in söylediği sözler, Peygamberâne değildir. Ahkâm hakkında söylediği sözler, insanların geneline mahsûs olan ilim ve anlayışın neticesi değil, yalnız Peygamber (s.a.v)'e mahsus olan vehbî ilim ve fehim/anlayış kuvvetinin neticesidir. Bu, vahyin başka bir şeklidir ki, bunun kaynağı meleke-i nübüvvettir/Peygamberlik melekesidir. Peygamber bu meleke vasıtasıyla rabbânî vahyin tercümanı olur. Bu sebeple vahiy ve peygamberlik melekesinin her ikisinin de hükümlerine uymak farzdır. Nakli esas alan âlimler ise, Peygamber (s.a.v)'in ağzından çıkan, dînin usûl ve ahkâmına yönelik olan her lafzın mânâ itibariyle vahiy olduğu kanaatine sahiptir. Bazı usûl âlimleri de bu görüştedirler. Usûlcüler, tilâvet olunan vahye (Vahy-i Metluv’a) Kur'an, tilâvet edilmeyen vahye (Vahy-i Ğayr-ı Metluv’a) da sünnet demek suretiyle bir ayrım yaparlar. Bunlara göre Kur'an hem lafız hem de mana itibariyle vahiy, sünnet ise mânâ itibariyle vahiydir." (Bkz. Seyyid Süleyman en- Nedvî, (Asr-ı Saadet) Teblîğât ve Tâlimât, Sebîlürreşad Neşri, 1968, 1/116-119 vd.)


Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v)’i, “Tebliğ” ve “Tebyin” göreviyle göndermiştir. Tebliğ, lafız ve manası tamamen Allah’a ait olan ve Kur’an’da bulunan İlahî Kelâmı noktasına, virgülüne dokunmadan insanlara bildirmesidir. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: 


“Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir.” (Âl-i İmran:3/20)


“Ey Rasul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun peygamberlik görevini yapmamış olursun.”  (5Maide:67)


“Peygamber'in üzerine düşen sadece tebliğdir.” (5Maide:99)


Tebyin ise, indirilen Kur’an’dan açıklanması gerekenleri beyan etmektir. Bu konuda Nahl suresinde şöyle buyrulur: “Kendilerine indirileni insanlara AÇIKLAMAN için ve düşünsünler diye, sana da bu Kur'ân'ı indirdik.” (Nahl:16/44)


Eğer, “Allahu Teâlâ; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (Şûra:52) diye buyurmaktadır. Dolayısıyla Peygamberimiz Allah’ın kendisine bildirdiklerini insanlara aktarmıştır. Onun dışında kendisi hüküm koymamıştır” şeklinde bir itiraz yapılacak olursa, evet doğrudur, Rasûlullah, din adına ne konuşmuşsa hepsi Allah’ın kendisine bildirdiği/öğrettiği şeylerdir. Allah’a rağmen bir hüküm koymamıştır. Yukarda belirttiğimiz gibi, âlimlerimiz, Peygamberimizin Allah’tan iki türlü vahiy aldığını beyan etmişlerdir. Birincisi Vahy-i metluv, ikincisi de Vahy-i Ğayr-ı Metluv’dur.


Vahy-i Metluv, Okunan Vahy yani Kur’an’dır. Nazmı mucizedir. Her türlü tahrif ve değiştirmeden korunmuştur.

Okunmasıyla ibadet edilir.

Cebrail (a.s) vasıtasıyla Peygamberimize uyanıkken indirilmiştir. Cebrail (a.s) bu Kur’an vahyini getirdiğinde, hangi surenin neresine konacağını bildirdiği için Sünnetten ayrı olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bu vahiy türünün; uyku, ilham veya benzer başka bir yolla indirilmediği hususunda icma vardır.


Vahy-i Ğayr-ı Metluv; Kur’an gibi kıraat olunmayan vahiydir. Nazmı mucize değildir. Fakat nakledilen vahiydir.

Bunlar Hz. Peygamberin hadisleridir. “İman, İslam ve İhsan”ın tarifini yapan ve Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste olduğu gibi, hadisler, peygamberimize ya Cebrail vasıtasıyla uyanıkken ya da bunun dışındaki rüya, ilham, kalbe ilkâ gibi diğer vahiy şekilleriyle gelmişlerdir. Ancak bunların manaları vahiyle gelirken, lafızları Peygamberimize aittir. Zaten hadislerin Kur’an’dan ayrıldığı taraf da burasıdır. Onun için hadisleri manaları ile nakletmek caiz görülmüştür.


