Sonsuz rahmet sahibi olan Hazret-i Allah [Azze ve Celle], insanoğlunun kulluk bilincine sahip olması, cennet ve içerisindeki nimetlerle buluşabilmesi, rahmet ve merhamete ulaşması için tabiri caizse çeşitli fırsatlar önümüze koymuştur. Hiç şüphesiz söz konusu rahmetin doruk noktası; on bir ayın sultanı, Ramazan ayıdır.

Mübarek Ramazan ayı, biz inananlara Allah’ın [Azze ve Celle] emirleri karşısında sorumluluk bilincine erişme fırsatı sunmaktadır. Böylece toplumsal dayanışma ve paylaşma şuurunu aşılayarak, bir anlamda “irade eğitimi” vermek suretiyle, Mü’minlere kişilik kazandırmakta, “kâmil bir Mü’min” olmanın yollarını göstermektedir.

“RAMAZAN” KELİMESİNİN ANLAMI:
“Ramazan” kelimesi; yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur manasında “er-ramda” kelimesinden veya güneş ışınlarından taşların yanıp kızması anlamında olan “er-ramad” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmur, yeryüzünü nasıl temizleyip yıkarsa; kızgın yer, orada yürüyenlerin ayaklarını nasıl yakarsa, Ramazan ayı da Mü’minleri günah kirlerinden öylece temizler, hata ve kusurlarını yakar yok eder.

İslam öncesi dönemde Ramazan ayı, yılın on iki ayından biri olmanın ötesinde özel bir anlamının ya da ayırıcı bir vasfının olmadığı bilinmektedir. Zira o dönemlerde sadece Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları savaşın haram kabul edildiği “dört haram ay”  olarak kabul edilmekteydi.

Son ilahî kitap olan Kur’an-ı Kerimde hem bu dört ay tasvip edilmiş hem de Kur’an-ı Kerimin Ramazan ayında indirilmeye başlaması, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini de sinesinde barındırmasından dolayı bu zaman dilimi ayrı bir ehemmiyet kazanarak mübarek kabul edilmiştir.

Ramazan ayı, Kur’an-ı Kerim’de adı açık bir şekilde anılan tek aydır. Yüce Allah [Azze ve Celle]  onu sadece anmakla kalmamış, aynı zamanda oruç ayı olarak da nitelendirmiştir. Bakara suresi 185.ayet-i kerimede Yüce Allah [Azze ve Celle]  şöyle buyurmaktadır: “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun hükümler gönderiyor).”

RAMAZAN-I ŞERİF AYINI ANLAMLI KILAN HUSUSLAR:
Bu ayda yapılan sahurlar, iftarlar, okunan mukabele-i şerifler, tesbihâtlar, zikirler, dualar, kılınan teravihler, itikâf, fıtır sadakası ve zekât gibi ibadetler, Ramazan ayının daha değerli ve ayrıcalıklı olmasına vesile olmuştur.   “Şerefü’l-mekân bi’l-mekin” diye güzel bir Arap atasözü var. Yani bir mekânın şerefi, orada yaşayan kimseler sayesinde gerçekleşir. Bu sebeple mekân ile o mekânın sakinlerinin niteliği arasında doğru orantılı bir ilişki vardır.

Sözgelimi İslam’dan önce Yesrib adıyla bilinen şehre Hazret-i Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimizin hicret etmesi ve oraya medeniyet götürmesiyle şehrin adı değişmiş ve o zamandan beri; “Medine-i Münevvere” olarak anılmaya devam edilmiştir. Aynı durum, zamanlar için de geçerlidir. Cuma gününü anlamlı kılan, o gün Müslümanların bir araya gelip hep beraber kardeşçe ibadet etmeleridir. Aynı şekilde Kadir gecesini anlamlı kılan, inananlara manevî şifa ve rahmet kaynağı olan vahyin, o gece inmeye başlamış olmasıdır.  Bayramları anlamlı kılan, tüm İslam coğrafyasında birlik, beraberlik ve kardeşliğin yaşanmasıdır. Ramazan ayını da anlamlı kılan ise bin aydan daha hayırlı Kadir gecesinin sinesinde bulunmasının yanı sıra kendisinde gerçekleştirilen birçok hayırlı amel olmuştur.

RAMAZAN-I ŞERİF AYINDA ORUÇ:
Malum olduğu üzere Allah Teâlâ bazı ibadetlerimize münhasır zamanlar tayin etmiştir.
Namaz için gün içerisinde sınırları belli beş ayrı zaman,
Cuma ve bayram namazları için farklı zamanlar,
Hac için Zilhicce ayı,
Oruç ibadeti için de Ramazan ayını belirlemiş ve bu ayda dinimizin temel ibadetlerinden biri olan orucu bizden öncekilere olduğu gibi bize de farz kılarak, hakkıyla yerine getirmemizi istemiştir.

