Anadolu’dan gelmiş bir seyyar satıcı, adı jüri üyeleri deniler kişilerin karşısında ezilip büzülüyor.

Mesleğini tanıtıyor önce.

Birazdan yanık sesiyle bir türkü söyleyecek.

Bir gerçek, sahtelerin, yapmacıkların, maskelerin karşısında ezilip büzülüyor

“No” diyor Türkçe konuşabilen bayan jüri üyesi

Seyyar satıcının gerçek saflığı hepsinin hoşuna gidiyor.

Seyyar satıcı konuşuyor. “Yemin ederim” diye başlıyor sözüne. Alkışlıyor herkes.

Seviniyor bizimki. Allah razı olsun, diyor. İnşallah, diyor.

Müşterisi ile konuşur gibi konuşuyor. Malını satabileceğine aklı kesiyor. Bir sevinç, onun tüm sevimli yanlarını meydana çıkarıyor. Neredeyse şımaracak. Ama en çok da saflık var tüm hareketlerinde. Yapmacıklık yok. Doğallık var.

Jüri üyesi; tertemiz, gerçek bi şey, diye tasvir ediyor sahnedeki performansı. Ruhumuzun aç kaldığı şeyler, diye de ekliyor.

Kahkahaları salonu inletiyor yine aynı jüri üyesinin. İnci gibi dişleri ışıl ışıl gülerken. Bakımlı cildi pürüzsüz loş ışıklar altında.

Sahnedeki bozulmamış, henüz el değmemiş masumluk bir uzaylı muamelesi görüyor.  Kendileri gibi olsa beğenilmeyecek. Kendileri gibi “aşmış” olsa dikkatlerini çekmeyecek, “herkes gibi” değil o. Herkesleşinceye kadar şimdilik sirklerde gezdirilip, eğlendirecek sevgili izleyenleri.

Sonra sahnenin ortasında yalnız başına kalıyor bizim seyyar satıcı.

Bizim oraların çocuğu.

Dost sohbetlerinde, akraba düğünlerinde “ hadi senin sesin güzel, bir türkü çığır” diye sahneye sürülen kişi.

Mimikleri ne kadar da acemi. Hata yapmaktan çok korkuyor. Bu, onun için bir şans. Tutturabilirse, yani son pazarlamasını iyi yapabilirse bizimki, belki de hayatı değişecek. Belki de dünyası!

“Sevgili izleyenler” onun en çok bizim oralara has doğallığını, masumluğunu, utangaçlığını beğeniyor. Bizim sanatçı adayı bunu biliyor, anlıyor hemen. Ne de olsa pazar pazar gezip dolaşırken hayatın tecrübesi de birikmiş bir yerlerinde.

Sıradan gömleğinin üzerindeki kazağı ucuz bir pazar malı. Kot pantolonu eskimiş. Kiri belli etmez diye giyilir bizim oralarda. Kumaş pantolondan çok dayanır. Ütü de istemez. Gezmelik de olur.

 

Jüri üyeleri iyi şeyler söylerse yüzündeki endişeli, acemi, korkan sevinç hemen ortaya çıkıyor. Çabucak da geri kayboluyor ama. Buna hakkı olmadığını düşünüyor  ki yitip gitmeye hazır. Çekip gitmeye hazır. Tebessüm, onun yüzünde kişiliği oturmamış bir karakter gibi. Ütüsüz bir gömlek gibi üzerinde, eline yakışmayan bir sigara…

Kamera jüriyi gösterince en güzel pozunu veriyor jüri üyeleri. Şaşırıyormuş gibiler, çok sevinmiş gibiler, hayret etmiş gibiler, ağlamış gibiler… Birbirine zıt birçok duygu aynı anda bir surette şekil buluyor. Gözler dolu dolu ama birazdan en sesli kahkaha da yine ondan çıkacak. Sahnenin sahteleri, bir gerçek yakalamışlar ve satıyorlar, pazarlıyorlar. Bir pazarlamacı, tezgâha sürülüp bu sefer kendi satılıyor. Deli alkışlıyor sevgili izleyenler de bu rolleri. Bu pozları. Kısa mesaj gönderip gereken desteği vermeye hazırlar. Bu saf çocuğun hayranı, fanı olmaya hazırlar. Ta ki bu eskiyinceye, “gerçeğini” yitirinceye, başka bir gerçek sahneye düşünce kadar…

 

Başlıyor türküye.

Sahnenin acemisi, o dünyaların acemisi titreyen dudaklarıyla tüm hünerini gösteriyor.

Bizimkinin sesi iyi. Yanık. Kulağa hoş geliyor. Masum geliyor. Ürünü elinde kalmasın diye bağıran bir seyyar satıcı tadında inletiyor sahneyi. Ama acemi. Terbiyesi biraz kırık. Bir kaç türkü sonrasında daha iyi olacak.

İnsan kazansın istiyor. Yensin. Birinci olsun. Ama sonra olmasın istiyor. Bu yarışmayı hemen kaybedip evine, çocuklarına, henüz hamile olan eşine geri dönsün istiyor. Şarkıda “Götür beni gittiğin yere” dese de, gidemesin bir yere, evine dönsün istiyor.

 

Bitiyor türkü. Yer yerinden oynuyor. Bizimki şaşkın. Allah’ınıza kurban, diyor. Beni hiç kimse bu kadar sevmedi… O abartılı gürültüyü sevgi sanıyor. İçinden belki de, bu sefer feleğe çalımı ben attım, diyor. Bu iş oldu, diye geçiriyor.

 

“Çok güzel bir şey gerçek olmak!” diyerek anlatmakta zorlandığım şeyi yine jüri üyesi çok güzel ifade ediyor.

Tabi ya, o gerçek. Asıl. Sahte değil yani. Orijinal. Peki sevgili izleyenler, kıymetli jüri üyeleri, sizler?

Onun gerçek olduğu yerde sizler nesiniz?

En önemlisi de bu saklı kalmış, kabında kalmış, aklı ermeyen, bu yolların acemisi olduğu her halinden belli olan seyyar satıcıdan ne istiyorsunuz?

Neden onu sahte dünyanızın gerçek olmayan mutluluğuna imrendiriyorsunuz.

Heveslendiriyorsunuz!

Oynuyorsunuz onunla.

Azıcık aklını da başından alıyorsunuz.

Bakmayın onun ağırlığını bir ayağına yükleyip, bir elinde mikrofon, diğer eli havada usta bir performans ile  “Beni benden alırsan seni sana bırakmammmm!” diye seslenmesine.

Bırakır aslında. Neyi varsa avuçlarınıza bırakır…

Yenilir…

Bu alkışlar, sahne ışıkları, sahte dünyanıza kanar.

Yemin ederim!” bırakır.

Oynamayın bizim saflığımızla. Masumluğumuzla. Mahalle düğünlerimizin isimsiz kahramanlarıyla...

Azıcık aklımızı da başımızdan almayın…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.