Mü'minlerin Hakkın Huzuruna Yükselişi ya da İç Boyutlarıyla Namazın Anlamı
Dr. Ali PEKCAN alipekcan65@hotmail.com30 Ocak 2012 Pazartesi 23:13
Namaz; fiilleri ve sözleri bilinen, tekbirle başlayıp selamla sona eren, farzları ve sünnetleri ile eda edilen, vakitleri içerisinde belirli şekilleri bulunan İslam'ın temel rükünlerinden –iki şehâdet kelimesinden sonra- ilkidir.
İbn Abbas der ki: Sözü edilen ayetteki "namazı ikâme ederler"1 bölümünün anlamı; 'namazı farzıyla birlikte kılarlar' demektir. Dahhâk'ın yine İbn Abbas (r.a.)'tan naklettiğine göre O, "Namazı ikâme etmenin; rükû ve secdeleri, tilâveti, huşû içerisinde ve yerli yerince yapmak' manasına gelir. Katâde'ye göre ise, namazın ikamesi demek: Namazı; abdestli olarak, vaktinde, rükû ve secdelerini tam bir şekilde yapıp, içinde Kur'ân okuyarak, teşehhütte bulunarak ve peygamberimize salâvat getirerek kılmak demektir."
Denilmiştir ki: "Namazın ikamesi demek, -zâhiriyle bâtınıyla - huşû, kalp huzuru ile secde ve rükûları yerli yerince yapmaktır."
Bir başka deyişle, namazın ikamesi demek, 'onu sürekli olarak kılmak' demektir. Hz. Ömer'in şu sözü bu manaya işaret eder:
"Kim namazını yerli yerince, zamanında ve devamlı olarak kılarsa, dinini korumuş olur. Kim de namazı zayi ederse, diğer ibadetleri de öncelikle zayi eder."
Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'ân adlı tefsirinde, 'namazı ikame ederler' ayetinin tefsiri sadedinde şöyle demektedir:
"İbadeti sadece Allah'a yaparlar' Böylece insanlara ve diğer varlıklara ibadetten uzaklaşırlar. Sınırsız mutlak güce yönelir, alınlarını sadece Allah'a ibadet amacıyla yere koyarlar. Allah'a hakkıyla secde edip gece-gündüz onunla bağını koparmayan bir kalple ona yönelirler…"2
NAMAZ NE ZAMAN VE NASIL FARZ KILINDI?
Bu konudaki görüşleri arz etmeden önce, bunların hepsini birleştirecek biçimde söylemek gerekirse, namaz üç aşamada farz kılınmıştır.
1-Peygamberliğin ilk döneminde sabah, akşam iki; bir de gece namazı olarak toplam üç vakit farz kılınmıştır. Bu hususa şu mealdeki ayetler tanıklık eder:
"Sabah-akşam Rabbini tespih et!" [Ğâfir, 55] Ve "Ey Örtüsüne bürünen, gecenin bir kısmında kalk namaz kıl." [Müzzemmil, 1,2]
2-Sonra İsrâ gecesinde, her vakit iki rekât olmak üzere namaz, beş vakte çıkarıldı. Akşam namazı ise, üç rekât olarak belirlendi. Hz. Âişe bu hususu şöyle izah eder:
"Allah Teâlâ, namazı farz kıldığında, hazarda ve seferde iki rekât olmak üzere gerekli görmüştür. Daha sonra seferdeki namazlar, iki rekât olarak kaldı. Hazardaki namaz ise iki rekât daha artırılarak dört rekât yapıldı.”
3-Bundan sonra hicretin ikinci senesinden şimdiki bilinen şekle kadar namazın rekâtları, şimdiki bildiğimiz sayılarına tamamlandı. Gece namazı ise, kılınması gereken ilk namaz olup, Efendimiz (s.a.v.), gecenin ilk bölümünde ya da üçte birinde veyahut ta yarısında kılardı. Müslümanlar da bir sene kadar, bu namazı kıldılar. Ancak bunu kılmak kendilerine zor geldiğinden Allah onlara bir lütuf ve rahmet olarak kılınmasının zorunluluğunu kaldırdı.
