Orta çağda devletlerin ve milletlerin uluslararası iletişim tarzı savaş idi. Güçlü olan zayıf olanı yener ve o bölgeye hâkim olurdu.

Otoriteye dayalı birlik ve hükümranlık kurulurdu.. Böyle bir zamanda Peygamberimiz (s.a.s) inanç ve gönül birliği ekseninde bir ümmet oluşturmaya başladı. Kur’an-ı Kerimde Al-i İmran Suresi 103. ayette Allah Teala insanları “Allah’ın ipine” (Hablullah) sarılmaya çağırdı. Ayetin devamında Allah, “Allah’ın üzerinizdeki nimeti hatırlayın, hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah sizin kalplerinizi birleştirdi ve onun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Yine siz bir ateş çukurunun kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı.” buyuruyor. Ayette, cahiliye döneminde Araplar arasında cereyan eden savaşların, onları ateş çukurunun kenarına getirdiği, toplum olarak mahvolma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları bir esnada İslam’ın sağladığı vahdetin bir can simidi gibi onları kurtardığı hatırlatılıyor.

Şöyle ki, İslam’dan önce cahiliye döneminde Mekke’de yaşayan Kureyş kabilesinin iki büyük kolu olan Haşimoğulları ile Ümeyye oğulları ve diğer kabileler birbirleri ile sürekli güç mücadelesi içinde idi. Haram aylar dışında yılda sekiz ay birbirleriyle savaşıyorlardı. Aynı şekilde Medine’de yaşayan Evs ve Hazreç kabileleri de sürekli savaş halinde idiler.

İslam insanları tefrikadan kurtarmak için Allah ve Resulüne itaat etmeye davet eder. Enfal Suresi 46. ayette, “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Aksi halde zayıflarsınız ve rüzgarınız (gücünüz) elden gider.” buyrulmuştur. Müfessirler burada geçen “rıyh” (rüzgar) kelimesini, maneviyat, cesaret, siyasi güç ve devlet gücü olarak yorumlamışlardır. Tabiin dönemi ilk müfessirlerden Mücahid, “riyh” kelimesini Allah’ın yardımı olarak tefsir etmiştir. Buna göre tefrikaya düşenler, Allah’ın yardımından da mahrum kalırlar. (Razi, Mefatihu’l-Ğayb, İlgili ayetin tefsiri)

Ayrılığın, çekişmenin bir topluluğu zaafa uğratacağı, birlik ve beraberliğin ise sinerjik bir güç oluşturacağı gerçeği, Allah’ın sosyal varlık alemine ilişkin koymuş olduğu tabii ve ilahi kuralıdır yani sünnetullahtır.

İslam, Müslüman olanların düşüncelerini ve yaşantılarını köklü bir şekilde değiştirdi. Müslüman olanlar akl-ı selimle düşünmeye, önceden birbirine kılıç çekenler, Müslüman olduktan sonra selam vermeye ve musafaha yapmaya başladılar. Allah’ın huzurunda omuz omuza aynı safta namaza durdular, Hicretten sonra Medine’de Hz. Peygamberin uygulamaya koyduğu ilk ve en önemli sosyal proje, Mekke’den gelen muhacirlerle ile Medine sakini olan ensarın kardeş yapılmasıdır. Peygamberimiz Medine’de yaşayan Yahudileri de Medine vatandaşlığına kabul ederek ilk çok hukuklu ve çok kültürlü birliğin temelini attı. Daha önce bir birbirleriyle mütemadiyen prestij savaşı yapan Araplar, artık omuz omuza aynı cephede yeryüzünü kaplamış olan fitne ateşini söndürmeye çalışıyorlardı.

Peygamberimiz (s.a.s)’in kardeşlik zemininde tesis ettiği insani ve İslami birlik, dalga dalga yayılarak (hicreti milat kabul edecek olursak) on yıl gibi kısa bir zaman diliminde bütün Arap yarımadasını kapladı. Birliğin büyük bir güce dönüşeceğini çok iyi bilen Yahudiler ve münafıklar, Müslümanlar arasına fitne sokmaya ve tefrika çıkarmaya çalıştılar. Yahudiler, bazen Evs veya Hazreç kabilesinin önde gelenleri ile karşılaştıklarında, Buas harbini kim kazanmıştı? diye sorar, böylece cahiliye döneminin husumetini kaşımaya çalışırlardı.