Hadis-i Kutsîlerde “Rasûlullah şu konuda Rabbinden rivayet ederek şöyle dedi” gibi tabirler kullanıldığı için bunların vahiy mahsulü olduğunda şüphe yoktur. Bu yüzden Hadis-i Kutsî için “Allahu Teâlâ’nın, Rasûlüne uykuda veya ilham yoluyla manasını bildirdiği, Rasûlullah’ın da kendi ifadeleriyle ümmetine haber verdiği hadis” şeklinde yapılan tanımdan da bunun vahye dayandığı açıkça anlaşılmaktadır. 


Hadislerin Vahye dayandığına dair örnekler çoktur. Mesela en çarpıcısı şudur: Bilindiği gibi Peygamberimiz Medine’de bir buçuk sene Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e doğru namaz kıldı. Kur’an’da buraya doğru namaz kılınacağına dair bir ayet yoktur. Kıblenin değiştirilmesi ile ilgili ayetlere baktığımız zaman, onların Kâbe’ye doğru dönmemizi emrettiklerini görürüz. (Bak: Bakara: 142-144).

Peygamberimizin, Kudüs’e doğru namaz kılarken, Kâbe’ye doğru dönmeyi arzu ettiğini de Bakara 144. ayetten öğreniyoruz. Eğer Kudüs’e doğru dönmeyi daha önceden Kur’an dışı vahiyle elçisine bildirmiş olmasaydı, yani kendi tercihine göre Kudüs’e doğru dönmüş olsaydı, Kâbe’ye doğru dönmeyi niye arzu edip duracaktı ki…

Allah’tan “Artık yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Siz de hepiniz, nerede olursanız olunuz, yüzlerinizi o tarafa doğru çeviriniz.” (Bakara:144) ayeti gelene kadar niye bekliyeydi ki… Kendi tercihine göre döndüğü Kudüs yönünden, yine kendi tercihi ile Mekke’deki Kâbe’ye doğru dönerdi. Onun için Peygamberimizin Kudüs’e doğru aklı ve ictihadı ile döndüğünü söylemek doğru değildir. Öyleyse buradan çıkaracağımız sonuç: Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yöneliş Kur’an dışı bir vahiyle olmuştur. (Bak: Prof. Dr. Necati Kara, Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, s. 216-217) 


Rasûlûllah'a itaati emreden, ona itaati Allah'a itaat sayan, ona uymayı Allah'ın sevgisine erişmenin ve günahları bağışlatmanın yolu olarak gösteren, onun hükmüne rıza göstermeyenin imansız olduğunu ifade eden, ona muhalefet edene şiddetli tehditlerde bulunan (Bak: Mâide,5/92; Nisâ,4/80; Âl-i İmrân,3/31; Haşr,59/7; Nisâ,4/65;Ahzâb 33/36;Nûr,24/63) ayetler Sünnetin, Kur’an’dan sonra ikinci kaynak olduğunu ortaya kor. 


İşte bunlar ve benzeri pek çok âyet, Sünnetin hüküm koymada kendisine başvurulması gerekli ve bağlayıcı, Kur'an'dan sonra ikinci kaynak olduğunu kesin olarak göstermektedir.


