Tebliğ ve irşat yönü eksik yetişen hafızların toplumsal boyutu
Dinihaberler.com - Allah Resulü’nün Ashab-ı Suffesi’ndeki hafızlara baktığımızda tebliğciliğin ön planda olduğu bir irşat ekibi ile karşı karşıyayız. Hem hafızlar hem yürüyen birer Kur’an halindeler. Kendilerine Peygamber aleyhisselam da güveniyor ki bir topluluğa irşat etmek için gönderebiliyor. Örneğin Bi’r-i Maune’de şehit edilen 70 hafıza bakıyoruz. Hafızlığın ötesinde her biri Kur’an muallimi ve İslam tebliğcisi. Bizim hafızlara baktığımızda ise aynı örneği göremiyoruz. Ne Kur’an’ın hakkını verebiliyor ne de hafızlık kisvesinin ne anlama geldiğinin farkında. Hasbel kader Diyanette bir yer tutmuşsa mesleğin normundan dolayı hareketlerine dikkat edebiliyor. Aksi durumda hafızımızı bir vatandaştan ayırt etmek çok zor. Hafızlık müessesini değerlendirecek olursanız ne dersiniz?

İhsan Toker – Hafızlıkta genelde sadece Kur’an’ı ezberlemek öne çıkıyor, diğer husus geri planda kalabiliyor. Hatta gerçek anlamda Kur’an ile alakası olmayanlara bile rastlayabiliyoruz. İslam’ın tüm alanlarında olduğu gibi bizim kültürümüzde Kur’an’a yönelik bu tür bir aşırı şekilleştirme had safhada görülebiliyor. Şekilleştirme diyorum, çünkü işin ruhu; ahlaki ve ilmi donanım buna eşlik etmiyor çoğu zaman. Kendine mal etmek, içselleştirmek ve sonra tebliğ etmek gibi bir gayesinin olmamasından dolayıdır ki bu tür ortamlarda Kur’an ezbercisi bir yapı ortaya çıkıyor.

Günümüzde hafızlığın tebliğ boyutu maalesef bulunmuyor. Bu konuda gözlemleriniz kesinlikle doğru. Ama gelin görün ki hafızlık için toplumumuzda belli bir alt kültür oluşmuş ve değişmelere karşı koyacak şekilde yerleşmiş durumda. Belki de o, bu haliyle toplumda beliren yabancılaşmayı, kendi şeklen öyle gözükse de özü, ruhu anlamında dininden kopmayı ya da anlamamayı ifade ediyor.  Nitekim toplumdaki hafızlık sürecindeki kişilere baktığımızda onların da kendilerini çelişkili durumlar içerisinde görebildiklerini tespit ediyoruz.

Hafızlık toplumda şu an bir alt kültür haline gelmiş durumda. Buradaki kasdım bazan yanlış anlaşılabiliyor; onun için açıklık getirmek isterim: Alt-kültür ifadesi aşağı, değersiz anlamını taşımıyor kesinlikle, toplumun geneli içerisinde, genel kültürü dahilinde farklı ve ayrışmış bir sektörel durumu anlatmak için kullanılıyor. Bu anlamda hafızlık, bizim tarihimizde de beklenti içerisinde olunacak, idealleştirilecek hedefler yerine neredeyse sadece ahirette getirisi düşünülerek geliştirilen bir müessese izlenimini uyandırıyor.

Modern dönemde yaşananlar da bu durumu desteklemiştir. Örneğin Cumhuriyet döneminde bir travma yaşanıyor Kur’an öğretimi ve din eğitimi alanında. Buna paralel olarak sözgelimi Süleyman Hilmi Tunahan’ın öncülük ettiği bir hareket var. Kendisi bir müderris, günümüz tabiriyle bir profesör, yüksek ilimler tahsili yapmış,  bilgi ile mücehhez bir alim.  Varını yoğunu bu yolda harcayan Hilmi Tunahan’ın bu çalışması zaman içinde Kur’anı Kerim’i acilen kurtarma telaşı içerisinde değişime uğruyor. Fikirsel boyut gidiyor yerine tamamıyla şekilci bir yapı ortaya çıkıyor. Diğer cemaatlerin çoğunda da bu tür tortu İslam örneklerini görüyoruz.

