Rasûlüllah’ın (sav), bütünüyle namaz kıldığı bir gecede, fecirle birlikte selam verdiğinde ona; “Ya Rasûlallah! Bu gece o kadar namaz kıldınız ki, daha önce böyle namaz kıldığınız görülmedi” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Evet, o ümit ve korku namazı idi. Rabbimden üç şey istedim, bana ikisini verdi birini vermedi. Rabbimden, bizi bizden önceki ümmetleri helak ettiği şey ile helak etmemesini istedim, bunu bana verdi. Rabbimden, dışımızdan bir düşmanı bize galip getirmemesini istedim, bunu da bana verdi. Bizi fırka fırka ayırmamasını (ümmetimin bir birine düşürülmemesini) istedim, bu isteğimi kabul etmedi.” (Müslim, Fiten 5, Hadis no:2890; Tirmizi, Fiten 14, Hadis no:2175)

Rasûlüllah’ın (sav) bu duası gereği, Muhammed Ümmeti, diğer ümmetler gibi toplu helak cezasına çarptırılmamıştır. Bu gün Lût kavminin işlediği cinsel sapıklık, birçok batı ülkesinde baş tacı edilmektedir. Danimarka ve Hollanda gibi ülkelerde erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesi resmen kabul edilmiştir. Yani Lût kavmine taş çıkartacak cinsel sapıklıklara rağmen, Yüce Allah toplu helakler vermemektedir. Aids gibi küçük çaplı dikkat çekici belalar verse de bu dua gereği, toplu olarak yerle yeksan etmemektedir.

Yine bu ümmet, harici düşmanlar tarafından yok edilememiştir. O kadar haçlı seferleri yaptılar, Moğol saldırıları gerçekleşti ve “kimi hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” Çanakkale’yi geçemediler. Yani Rasûlüllah’ın (sav) bu duası gereği, ümmetin kökünü kazıyamadılar.

Fakat Peygamber Efendimizin Rabbinden isteyip de Rabbinin reddettiği, ona söz ve garanti vermediği “Bu ümmeti fırka fırka ayırarak, şiddet ve terörlerini kendilerine dönük yapmaması, onları birbirine düşürmemesi” talebine Rabbi icabet etmemiştir. Aksine bu durumu, tabiat kanunları ile sosyal kanunlara ve sebep-sonuç ilişkisi kanununa bırakmıştır. Ümmet bu noktada kendi haline bırakılmıştır. Allah, bu ümmeti hiçbir şeye zorlamamış, bu konuda ona ayrıcalık tanımamıştır. Eğer ümmet, Rabbinin emrine, Rasûlünün talimatlarına, kitabın çağrısına uyarsa, sözü bir olur, safları toplanır, izzet ve güç kazanarak egemenliği ele alır. İslam’ın, kendisinden olan beklentisini gerçekleştirir. Yok, eğer ümmet, insan ve cin şeytanların çağrılarına ve nefislerin hevalarına uyacak olursa, yollar onu ayırır, dağıtır. (Yusuf el-Karadâvî, İhtilaflar Karşısında İslamî Tavır, s.58)

Ümmetin fırkalara ayrılarak dağılması ve kimilerinin kimilerine musallat edilmesi, kıyamet gününe kadar bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün hallere şamil, kaçınılmaz, daimî ve genel bir durum değildir. Şu zikredeceğimiz Kur’an ve Sünnet buyrukları hayata geçirildiği zaman ümmetin vahdeti gerçekleşecektir:

Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Ayrılığa düşerek fırka fırka dağılmayın.” (Âl-i İmran:3/103)

“Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra ayrılığa düşerek dağılan ve ihtilaf edenler gibi olmayın. Ümmet birliğini bozanlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran:3/105)

Dinlerini parça parça edip kendileri de fırka fırka olan müşriklerden olmayın. Bunlardan her bir grup, kendi yanındaki ile övünüp sevinç duyar.(Rum:30/31-32)

“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da gücünüz gider.” (Enfal:8/46)

Şüphe yok ki, Allah, kendi yolunda, birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saf:61/4)

“Ve işte sizin bu ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden korkup sakının.” (Mü’minûn:23/52)

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnızlığa terk etmez, kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da onun bir sıkıntısını giderir.” (Müslim, Birr, 58; Tirmizi, Hudut, 3)

“Sizden biriniz, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olmaz.” (Müslim, İman, 71)

Birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin/dargın durmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun!” (Müslim, Birr, 28)

      Bu buyruklardan anlaşılıyor ki, parçalanmışlık, ümmetin değişmez kaderi değildir. Çünkü bu talimatlara uyulduğu zaman, ümmet tefrikaya düşmeyecektir. Eğer, ayrılığa düşerek fırka fırka dağılma genel, daimî ve kaçınılmaz bir kader olmuş olsaydı, bu emir ve yasaklar abes olurdu. Çünkü bu durumda ayet ve hadisler, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeyi emretmiş ve kaçınılması da imkânsız olan bir şeyden men etmiş olacaktır. Bu da abestir. Allah ve Rasûlü de abesle iştigalden münezzehtir. Eğer tefrika problemi çözülmüyorsa, sorun Müslümanlardadır, İslam’da değil.