Hz. Peygamberin döneminde Müslümanlar, her türlü farkı ve imtiyazı bir tarafa bırakarak Onun etrafında kenetlenmişti. Bu kenetleniş İslam tarihinin en talihsiz olaylarından olan Cemel ve Sıffin savaşlarına kadar devam etti. İslam tarihinde ilk ayrışma ve toplumsal kırılmaya söz konusu savaşlardan ziyade, çoğunluğu bedevi Araplardan olan Haricilerin Hz. Ali’ye karşı baş kaldırması olmuştur. Haricilerin, büyük günah işleyenlerin kafir olacağı yönündeki iddiaları vd. itikatla ilgili aşırı görüşleri, tarihi süreçte ve günümüzde, kendinden olmayanı din dışı sayan Hizbullah ve DAİŞ vb. terör örgütlerinin ilham kaynağı olmuştur.

İslam tarihine baktığımızda toplumsal birlikteliğin, güçlü liderlerin karizması, otoritesi ve adaleti ile oluştuğu görülüyor. Dört halife döneminden sonra İslam tarihinde 5. Halife olarak kabul edilen Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz ve Abbasi Halifesi Harun Reşit dönemleri, ümmetin birlik ve beraberlik içersinde olduğu parlak dönemlerdir. Selçuklular döneminden Sultan Alparslan ve Melik Şah dönemleri, Osmanlılar döneminde ise 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ın fethi ve halifeliğin Osmanlı padişahlarına geçmesi ile oluşmaya başlayan birlik, büyüyerek Sultan II. Mustafa zamanında 1699 yılında imzalanan Karlofça Anlaşmasının yapıldığı (yaklaşık iki asır) yıla kadar devam etti. Bu tarihten itibaren rüzgarı sakinleşen Osmanlı Devleti, İslam ümmeti üzerinde siyasi gücü ile tesis ettiği birliği sağlama becerisini de yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

Toplumun tefrikaya düşmesine, tahrip gücü çok yüksek kişi, fikir ve sosyal olaylar sebep olur. Buna mukabil toplumda birliğin sağlanması da yine çekim gücü ve cazibesi çok yüksek kişi, fikir ve sosyal olaylar sayesinde mümkün olur. Toplumda tahribata ya da vahdete yol açan çok sayıda psikolojik ve sosyolojik etken vardır. Şimdi söz konusu müspet ve menfi etkenlerden bir kısmına kısaca değinelim:

Eğer bir ülkede, siyasi istikrar, barış, huzur, güven ve adalet varsa orada ekonomik gelişme başlar. Ekonomik kalkınma ile istihdam artar, ürünler ucuzlar, toplumun refah düzeyi yükselir. Dinamik ekonomilerde devletin vergi geliri artar, devlet kurumlarını özellikle askeri gücünü tahkim eder. Kalkınmış devletler, eğitime, adalete, sağlığa, tarıma daha çok yatırım yapar. Devletin kurumları güçlenir. Kurumlar devleti, devlet kurumları takviye eder. Kalkınmış bir ülkenin sivil toplum kuruluşları ve dini oluşumları, kişilerin ahlaki ve kişisel gelişmişlik düzeyini yükseltir, toplumun sosyal dokusunu, moral değerlerini takviye eder. Kendi kendine yeterli, özgüveni yüksek olan bir toplumda bilim, sanat ve zanaatta hızlı gelişmeler kaydedilir.

Kalkınmış bir ülke sadece kendi içinde değil, bölgesinde de cazibe merkezi olmaya başlar. Ülkenin uluslar arası platformlarda prestiji artar, dış sermayenin de cazibe merkezi haline gelir. Uluslar arası ilişkilerde geri kalmış veya gelişmekte olan ülkeler, güçlü ülkelerle iyi ilişkiler kurarak çıkar sağlamaya çalışırlar. Kalkınmış bir ülkede farklı etnik ve ideolojik unsurlar, belki kültürel imtiyazlar isteyebilir ama coğrafi anlamda bir bölünmeyi düşünmezler.

Eğer bir ülkede siyasi istikrar, huzur, güven ve adalet yoksa, önce iç barış bozulur. Yeni arayışlar ve oluşumlar başlar. Adaletin olmadığı yerde ihkakı hak başlar, mafya denilen oluşumlar görülür. Devletin savunma giderleri artar, devlet, savunmaya daha çok ödenek ayırmak zorunda kalır, eğitime, sağlığa, tarıma ayrılan ödenekler azalır, kurumlar zayıflar. Kısır döngü misali, zayıflayan devletin kurumları da zayıflar, zayıflayan kurumlar, devletin etkinliğini azaltır.

Birlik ve beraberliği tahrip eden, toplumda yozlaşmaya, çürümeye ve ayrışmaya yol açan sosyolojik etkenleri ise özetle söyle sıralayabiliriz:

1-Siyasi istikrarsızlık toplumda çözülmeye yol açar.

2-Ekonomik gerileme ve bu gerilemeye bağlı olarak devletin kurumları zayıflar.