Bir de Peygamberimiz, “Hükmî vahy” diyebileceğimiz “Vahiy makamında bulunan ictihat”la da hüküm verirdi. Sahih görüşe göre Rasûlullah, henüz hakkında vahiy gelmemiş bir olaydan önce vahiy beklerdi. Vahyin geleceğinden ümidini kesince ictihad ederdi. Şayet ictihadında isabet ederse Allah onu sükût ederek onaylar, hata ederse uyarırdı. Allahu Teâlâ sükût ederek onun ictihadını kararlaştırdığında o ictihadı hükmen vahiy olmuş oluyordu.
İbni Hazm’a göre bu konuda söylenecek doğru söz şudur: “Rasûlullah’ın din konusunda konuştuğu her söz, Allah’tan bir vahiydir. Bunda şüphe yoktur. Allah’tan inen vahyin hepsinin “İndirilmiş bir zikir” (Hicr: 9) olduğu konusunda şeriat ve lügat âlimleri ittifak etmişlerdir. Vahyin hepsi korunmuştur. Allah’ın korumasını üstlendiği her şeyin, zayi edilmeyeceği garantilenmiştir. Aksi halde -hâşâ- Allah’ın kelamı yalan olurdu. Peygamberin din konusunda konuştuğu şeylerin zayi edileceğine ve aralarına bâtılın karışacağına dair hiçbir yol yoktur. Buraya bir yol bulunsaydı Allahu Teâlâ’nın “O zikri biz indirdik, onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr:15/9) sözünün yalan olması gerekirdi ki, bunu müslüman söylemez. Bu ayette geçen “Zikr”in Kur’an’a hasredilemeyeceğini yani sadece Kur’an’a tehsis edilemeyeceğini; hasredenlerin de delilinin bulunmadığını savunur ve onlardan “Doğru iseniz delilinizi getirin” (Bakara:2/111)  ayetiyle kanıt ister. Sonra şöyle der: “Zikir, Allah’ın Kur’an’dan, Kur’an’ı açıklayan ve vahiy olan sünnetten Nebisine inen her şeye verilen bir isimdir. “(Onları) apaçık mucizelerle ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; tâ ki, düşünüp öğüt alsınlar” (Nahl:16/44) ayetiyle Rasûlullah’ı, Kur’an’ı açıklamaya da memur kılmıştır.”
(İbni Hazm, İhkâm, 1/117-118)


İbni Hazm haklıdır.

Çünkü Allahu Teâlâ, hac ve zekâtla ilgili emirlerini hep mücmel yani açıklama ve uygulamaya muhtaç olarak vermiştir. Mesela Kur’an’da namaz kılın emri vardır. Fakat namazla ilgili hiçbir malumat yoktur. (Vardır diyenler zorlama yorumlarla komik duruma düşüyorlar). Biliyoruz ki, Cebrail (a.s) gelmiş ve Rasûlullah’a beş vakit ayrı ayrı kıyam, ruku, sucût ve rekât sayılarını da belirleyerek kıldırmıştır. (Bak: Buhârî, Bedul Halk, 6; Müslim, Mesâcid, 116; Ebû Davud, Salât, 6; Tirmizi, Salat. 1; İbn-i Mâce, Salat, 1; Ahmed, Müsned, 1/333,354; III/30). “Namazı benden gördüğünüz şekilde kılın” (Buhârî, Ezan, 18)  diyen Hz. Peygamber (s.a.v) de, adeta “Namaz kılın emri Allah’tan, fakat uygulaması da –Cibril, bana öğrettiği için- benden” demiştir.


 Şimdi namaz için Peygamber Efendimize verilen bu tafsilatı ve hac menâsikini vahyin dışında bir şey kabul etmemiz mümkün değildir. Öyleyse bunlar da vahiydir ve korunmuştur.


Rasûlullah’ın, din adına konuştuklarının vahyin dışında bir şey olmadığı (Necm: 53/3-4), kendisi de “Bana verilen şey, sadece Allah’ın bana verdiği vahydir” (Buharî, Fedâilü’l Kur’an, 1; Müslim, İman, 239; Ahmed, Müsned, II/341, 451) buyurarak vahiy doğrultusunda hareket ettiğini söylemiştir. Buna göre Allah Rasûlü’nün, ister Kur’an dâhilinde olsun, isterse Kur’an haricinde olsun ne getirirse getirsin mutlaka ona itaat edilmesinin gerektiğini gösterir.


“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir şey söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip, bir kısmından da vazgeçmiştir. Peygamber bunu ona haber verince eşi, 'Bunu sana kim bildirdi?' dedi. Peygamber, 'Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi.' dedi.” (Tahrim:66/3) ayeti de açıkça Kur’an dışında vahiy olduğunun delilidir.


Ayrıca “Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve Hikmet’i talim edip, bilmediklerinizi öğreten” (Bakara, 48, Âl-i İmran: 164), “Allah’ın kendisine Kitab’ı ve Hikmet’i bildirdiği” (Nisa, 113; Cuma, 2) şeklinde ifade edilen ayetlerden, Hz. Peygamber (s.a.v)’e “Kitab” ile beraber bir de “Hikmet”in verildiği anlaşılıyor.


Dolayısıyla “Hikmet”, Kur’an’da Allah kelamının başka adı olan “Kitap”la birlikte zikredilmiştir. Mesela “ Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın, senin üzerindeki lütûf ve ihsanı çok büyüktür” (Nisa:4/113) ayetindeki “Kitab”ın Kur’an olduğu açıktır. O zaman indirdiği “Hikmet” ne ola ki? Sorusuna birçok âlimimiz “o da sünnettir” demişlerdir.