Öyleyse Allah’ın emrettiği vahdeti bozup tefrikaya sebep olmak, kimsenin hakkı da değildir haddi de… İslam’a hizmeti sadece kendi tekellerinde görenler, herkesin kendileri gibi olmalarını dayatmaya yeltenen tektipçilerdir. Bu, hastalıklı bir ruh halidir, taassuptur, fanatizmdir, asabiyettir. Taassup meselesi halledilirse kardeşlik ve Müslümanların vahdeti meselesi de çözülür. Çünkü tefrikanın ana sebebi asabiyettir. Yani takva dışında herhangi bir şeyi üstünlük ölçüsü olarak almaktır. Mesela grubunu, cemaatini, mezhebini, meşrebini üstünlük ölçüsü kabul etmektir.

Farklı yol şeritlerini kullanarak hizmet ortaya koyanlar, “ben” merkezci olamazlar. Biz müslümanlar, günlük beş vakit namazımızda okuduğumuz “اياك نعبد واياك نستعين” yani “ancak sana ibadet EDERİZ, ancak senden yardım İSTERİZ”  diyerek “BEN” bilincinden “BİZ” bilincine yükselmenin egzersizini yapmaktayız. “EDERİM” değil “EDERİZ” çoğul ifadesi, bizim bencillikten kurtulma temrinimizdir.

İşte böyle bir İslamî hizmette yer alırken, inhisarcı ve bencil bir tavır sergileyemeyiz. Diğergam ve paylaşımcı olmak zorundayız. “Her şeyin iyisini biz yaparız veya bu işte biz olursak ancak sağlıklı sonuç elde ederiz. Ya da ancak bizim cemaatimizin hizmetleri hak ve doğrudur, bizim dışımızdakiler yanlış yoldadır” gibi bencil tavırlar ve inhisarcı anlayışlar, hem kendi içimizde, hem de diğer İslami hizmetlerdeki müslüman kardeşlerimizle ilişkilerimizde soğuk rüzgârlar estirir. Kendilerini “vazgeçilmez” zannedenler ve onlar olmadan işlerin yere kapanacağını sananlar, unutmasınlar ki, İslam davası kişilere ve gruplara endeksli değildir. Rasûlullah (sav), ahirete irtihal edince nasıl bu dava sahipsiz kalmamışsa, bu gün de kalmayacaktır, yarın da… Kendilerini vazgeçilmez sananlar, mezarlıklara baksınlar. Çünkü oralar vazgeçilmezlerle doludur. 

Kendilerinden başkasına tepeden bakan, küçük çaplı da olsa hizmet sahibi olan Müslümanları yok sayan bir anlayış, kargadan başka kuş tanımayan inhisarcı ve kendini beğenmiş bir anlayıştır. Hizmetin büyüğü-küçüğü olmaz. Kim için yapıldığı önemlidir. Her İslamî hizmetin kendine özgü değeri vardır. Her İslamî grubun mutlaka birçok eksik yönü vardır. Bu eksik yönleri diğer gruplar tamamlar ve böylece hizmet bütünlüğüne ulaşılmış olur. Her hizmet grubu, başka hizmet gruplarını, kendilerinin eksiklerini tamamlayıcı olarak görmelidir. Aksi halde enaniyet batağına batmıştır. Ümmet bütününün illetli uzvu haline gelmiştir. Hastalıklı ruh sahipleri her zaman ümmetin kanayan yarası olmuştur. Ümmet vahdetini bozarak toplumsal parçalanmışlığa çanak tutmuştur. Yazık onlara…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
imam-hatip 2017-10-09 19:41:25

Teşekkür ederiz sayın hocam ağzınıza sağlik.Allahtan ancak Alimler korkar. Her zümre islam dininin bir cüz ünü temsil ettiğini beraberce ümmet olarak küllüne hizmet edebildiğimizi herkesin bunda bir tuzu olduğunu toplulukların birbirilerine hoşgörülü ve anlayışlı olması gerektiğini vurgulamışsınız.Allah dağlari taşlari hayvanları insanlari kavimleri rengarenk yaratmiş hazmedip anlayana ne mutlu.