İlkel toplumların büyü, sihir, afsunları, Yunan'ın felsefesi, Hint ve Fars'ın mistisizmi ve İslâm'ın bazı unsurlarını bir potada eriterek orjinal bir inanç haline gelen tasavvuf 6. yüzyılda en büyük Üstad’ını buldu. Bu Muhyiddin îbn Arabi'dir. Onun hayatında ve fikirlerinde kendinden önceki dönemlerin tasavvufunun bütün özellikleri fazlasıyla yer almıştı.

İbn Arabi Endülüs’te Hıristiyanlıktan, Kuzey Afrika paganlardan, Anadolu ve İran’da Şamanizm, Zerdüştlük ve Maniheizmin’den, Suriye’nin İsmaîliliğinden çok şeyleri alıp tasavvuf düşüncesini yoğurmuştur.

Arabi ve diğerleri tamamen İslam dışı olan bu düşüncelerini İslami terimler ile ifade etmeleri sebebiyle kabul görmekte pek de zorlanmamışlar.

Bu toplumların İslam öncesi kültürü de zaten bu şirk kültüründen oluşuyordu.

Bir taraftan Manî, Zerdüşt dinini ve İşrâkî felsefesinin bazı özelliklerini alırken, kelamcılardan ve Fahreddin Razî ile İbn Sina’dan öğrenip İslami renklerle süslediği düşüncelerine ancak din alimleri itiraz edebilecek güçte idi. Arabi onları da “evliyanın deccalları” olarak ilan etmişti.

Arabi’de yok yoktur. O, her inanç ve kültürden aldıklarını kendi öğretisine katmıştı.”  (  Üç Müslüman Bilge, S. Hüseyin Nasr, S. 113,114,172; El-Fütuhat el-Mekkiye, İbnul Arabi,Yay. Haz; Prof. Dr. Nihat Keklik, 2 cilt, ) (İbn Arabinin eserinden fragmentler biçiminde hazırlanmış İUEF. Yayınları. S. 2/A-3, 2/B-409-411)

“Tasavvuf dediğimiz, mistik bir takım teoriler temelin­de gelişen asıl sûfilik akımı, Abbasiler'in ilk yüz yılını ta­kiben bu altyapı üstünde eski İslâm öncesi mistik kültürlerle temas sonucu.. bir sentez oluşmasın­da Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyeti ve pek çok kavramı kullanıldı.. Bu kavramların içi, bu mistik kültürlerden ödünç alınan mistik muhtevalarla dolduruldu. Ayrıca, başta Peygamber'in bizzat kendisi olmak üzere, Ashâb-ı Suffe tâbir edilen bir kısım sahâbi ile bazı ilk dönem İslâm büyükleri­nin tarihsel hayatları deforme edilerek bu yeni kavramlara uygun hale getirildi…

Tarihsel perspektif içinde tasavvufun, bizzat teorik çerçevede İslâm'ın içinden doğan bir mistik vakıa olmaktan zi­yade, zühd hareketinin, İslâm'ın ilk yüzyılından itibaren, önce Emevi, sonra Abbasi İmparatorluğu'nun alabildiğince geniş toprakları üzerinde yani İran ve eski Mezopotamya'daki özel­likle Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hind-İran mistik kültürleriyle, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik felsefi etkileriyle ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mis­tik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye mıntıkalarındaki mistik kültürlerle birleşerek yarattığı bir sentezin ürünü…

Tasavvufun böyle bir sentez olarak tarih sahnesine çı­kabilmesi.. ancak IX. yüzyıldan itibaren söz konusudur.

Tasavvuf cereyanının ilk temsilcile­ri, Mâ'rûf-i Kerhi (öl. 815), Zünnûn-ı Mısri (öl. 860), Seriyy-i Sakatı (öl. 865), Bâyezid-i Bistâmi (öl. 874), Cüneyd-i Bağ­dadi (öl. 910), Hallâc-ı Mansûr (öl. 922) ve daha bazıları, ge­nellikle bu ve müteakip yüzyılın insanlarıdır.