Bu açıdan baktığımız vakit toplum bir noktada vekâleten din icra ediyor gibi. Kendi çocuklarına veya başkalarının çocuklarını hafızlığa teşvik etmek suretiyle hafızlık kurslarına göndermekle dini yaşadığını düşünen, bunu yeterli gören bir kitle meydana geliyor.

Toplumdaki geleneksel dindar kesimin dini maksimum düzeyde başkaları üzerinden yaşayabileceği şekilde hafızlığın bu dar kapsamında yüceltilmesi; hafızların şefaatçi olacakları, hafızların Allah katında ayrı bir yerinin olduğu doğrultusunda, yer yer fetişizme varan beklentilerin varlığına şahit oluyoruz. Bu düşünceler hafızlık öğrenimi gören çocukları kuşatabiliyor. Onları da kendi içlerinde, bu türden bir alt kültüre sıkıştırıp, dini yönden daha aşkın ve donanımlı bireyler olma yönünde ihtiyaç hissetmeyen bir kitle haline getiriyor.

Dinihaberler.com – Bu durumda yapılması gerekenler ne? Hafızlık eğitiminin yanısıra İmam Hatiplerdeki gibi bir bilgi veya bazı ek dersler neden verilmekle bu yapı daha verimli hale getirilebilir mi?

Yeni Türkiye denilen ortamda bir sekülerleşmenin dışında dinselleşme, dine dönüş başladı. Buna paralel olarak İmam Hatipler örneğinde olduğu gibi hafızlıkta da gözlemlediğimiz yeni yapılanmalar söz konusu.

Mesela yeni konsepte uygun şekilde, hafızlıkla ilgili kolejlerin açılması gündemde. Belki bu şekilde o geleneksel şekilci yapının dışına çıkan tutarlı, İslami kimlikle bağlantılı, tebliğ noktasında daha elverişli bir gelişme olabilir. Ama öyle gözüyor ki toplumda hafızlık ve hafızlar uzun bir süre bu geleneksel yapılarını devam ettirecekler.

Diyanetin bu alanda hafızlığın yanı sıra ek bilgiler vermek, daha donanımlı kılmak gibi bazı çalışmaları var. Bu çocukların haleti ruhiyelerini anlayarak onları dediğim gibi daha donanımlı hale getirecek bazı politikalar oluşturma yönünde adımlar atılmasına yönelik gelişmeler hususunda bazı gözlemlerim oldu. Ama bu ne kadar, nereye kadar olur, nereye kadar gider, doğrusu onu bilemiyorum. Bunun değişmeye tamamen kapalı, dediğim gibi sırf şekli düzeyde devamını ifade edecek şekilde bir anane halinde duağanlaşması beni düşündürüyor. Şimdiki halde böyle bir bir kabullenme söz konusu ne yazık ki.

Bir taraftan “Kur’an İslam’ı, Kur’an merkezli anlayış” gibi anormallikler gözlemlerken, diğer taraftan olabildiğince Kur’an’ın içeriğinden habersiz, hadislerle bağlantısız, sosyal yaşamdan uzak bir anlayışın hakimiyetini koruduğuna şahit oluyoruz. Yani bir ifrat ve tefrit durumu ile karşı karşıyayız.

Birinde tamamıyla Kur’an’ı sözde anlamaya yönelik bir anlayış, diğerinde Kur’an’ı anlamaktan uzak, onu anlamayı dert edinmeyen, vesileci bir din anlayışı olarak farklı iki kutup var toplumumuzda.

Dinihaberler.com - Determinist bir yaklaşım var. İfrat tefrit noktasında kutuplar arası gidip gelen veya var olan kutba muhalif olarak ortaya çıkan farklı bir karşı kutup.  İslam’ı anlama, yaşama ve yaşatma üzerine değil de bir birlerine tepki olarak ortaya çıkan kutuplar olmasından dolayıdır ki ortada var olan gerçek ne oynayanlara ne de seyredenlere bir fayda sağlamıyor. İhsan Hocam hafızlık müessesesinin elden geçirilmesi kanaatindesiniz. Peki bunu kim nasıl yapacak?