Hz. Peygamber’in (s.a.v), "Şüphesiz Rabbim Allah, bana vahyetti," (Müslim, Cennet, 63-64; Ebu Davud, Edeb, 48) "Ben emrolundum, nehyolundum," (Müslim, İman, 32-36) gibi ifadeleri ve Cebrail (a.s)’ın bazı şeyleri kendisine öğrettiğini bildirmesi de, (Örnek için bkz, Müslim, Cenaiz, 1; Tirmizi, İmam, 18; Cihad, 32) Kur’an dışında vahyin varlığının açık delillerindendir.


  Mikdad b. Ma’dikerib’in naklettiğine göre Resulullah (s.a.v)’in “Kur’an’da bulduğumuzu alırız, onda olmayanı almayız" diyecek bir takım insanların geleceğini bildirmesi, sonra “Bana Kitab ve onunla beraber onun gibisi verildi” (Ebu Davud, Sünne, 6) buyurması da Kur’an dışı vahyin varlığına delildir. 


Hadis Profesörü Bünyamin Erul; “Bazı araştırmacılar, vahy ifadesinin geçtiği hadisleri, mana ile rivayet edildiğinden, genel olarak hadislerin vahyedildiğine delil teşkil etmeyeceğini" iddia etse bile (İslamiyat, C.1, sayı:1, s.55 vd.) bir başka makalesinde, "Yüce Allah’ın Kur'an dışında, Hz. Peygamber’le iletişim içinde olmadığını söylememiz mümkün değildir” diyerek, Rasulullah’ın tebliğ, talim, tezkiye ve beyan ile görevlendirildiğini söyler. Ancak buna “Hikmet” demenin daha doğru olacağını belirtir. (Bünyamin Erul, İslamiyat, C.III, sayı:1 s.184.)


Hasan b. Atiyye de şöyle der: “Cibril, Rasûlullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi, sünneti de getiriyordu. Yine ona Kur’an’ı öğrettiği gibi, sünneti de öğretiyordu” (Hatib Bağdâdî, Kifâye, s.12; Kasimî, Kavâid, 59). Kurtubî de adı geçen rivayeti değişik tarzda şöyle verir: “Rasûlullah’a vahiy iniyordu. Cibril de vahyin açıklaması olan sünneti ona getiriyordu.” Tâbiinden Mekhûl de “Cibril’in Kur’an’ı getirdiği gibi, hikmeti de getirdiğini” nakletmiştir. (Kurtubî, Câmi, I/39).


“Cibril kalbime attı ki, hiçbir nefis rızkını tastamam almadan ölmeyecektir. Öyleyse onu helal yollardan arayın” (Müslim, Münafikûn, 64; Hanbel, Müsned, III/50) hadisi ve; "Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım." (Buharî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141; Tirmizî, Birr 28; İbni Mace, Edeb 4)  hadisi de Kur’an dışı vahyin varlığını ortaya koymaktadır. 


İşte bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v) Kur’an’a muhalif söz söylemez ve İmam Şâfî’nin dediği gibi Kur’an’a muhalif sünnet olmaz. Çünkü “Vahyi Metluv Kur'an, Vahyi Ğayri Mevlut sünnettir” diyen Şâfii, Sünnetin Kur'an’ı Kerim’de geçen “hikmet” olduğunu söyler. (er-Risale, 3-4, 10; el-Ümm, V, 127,128.)


“De ki: “Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım.” (A’raf:203. Ayrıca bak; Enam:50; Yunus:15 ve Ahkaf:9, 46) ayetlerinin tamamında “Ben bana vahyolunana uyarım” ifadesi tekrar edilmektedir. Birinde bile “Bana indirilen Kur’an’a uyarım” demiyor. Bu ifade de gösteriyor ki, Rasulullah’a inen vahiy sadece Kur’an değildir. Kur’an dışı vahiy de vardır. (Necm suresinin 3-4. ayetlerin tefsirinde, hadislerin de vahiy mahsulü olduğunu başta şu âlimlerimiz ifade ederler: Zemahşeri, Fahreddin Râzi, Kurtubî, Hattâbî, Bikâî, Kâsimî, Serahsî, Şâtıbî, Elmalılı Hamdi Yazır.)