3-Geri veya gelişmekte olan toplumlarda din, çıkar ve nüfuz sağlama aracı olarak kullanılır, dini grupların ve, cemaatlerin nüfuz mücadelesi ayrışmayı derinleştirir.

4-İdeolojik tandanslı sivil toplum kuruluşları, toplumdaki arayışları istismar eder ve kitleleri terörize etmeye çalışır.

5- Gerileyen toplum dış tesirlere, kültür emperyalizminin etkilerine açık hale gelir, yabancı fikir akımları ve kültürler milli birliği tahrip eder.

6-Toplumda yılgınlık, umutsuzluk ve yeni arayışlar, yeni farklı oluşumlara ve ayrışmalara zemin hazırlar vd.

Yunus Emre’nin dediği gibi, “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz” realitesinin toplumda iyi bilinmesi gerekiyor.

Birlik ve beraberliği sağlayan sosyolojik etkenlerden bizim tespitlerimiz özetle şöyledir:

1-Devletin siyasi istikrar ve toplumsal destek ile elde ettiği ekonomik ve askeri güç,

2-Adalet, eğitim, sağlık ve tarımda toplumsal beklentilerin karşılanması,

3-Fertlerin maneviyatını yükselten dini değerlerin ve dini kurumların etkinliği ve ahlaki değerlerin toplumda geniş kabul ile yaşanıyor oluşu,

4-Sosyal dokuyu oluşturan ve kamu yararına çalışan vakıf, dernek cemiyet vb sivil toplum kuruluşlarının etkinliği,

5-Toplumun bilim ve sanattaki gelişmişlik düzeyi,

Bu maddeler aynı zamanda tabii ve ilahi yasalardır. Toplum ister Müslüman olsun isterse gayr-i müslim olsun bu yasalara uyanlar kazanır, uymayanlar kaybeder. İbn Haldun’un Umran adını verdiği medeniyeti oluşturan tarihi yasalarla da yukarıda zikrettiklerimiz maddeler örtüşmektedir.

Bir ülkenin devlet başkanı, bilim adamları, idarecileri ve bürokratlarının, toplumun dini ve sosyal alanda etkili kanaat önderlerinin kişisel hırsı, yüksek egosu, bencilliği, partizanca ve ırkçı yaklaşımları, maceraperestliği, çapsızlığı vd psikolojik etkenler de toplumda tefrikaya yol açan sebeplerdir.

Buna mukabil, devletin gücünü adalet için kullanan devlet adamları, bilimi insanlığın menfaati için kullanan bilim adamları, dini toplumun ıslahı için yorumlayan alimler, servetini üretim ve istihdam için kullanan zenginler ve akl-ı selimle hareket eden vatandaşların, dinine, vatanına ve milletine sadakati, toplumda birliğe ve dirliğe katkı sağlar.

Bu sebeple; ailede, okullarda, medyada, kamu kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında, fert ve toplumun ortak menfaatine olan konularda ihtilaftan sakınma, birlikte hareket etme hususunda yüksek bir bilinç/ farkındalık ve aidiyet duygusunu oluşturmak gerekir.

İngiliz sosyolog Arnold Toynbee, 1917 yılında İngiltere hükümetine sunduğu Doğu Raporunda şu tespitlere yer veriyor:

Müslümanlar ve Türkler, birlik olmanın kendilerine sağlayacağı avantajların farkında değiller. Dolayısı ile bizim açımızdan bir Pan İslamizm ve Pan Türkizm tehlikesi söz konusu değildir. Ne kadar acı değil mi? Aradan yaklaşık 100 yıl geçti. Doğulular, özellikle İslam ümmeti son yüzyılda çok acılar çekti ve hala da çekmeye devam ediyor.

15. yy’ın sonlarında İtalya’da iç savaş ve kaos yaşanıyordu. Sorumluluk sahibi herkes kaostan çıkış yolları arıyor ama başaramıyordu. Ülkesinin birliğini yegane gaye olarak benimseyen dönemin siyasi liderlerinden Makyavelli, ülkenin birliğini sağlamak ve hedefe ulaşmak için her yolun mübah olduğu iddiasını benimseyen bir politika izledi ve ülkesinin birliğini sağlamada muvaffak oldu. Bu sebeple, hedefe ulaşmak için her yolu mübah gören anlayışa Makyavelizm denilmiştir. Bizim inancımıza göre her yol mübah olamaz ancak, toplumda birlik ve beraberliği sağlama konusunda ve diğer işlerde, uygun metot ve samimiyet olursa yardım ve başarı Allah’tan gelir. Her konuda gayret bizden, başarı ise Allah’tandır.

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
rafet 9 ay önce

Hocamiz çok guzel yazmis Allah razi olsun..ancak diyanet meselesinde bircok sosyolojik ve psikolojik