İhsan Toker – Bunu çözümleyecek merci olarak elbette ilk akla gelen kurum Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Ancak her ne kadar Diyanet bu işin çözüm mercii ise de toplumsal gerçekliği göz ardı edemeyiz. Yapı, bu şekilde oluşmuş ise akıntıya kürek çekmek gibi bir durumla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu konuda hazır,  paket halinde bir çözüm beklentisi içerisinde olunmasını gerçekçi bulmadığımı belirtmek istiyorum. Asırlara yayılan, kadim hale gelen, sözde gelenek haline gelen kendi içerisinden kendisini besleyen bir kültürle karşı karşıyayız. Diyanetin bunu tepeden inme bir şekilde değiştireceğini de düşünmüyorum. Ama en azından uzun vadeye yayılarak bazı düzeltmeler, ıslahat faaliyetleri yapılabilir.

Mesela Diyanet bu işi sağlıklı bir Kur’an ve Peygamber algısı oluşturmak suretiyle yapabilir.
Diyanet teşkilatımız sağlıklı insan, din ve peygamber algısı oluşturabilirse ki, bunu yapmak istiyor, bir ümit var demektir. Ne var ki, bu konuda biraz sabırlı olmak gerekir. Diyanetin son dönemlerde çalışmalarına baktığımızda toplumda genel bir kabul gördüğü anlaşılıyor; tabii ki Diyanet Türk toplumundaki yegane dinsel aktör değil; başak çok sayıda aktör var. Ama psikolojik ve sosyolojik üstünlüğü hala elinde tuttuğunu düşünüyorum ben şahsen. Bu bir avantajdır onun için.

Çünkü toplumun geniş kesimi Diyanet’i bu konuda yetkili, etkin ve güvenilir bir kurum olarak görüyor ve gerçekten de öyle görünüyor.

Tabii şimdiye kadar geçerliliğini koruyan taklidi din algısını aşacak bir algıya ihtiyaç var. Seküler siyaset, dini hep savunma pozisyonunda bıraktı. Buradan da sözünü ettiğimi muhafazakar, geleneksel yapılar beslendi ve kurumsallaştılar.

Yeni kuşakların sosyalleştirilmesi bu konuda bir ümittir. Sağlıklı bir din algısının oluşması da Diyanetin, Devletin, Milli Eğitimin kültür politikalarıyla desteklenmesi ile olabilecek bir hadise. Diyanet, bu konuda avantajlı. Çünkü dediğim gibi, halkımız Diyanet’e güveniyor.  

Mesela Diyanet’in, toplumdaki paralel teşkilatlanmalar şeklinde gelişen cemaatlerin tekeline geçmesi söz konusu değil. Güçlü bir yapı ve kendi içinde farklı cemaatlerin eline geçmesine müsaade etmeyen bir mekanizmaya sahip. Bunlar tutarlı, dengeli, etkin ve kararlı politikalarla desteklendiği vakit olumlu sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Dinihaberler.com - Mavi Marmara konusu Müslümanların istişare etmede yetersiz olduğunu ortaya koydu. İktidar cephesi değişen konjonktüre bağlı olarak nedenini pek de bilemediğimiz şekilde İsrail ile mutabakata varırken, bunun karşısında İHH ve aynı düşüncede olan Müslümanların tepkisel yaklaşımlarına şahit olundu. Perde arkasında konuşulması gereken konular kamuoyu önünde konuşuldu. Haliyle bu durum muhalif kesimce kullanıldı. Neredeyse Müslümanlar arasında bir fitnenin çıkması an meselesiydi. İsrail ile mutabakata varan devletin kendi sivil toplum örgütü ile mutabakata varamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İhsan Toker - Burada toplumun çok katmanlı olduğunu unutmamak lazım. Oysa meselenin tartışıldığı vasatlarda bu durumun ıskalandığı görülüyor. Dolayısıyla bu olaya sosyolojik açısından baktığınızda bu beklenmedik bir durum değil. Dinsel kesimler geçmişte iktidardan uzak,  çevreye ait bir kesit oluştururken, dışlanırlarken,  bu gün iktidarla hem hal olmaya bağlı olarak yeni pozisyonlar alabiliyorlar. Bu da dile getirdiğiniz durumla yakından ilgili bence.