Mesela Said b. Hişam, müminlerin annesi Hz. Âişe (r.anhâ)'nın yanına geldi ve: "Ey Müminlerin annesi, Rasûlullah'ın gece namazının nasıl olduğunu bana haber verir misin?" dedi. O da: "Ey Örtüsüne bürünen, kalk" 3 diye başlayan sureyi okumaz mısın?" diye karşılık verdi. O da: "Evet okurum" dedi. Bunun üzerine Hz. Âişe:
"Yüce Allah, bu surenin başında gece namazını farz kıldı. Rasûlullah (s.a.v.)ta bir sene boyunca bu namazı kıldı. Öyle ki, bazen çok namaz kılmaktan ayakları şişerdi. Yüce Allah, inecek olan bu surenin sonunu, inzal buyurmayıp, on iki ay süreyle semada tuttu. Sonra bu surenin sonunda bu konudaki emri (farziyeti) hafifletip müstehap yaptı. [Müslim rivayeti]
Namazın bir dış, bir de iç boyutu ve derinliği vardır. Dış şekli, kıyam kıraat, rükû ve secdelerdir. İç boyutu ise, huşu, kalp huzuru, okuduğu ayet ve duaların manasını düşünmek, Yüce Allah'ın azametine inanmak, yüce kudreti karşısında boyun eğmek, zihni ve kalbi dünyevî düşüncelerden uzaklaştırmak gibi namazın özünü ve ruhunu oluşturan eylemlerden meydana gelir. Zira gaflet ve gevşeklik üzere kılınan namazın, bir yararı ve sevabı yoktur. Bu hususta Hasan-ı Basrî, kendinden önceki âlimlerden şu hususu nakleder:
"Onların (selefin) huşuu, kalplerinde idi. Bu nedenle bakışlarını kısar, diğer organlarını kontrol altına alırlardı. 4
İbn Ömer (r.a.) bu hususta şunları söyler: "Namaza kalktıklarında bütünüyle namaza yönelir, gözlerini secde yerine odaklaştırırlardı. Ve bilirlerdi ki, Allah Teâlâ kendilerine yönelmiş durumdadır. Bununla namazda sağa sola hiç dönmezlerdi. 5
Isfehanî'nin Ebû Hüreyre (r.a.)den yaptığı rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular.
"Bir adam altmış yıl boyunca namaz kılar da namazı yine de kabul edilmez. Belki de bunun nedeni, rükûsunu tam, secdesini eksik; ya da secdesini tam, rükûsunu eksik yapmasından dolayıdır."6
RABBİMİZİN HUZURUNDA DERİN BİR DÜŞÜNME DURUŞU
Ünlü İslam bilgini İbn Kayyım el-Cevziyye, Rabbinin huzurunda namaz kılan bir kimsenin, bir düşünme-tefekkür amaçlı bir duruşu sergilediğini ve bu eylemden her müslümanın da mutlaka bir pay alması gerektiğini belirtir. Namazdan alacağımız pay, -hadiste de geçtiği üzere- onu ne kadar aklettiğimize bağlıdır. İşte ben bu duruşu Allah Teâlâ'nın namaz konusunda bizden istediğine ulaştıran bir eylem olarak belirlemeyi düşündüm. İbn Kayyım şöyle der:
"Kurân'ın manası ile esma ve sıfatların tecellilerini düşünen, iman zindeliğini kalbine eklemleyen kimse her bir sıfat ve ismin namazında da bir yerinin bulunduğunu tespit eder. Şöyle ki;
1- Namaz kılan kimse, Rabbinin huzurunda durmak amacıyla ayağa kalkıp dikilirse bunu yapmakla onun kayyûmiyyetini müşahede eder.