Esasen oruç, Yüce Allah’a yakin olma yollarından birisidir. Oruç; imanın amele, söylemin eyleme, teorinin pratiğe dönüşmüş hâlidir. İlmihal kitaplarına bakıldığında İslam’ın şartları ve İmanın şartları şeklinde iki ayrım görülür. Bunlar temel taşları oluşturan ilkelerdir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, İslam’da iman defteri diye bir defter yoktur. İslam’da amel defteri vardır. İnsanoğlu amel defterinde yazdırdıklarından sorumlu tutulacaktır. Bu sebeple “Elhamdülillah Müslümanım” deyip ibadetten mahrum olmak en büyük fukaralık olsa gerek. Zira nimete nail olmak hüner değil, nimeti değerlendirmektir hüner. Yarın mahşer günü amel defterimiz açılıp takvim yaprakları geçmişe doğru çevrildiğinde imanın amele, teorinin pratiğe dönüşmüş hali olan Oruçlarımızı görmek bizi ziyadesi ile memnun kılacaktır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey; bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç ibadetinde de gelişigüzellikten uzak durmak, yapılan ibadetin hakkını en güzel şekilde vermek için çaba serf etmek gerekmektedir.

ORUÇ BİZİ TUTMALIDIR:
İbadetler, insan iradesiyle meydana gelen fiillerdir. Her bir fiilin insana geri dönen bir tarafı vardır. İnsan, ibadet yaparken bir taraftan Rabbine şükrünü en güzel şekilde ifade ederken diğer taraftan da ahlakî ve manevî açıdan ciddi bir değişim yaşar. İbadetlerin zamanla insanı olgunlaştıran olumlu tesirleri gözle görülür halde ortaya çıkar. Bu sebeple ibadetlerin yapılış şeklinin fıkıh kurallarına uygunluğu kadar insanı bir nakış gibi işleyişinin de niteliği oldukça önemlidir.

İbadette esas olan ihlâslı, samimi, içten ve kaliteli olmasıdır. Sözgelimi dinin direği, Mü’minin miracı olan namazın; insanı kötü olan her şeyden uzak tutanı, ahlakını değiştirip güzelleştirenidir makbul olanı. Kılınan namazın rekâtlarının yüksek rakamlara ulaşmasından ziyade, niteliği ve kalitesi önemlidir. Meseleyi mevzu bahis olan oruç ibadetine çevirdiğimizde aynı şeyleri söylemek mümkündür. Zira Orucun farziyetini ifade eden Bakara suresi 183. ayet-i kerimenin son kısmındaki; “le’alleküm tettekun” ifadesi son derece dikkat-i caliptir. “Sakınasınız diye veya umulur ki korunursunuz”  şeklinde tercüme edilen bu kısımda geçen; “ tettekun”  ifadesi takva kelimesi ile soydaş, aynı kökten olması dikkat kesilmemiz gereken bir durumdur.

O halde ayet-i kerimenin son kısmındaki“ tettekun”  ifadesini yeniden düşünecek, anlamlandıracak olursak; “Günahlardan sakınıp arınmanız, sorumlu ve duyarlı bir Mü’min olmanız için oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” şeklinde değerlendirmek ve anlamlandırmak kanaatimce daha uygun olacaktır.

Her ne kadar fıkhı ölçülere göre, niyetle sahurdan iftara kadar bir şey yemeden içmeden duran kişinin orucu sahih gibi görünse de; oruç tutmak, sadece mideyi yemeden içmeden alıkoymak değildir. İbadetlerin dış görünüşleri olduğu gibi bir de gerçek kalitesini gösteren manevî durumları vardır. Samimiyetten uzak, riya ve gösterişli bir ibadet; içi son derece kötü ve bakımsız ama dışı son derece şaşaalı bir binaya benzer. Hâlbuki binada asıl kullanılan iç kısmıdır.

Oruç, diğer ibadetler gibi samimiyet, içtenlik ve her şeyden önemlisi takvalı olmayı gerektiren bir ibadettir. İmsak vaktiyle başlayan oruç, bizatihi imsaktır; yani kişinin kendini tutmasıdır. Bu açıdan bakıldığında orucun; nefsi, öfkeyi, şehveti, gözü, dili, eli, kulağı, ayağı vs. hepsinden önemlisi bunlara hükmeden kalbi tutması gerekir. Zira  gözler, harama bakmak yerine Kur’an’la nurlandığı zaman; dil, yalan, gıybet ve malayani gibi kötü sözler yerine Allah’ın [Azze ve Celle] zikriyle meşgul olduğu zaman; eller, yanlış işlerde kullanılmak yerine yanlışları düzelttiği zaman; kulaklar, boş ve günah sözler yerine ilahî hikmete bahş edildiği zaman; ayaklar, harama değil de ibadete götürdüğü zaman; hepsinden önemlisi ilahî tecelligâh olan kalp, tüm bedene imanla, şuurla, vicdanla hükmettiği zaman oruç, asıl gayesi olan takvaya ulaşmış olur. Zira Efendimizin; “Oruç kalkandır.” Hadis-i şerifi de tam olarak bu durumu ifade etmektedir.

O halde bizim orucu tuttuğumuz gibi oruç da bizi tutmalıdır. Daha doğrusu oruç; bizi tuttuğu zaman, kötü söz ve eylemlere karşı kalkan olup bizi koruduğu ve arındırdığı zaman, kalbimize ve zihnimize hâkim olduğu zaman kıymeti ortaya çıkacaktır. Aksi takdirde Allah’ın [Azze ve Celle] bizim aç ve susuz kalmamıza ihtiyacı yoktur.

Selam ve dua ile…

 
Ramazan TOPCAN
Balıkesir İl Müftü Yardımcısı
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.