Nitekim bu dinsel kesimler daha önce iktidar odaklarını çok rahat eleştirebiliyorlardı. Çünkü iktidarda değil muhalefette idiler. Ama ne zaman ki iktidar şansını elde ettiler, durum değişti. Sorun da buradan başladı. Bugün yaşadığımız bu durum bundan kaynaklanıyor.

Her ne kadar iktidarı eleştirseler de bu kesime ait cemaat ve kurumlar, iktidarla iç içeler. Ama diğer taraftan devlet aygıtı kendine has ciddiyeti ve rasyonalitesi olan bir yapı. Ve Müslümanların bu devlet aygını tanıma, onu hesaba katma mecburiyetleri var. Bu bakımdan anlık fırsatçılık, pragmatizm ve rasyonaliteyi ayırt etmek gerekir.

Dinsel kesimler tabii ki ilkeli olmak zorundalar. Ancak bunun yanında duygusallığı bir kenara bırakıp devleti iktidar ve onun çevreleri, muhatapları ile ilişkileri bakımından ilkeli bir şekilde ve durumun icaplarına göre hesaba katmaları gerekiyor. Bu da anlık olarak şaşırtıcı gözüken durumlar ortaya çıktığında soğukkanlı ve gerçekçi bir ilkeselliği bir ihtiyaç halinde ortaya koyuyor.

Bu durum, tarihten bir örnek vermek gerekirse, Hz. Peygamber aleyhisselamın Hudeybiye örneğini anımsatıyor. Orada da Müslümanların hoşuna gitmeyen bir durum var. İktidarı temsil eden Allah Resulü’nün bu günkü Yahudiler benzeri Müşriklerle anlaşma yapması o günkü Müslümanlarca da kabul görmemişti.

Her ne kadar vahiy ile desteklenen bir peygamberin mevcut iktidarla kıyası mümkün değilse de alınacak ibret yönüyle Allah Resulü’nün yaşantısı, bize modeldir.

Dinihaberler.com – Müslümanlar eleştirilerinde çok acımasız. Bir kişiyi, kuruluşu, kurumu hedeflerine koymaya görsünler. O yapıyı yok etmek, haksız çıkarmak adına tüm güçlerini seferber ediyorlar. İslam ahlakına uymayan davranışlar sergileyebiliyorlar. Eleştirdiğimiz laikçiler ile bazen bu konuda yarış ettiğimizi düşünüyorum.

İhsan Toker - Bir güç evhamı var. Olgunlaşmış değil Müslümanlar. Teenni ile karşılayan kesimler de var ama onların sesi oluşturulan şamata ortamında zayıf kalıyor. Sesi çıkanlar ve sesi çıkmayanlar asimetrik bir durum oluşturuyorlar. Ama tabii bu örnekte de öyle görünüyor ki,  her iki tarafın da olgunlaşması lazım.

Devlet erkanı büyük kazalar yapmazsa şu an ki gidiş fena değil. Bu güne kadar toplumsal değişim Avrupa üzerinden dayatılacak şekilde hep politik çizgilerde gerçekleşti. Yeni Türkiye de aslında post-seküler yöndeki değişimini yeni politik çizgilerde gerçekleştirme yoluna girdi. Ancak şurası da bir gerçek ki, yeni yeni sivil toplum güçleniyor. Ve Türkiye’deki sivil kesimler kendi rotasını çizmeye aday olabilirler. Ancak biraz sabırlı olmak gerekiyor. Dediğim gibi, bu biraz da söz konusu aktörlerin olgunlaşmalarına bağlı. Biraz zamana ihtiyaç var. Bundan dolayıdır ki, insanlar diplomatik adımlar atıldığında devlet refleksini tam içselleştiremiyor ve  bir anda yakalanıp ani çıkışlar yapabiliyorlar.

Hatta yaşadığımız paralel yapı örneklerinde olduğu gibi İslam’ın gereğini değil de cemaatin duygusal taleplerini ön plana alıp düşmanı ile birlik haline de gidebiliyorlar.
Sivil toplumun güçlenmesi devlet için iyidir. Ama hayalci olmadan ilkesel davranan sivil toplum oluşmalı.