Tasavvuf dediğimiz bu sente­zin, İslâm'ın beşiği olan Hicaz'da değil de.. Mısır, Suriye, Irak ve İran gibi, yüzlerce yıllık eski mistik dinlerin ve kültürlerinin izlerini hâlâ canlı bir biçim­de koruyan ülkelerde ortaya çıkmış olması da anlamlıdır…

TASAVVUFU MEŞRULAŞTIRMA GAYRETLERİ

Bu yapısıyla tasavvufun gerek siyasî çevrelere, gerekse halka kendini kabul ettirmesi ve bazı şiddetli muhalif çev­relere rağmen yüzlerce yıl varlığını sürdürerek bugünlere gelmesi kolay olmadı.

Bugün büyük birer veli olarak takdis dilen Bâyezid-i Bistâmi, Cüneyd-i Bağdadi, Hallâc-ı Mansûr gibi mutasavvıfların ve daha birçoklarının İslâm'ın tev­hid inancına ters bir konumda duran bu tasavvufi teorileri, ilk zamanlarda ulemâ tarafından şiddetli tepkilerle karşılaş­tı ve kendileri zındık ve mülhid ilan ve bir kısmı da idam edildi.. Tasavvuf tarihi bu tür olaylarla doludur ve bunların en trajik örneği, çok iyi bilinen Hallâc-ı Mansûr hadisesidir.

XI. yüzyıldan itibaren tarikatların orta­ya çıkmaya başlamasıyla, şeyhlerin kerametlerini anlatan menkibelerin, onların etrafında yarattığı karizmanın da bü­yük katkısıyla ileriki yüzyıllarda artık Müslüman kamuoyu­nun büyük bir çoğunluğunun İslâm'dan ayrı düşünemeye­ceği, hattâ İslâm'la özdeş göreceği bir hale büründü.

Vaktiy­le sûfileri zındık ve mülhid diye gören bu kamuoyu bugün, tasavvufu kabul etmeyenleri neredeyse İslâm dışı sayacak bir noktaya ulaştı.

Bununla beraber, tasavvufun, daha doğrusu, karizmaları­nı ve buna bağlı olarak manevi güçlerini keşif ve kerametle­rinden alan mutasavvıfların ve sufilerin, bilimsel olarak İs­lâm'ı temsil eden ve otoritesini bu bilimsel konumundan alan ulema ile arasındaki ihtilaflar hiçbir zaman bitmedi...

XIII. yüzyıl, tasavvufun kendi tarihsel gelişim süreci içinde en büyük dönüm noktasını gerçekleştirmesine şahit oldu: ..bütün çağların en ünlü mutasavvıfı Muhyiddin Arabi tarafından metafizik bir sistem halinde geliştirilen Vahdet-i Vücud teorisi, bütün tasavvuf telâkkilerini etkiledi.

Tasav­vuf artık İslâm dünyasının her tarafında bu mistik felsefe­nin hâkimiyetine girdi..

Vahdet-i Vücud teorisinin ve buna bağlı olarak -mutasavvıfların açıktan te­lâffuz etmedikleri, ama zımnen peygamberlerden üstün ol­duğunu imâdan da kaçmadıkları- însan-ı kâmil teorisinin İslâm'ın tevhid inancında açtığı yaralar sebebiyle.. ule­mânın bu gibi tasavvuf telâkkilerine ve mensuplarına açtığı teolojik savaş, özelde tasavvuf, genelde İslâm düşünce tarihinin ilginç sayfaları arasında yer alır.

İşte XI. yüzyıldan itibaren Ortadoğu İslâm dünyasını içi­ne alan geniş topraklarda tasavvuf, yavaş yavaş belli bir teş­kilat dahilinde düzenlenmiş birtakım sûfi teşekkülleri orta­ya çıkarmaya başladı.

Şeyh denilen mistik önderlerin mut­lak otoriteleri yönetimindeki bu mistik teşekküllere tarikat de­nildi.