  Bu ifadelerden hareketle sünnetin tamamı vahiydir, diyenler pek de aşırı gitmiş olmuyorlar. Zira neticede sünnetin tamamı vahyin kontrolünden geçiyor, ya ibkâ ediliyor ya da tashih ediliyordu. Yani vahyin kontrolüne girmemiş bir uygulamanın varlığını kabul edemeyeceğimize göre netice olarak hepsinin vahye dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak sünnetin tamamının vahye dayandığını söylerken, bununla Rasulullah’ın devrinde tesbiti yapılan, ona aidiyetinde şüphe olmayan ve bize kadar sahih olarak gelen sünnetleri kastettiğimizi de belirtelim. 
 

Diğer taraftan ictihad hataları da vahyin kontrolünden geçerek düzeltilmiştir. Uhud savaşından sonra düşmanlarına lanette bulunmaktan (Tirmizi, Tefsir, sure 3/12; Ali İmran, 128) ve Hz. Hamza (r.a)’a yapılan muamelelerden sonra müsle yapmak arzusundan (İbn Hişam, Sire, III, 101-103. Ayet için bk. Nahl, 126-127) vazgeçirilmiştir.


Ayrıca, Bedir savaşında elde edilen esirlerle ilgili fidye karşılığı salıverilme fikrinden dolayı uyarılmış (Enfal, 67-68. bk. Abdülğani, Hucce, 185), münafıklarla ilgili onları kazanma arzusuyla yaptığı uygulamadan men edilmiş (Tevbe, 83-84; bk. İbn Kesir, Tefsir, II, 378), eşlerinin arzusu için Allah’ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılması sebebiyle de uyarılmıştır. (Tahrim, 1-2)


Bu ve benzeri ayetler Hz. Peygamber (s.a.v)’in yaptığı bazı tasarruflarının rızayı İlahi’ye uygun olmadığı durumlarda düzeltildiğinin açık göstergeleridir. Allah Teâlâ, O’nu, önce muhayyer bırakıyor ve ictihad etmesini, ashabıyla istişare eylemesini istiyor. Sonuçta Allah’ın rızasına uygun ise öylece kalıyor, değilse düzeltiliyordu.

Nitekim önce müşrik çocuklarının, babaları hükmünde olduğunu beyan edip, sonra cennetlik olduklarını söylemesi, ilk önceleri kelerin, meshe uğramış Yahudiler olduğunu söylemesi sonra bu görüşünden vahyin uyarısıyla vazgeçmesi, kabir azabı hakkındaki görüşün Yahudi fitnesi olduğunu söyledikten sonra, vahyin uyarısıyla kabir azabının varlığını beyan edip, dualarında ondan Allah’a sığınması gibi hususlar, (Bak: Abdülcelil İsa, İçtihad, s.59-66) Kur'an vahyi dışında da kendisinin uyarılıp tashih edildiğini göstermektedir.


Bütün bunlara rağmen, Rasûlullah’ı, sadece uydu anteni veya ara kablosu ya da postacı gibi görerek indirgemeci bir peygamber portresi de çıkaran yok değildir.

Hatta bir adım daha ileri giderek Sünneti, Kur’an dışı vahiyle ilişkilendirip, onu Kur’an’dan bağımsız ama kesinlikle vahiyden bağımsız olmayan ve Kur’an’a da ters düşmeyen müstakil bir kaynak olduğunu söyleyenleri “Peygamberi Allah’a ortak koşan müşrikler” şeklinde niteleyenler de vardır. Batılı Oryantalistlerden böyle diyen var mı bilmiyorum ama bizim yerli müsteşriklerden böyle diyenler mevcuttur.

Ne diyelim, “Leküm dînüküm veliye dîn” ayetini okuyup yüzlerine üfürür, Allah hidayet versin der geçeriz.

Selam ve dua ile.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Acizane 2017-01-21 16:01:39

eleştiriye açıksanız cevabını bizzat sizden bekleyerek bir soru sormak istiyorum. sünnet nedir ? zira sünnet kelimesini bunca irdelemişsiniz bu konu hakkında bilgi sahibi olduğunuzu varsayıyorum. sünnet kelimesini bizzat kuranda geçen ifadeye göre mi algılayıp okuyacağız yoksa kulların sünnet kelimesine yüklediği anlama göre mi ? sorum özetle şu : "kuran'da sünnet kelimesi farklı kullanımlarıyla beraber kaç yerde geçmektedir ve genel bir bütünlük içerisinde sünnetin tanımı kuran'a göre nedir ?