Devletin de sivil toplumun da fevri davranmaması gerekiyor. Kati ve keskin çıkışlar ters tepebilir. Karşılıklı atılan adımların yumuşaması gerekiyor. Sivil toplumun özellikle İslami sivil toplumun fikri bakımdan güçlenmesi, devletin daha kararlı adımlar atması ve uzun vadeli planlar yapmasının önünü açacaktır.

 

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ebutaha 6 ay önce

Köy imamı komşumuzdu, Aile olarak maddi durumumuz iyi değildi,İmamın beş vakit namaz kıldırıp maaşını alıp bizden daha iyi bir hayat yaşaması Annemi cezbetmişti. Beni de bu duygular ile Kur'an Kursuna gönderip Hafız olup imam olmamı istedi. Allah hem hafız olmamı hem de imam olma mı nasip etti. İmam olunca Annem oğlum namazını kıldır maaşını al kimseye karışma dedi. Beni Hafızlığa seçenler de bitir Hafızlığını imam olur hayatını kurtarırsın dediler. Ben de Hafız oldum emme yıllardır " Öğrenilmiş Çaresizlik " içinde kıvranıp durdum. Ve hala da kıvranıyorum.... :(

Avatar
E.Y. 6 ay önce

"Hafızların Allah katındaki yerlerinin başka olduğuna dair mitolojik beklentiler"Nasıl bir cümledir,Mitolojinin ne demek olduğuyla çelişmiyor mu?

Avatar
hoca 6 ay önce

Öncelikle boyle bir adamin yazisini yayinlamişsiniz kendini tanimam ama yazisindan amlaşiliyor ki ehli sunnet degil cumhuriyet doneminde kiran yasakti herhalde bilmiyor hafizlarin konumu icin mitolojik demesi hadisleri kabul etmiyor galiba ilahiyatci kafasi nede olsa kendine soralim kackişiye kuran ogretmiş en son nezaman namaz kilmiş hatirliyor mu

Misafir Avatar
NECİP 5 ay önce @hoca

ğahoca diye yorum yapana kardeşime bu zaten senin gibileri diyor. lütfen parçayı bütün görmeye çalış iftira vari konuma aklı kari değil kendine gel akıl muhakemeni kullan tek tip kişilerden çok kişileri dinle eğer sen gerçekten hoca isen yazık tarif yerinde hiddetlenme hemen düşün başklarınında varlığını kabullen

Beğenmedim! (0)
Avatar
a.y 6 ay önce

Allah size ne büyük nimet vermiş bi de şu dediklerinize bbakın..kuran ezberlemeyi hakir mi goriyorsunuz..anneniz o kadar dusune bilmiş ilersinide siz düşünün ...okuyun geliştirin yetiştirin kendinizi ...Allah selamet versin..öğrenilmiş çaresizliğini sebebi HAFİZLİK mi yazık.

Avatar
Sekr 6 ay önce

Hafızlık konusunu ehli olmayan anlayamaz anlatamaz ,acaba bir insan kuran kadar bir kitabı noksansız ezberleyebilirmi,Prof dahi yetersiz kalır bu ezber dahi olsa herkez anlayamaz.

Avatar
Ebutaha 6 ay önce

a.y Kardeşim, benim ne anlatmak istediği mi anlayamamışsınız. Daha geniş açıdan bakın ... ;)

Avatar
S.B 6 ay önce

çok güzel bir yazı olmuş aynen katılıyorum. bende bir hafızım şerefsiz herifler ek ders ücreti için kurs kapanınca düzenlerinin bozulmaması için kavurma için bizleri zorla hafız yaptılar kuranı kerimi papağan gibi ezberlettiler kendi çocuklarınıda bırakın hafız yapmayı imamhatipe dahi vermediler kızlarını bile düz liseye verdiler çünkü kendi çocukları doktor, avukat, savcı, hakim, mühendis en azından öğretmen olacaktı niyetleri buydu. arkadaşları tıp, hukuk, 4 yıllık ilahiyat kazanmış kendileri bir baltaya sap olamamış imamhatip mezunu dinle diyanetle alakası olmayan köylerden öğrenci toplayan pedagojik formasyonu olmayan din sayesinde ekmek yiyen zavallı insanlar.....................