Şeyhin bu karşı çıkılamaz mutlak otoritesi altında ge­liştirilen sistematik bir hiyerarşinin hakim olduğu bu teşek­küllerin ilk modelleri, hiç şüphe yok ki, daha önceki Yahu­di, Hıristiyan, yahut Budist tarikatlardı.”( Prof. Ahmet Yaşar Ocak: Türkler, Türkiye ve İslam; Yaklaşım, Yöntem ve Yorum denemeleri. S. 157-173. )

Mesela tasavvufi yapılanmalar içinde en meşhurlarından olan Nakşibendilik ilk olarak Budist inancı üzerine kurulu bir tarikat olarak ortaya çıkmıştı.

Böylece İslam düşüncesinde, farklı coğrafyalardan kültür ve inanışlarla gelen anlayışlar İslami kavramların içini değiştirmeye başladı.

Öyle ki sonunda, “kendi iradesini kullanan ve bununla sorumlu olan “mürid” kavramı, “ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu”, yani kendi iradesinden tamam vazgeçen bir “mürit” çıktı ortaya.

Kur’an’ın adı olan “zikir”, uygulamada “Kur’ani bir hayat yaşamak anlamına gelirken, tasavvufta belli kelimelerin anlamını pek de bilmeden belli sayılarda tekrarı halini aldı.

İçi boşaltılmış ve orijinal anlamındaki özünden uzaklaştırılmış kavramlarıyla “sufizm” tasavvuf olarak anılır oldu ve “İslam’ın özü” diye sunuldu.  

“PARALEL DİN” OLUŞTURMA

İslam dininin akidesi açısından mistik-tasavvuf inancını irdeleyenler bunun “paralel bir din” olduğu kanaatine varıyorlar. 

İslam’ın “la ilahe İllallah” kelime i tevhidine karşılık, “la mevcude illallah”  inancı ancak yeni bir din olarak görülebilir.

"İslâm'ın, Yaradan'ı ‘yaratılan'dan ayırmak suretiyle ortaya koyduğu "Yaradan-yaratı­lan ayırımı"nı, yani kendine mahsus deyimiyle tevhid deni­len "Allah'ın kesinlikle ortak kabul etmez birliği" ilkesine mukabil, “yaratılanın, Yaradan'ın tecellisinden, zuhurundan başka bir şey olmadığı”nı varsaymak suretiyle ortadan kal­dırmaya çalışan bir mistik felsefe olarak İslâm tarih ve kül­türünde ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf teorilerinin bütün var­yantlarının esas olarak bu temelde birleştiği söylenebilir.

Tasavvuf, bu ikiliği ortadan kaldıracak aracı bir kavram da geliştirmiş, insan-ı kâmil dediği, "ideal insan"ı simgeleyen bu “aracı” kavramı, üstün ilâhi sıfatlarla donatarak -bir an­lamda zımnen adetâ İslâm'ın peygamberlik kurumuna ra­kip olarak geliştirdiği- velayet teorisi içine yerleştirmiştir, İnsanın ilâhi gerçeğe ulaştığı son noktayı temsil eden in­san-ı kâmil mertebesine, ancak velayet sistemindeki bütün kademelerin aşılmasıyla ulaşılabilir.

Kutb yahut ğavs tâbir edilen en üst noktadaki, kâinatı Allah adına idare eden en büyük veliden, aşağı doğru, bu teorinin öngördüğü silsile-i merâtip içinde yer alan en düşük rütbeli veliye kadar  Velâyet teorisinin dikkatli bir tahlili, bize, İslâm'ın tevhid inan­cıyla pek kolay bağdaşmayacak, adetâ Allah'ın sıfatlarını ve kudretini onun adına kullanan insanüstü fevkalâde vasıflar­la donanmış bir "yarı tanrılar" panteonu ile karşı karşıya bulunduğumuz izlenimini verir.”( Prof. Ahmet Yaşar Ocak: Türkler, Türkiye ve İslam; Yaklaşım, Yöntem ve Yorum denemeleri. S. 157-173. )

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.