2- 'Allâhu Ekber' dediğin de ise onun yüceliğini müşahede etmiştir.
3-'Sübhâneke'yi okuduğunda, kalbi ile Rabbinin her türlü noksanlıktan münezzeh, her türlü övgüye layık olduğunu görecektir. Zira hamd etmek, her türlü kemal sıfatını içine aldığı gibi, Onun her türlü noksanlıktan da uzak olduğunu gerektirir. Onun ismi çok mübarektir. Bu isimler, az bir şeye yönelik olarak anılırsa onu çoğalttığı gibi hayırlı bir şeye yönelik olarak zikredilirse, onu artırır ve bereketlendirir. Bir kötülüğe karşı söylenirse onu yok eder. Bir şeytana karşı söylenirse, onu kovar ve perişan eder. Bu, ismin kemalinin o ismin kendisine verilenin kemalinden kaynaklandığı ilkesine dayanır. İşte isminin durumu bu olan zatın adının anılmasıyla birlikte –yeryüzünde ve gökyüzünde- hiçbir kötülük insana zarar veremez. Zira isim verilen bu zat çok yüce ve büyüktür. Onun yüceliği her şeyin üstündedir. Onun konumu her şeyin üzerinde yer alır. Onun egemenlik ve gücü her şeyin üzerinde etkilidir. O, zatı, sıfatlarında ve fiillerinde şeriki (ortağı) olmaktan çok uzaktır. Nitekim mümin cinler şöyle demişlerdir:
"Gerçek şu ki Rabbimizin şanı çok yüce olup, hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir. [Cin suresi, 3]
4- Eûzü besmele çektiğinde onun sağlam kalesine sığınmış, onun güç ve kuvvetine tutunmuş, kendisini Rabbine ulaşmaktan alıkoyacak düşmana karşı onun korumasına bağlanmış olmaktadır.
5- Kul الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediğinde, az bir süre bekleyip, Rabbinin kendisine "Kulum bana hamdetti." şeklindeki cevabı bekler.
…And olsun ki, kalplerin üzerinde şehvet dumanları ve nefsin bulutları bulunmasa, o zaman kişi Rabbi, yaratıcısı ve var edicisinin kendisiyle "kulum beni mecd etti, övdü ve senada bulundu" şeklindeki konuşmasından dolayı sevinç ve neşeden adeta uçardı. Böylece esmâ-i hüsnâ'nın odak üç isminin tecellilerine şahit olmasına kalbinde yer açılmış olur. Bu isimler, lafza-i celâl (Allah), Rahman ve Rabbdir. Yine kalbi 'Allah' ismini zikrederek onun bir ilâh, bir mabut, kendisinden çekinilecek bir varlığı müşahede eder. Onun dışında hiçbir kimsenin ibadete lâyık olmadığını bütün yüzlerin ona yöneldiğini, tüm varlıkların ona boyun eğdiğini bütün seslerin onun önün de dize geldiğini görür. İşte ayetler:
"Yedi kat gökler ile yerküre ve onun üzerindeki tüm varlıklar mutlaka onu tesbih ederler." [İsrâ , 44] "Gökler ve yerdekilerin tümü onun olup, sadece ona boyun eğerler." [Rûm 26]
"Rabbi'l-âlemîn" diye söylediğinde Rabbinin, her şeyi ayakta tuttuğunu, tüm varlıkların onun sayesinde varlığı sürdürdüğünü, -ister hayrlı ve isterse şerli olsun- bütün nefislere hâkim olduğunu, âlemi tek başına düzenlediğini müşahede eder.
"er-Rahmânü'r-Rahîm" dediğin deyse, Rabbinin; yaratıklarına karşı her türlü ihsanın sahibi olduğunu, çeşitli nimetlerle kendini kullara sevdirdiğini, her şeyi ilmen ve rahmet bakımından kuşattığını, her yaratığa nimet ve fazlını bolca verdiğini, nimetlerini tüm varlıklara yaydığını, rahmetinin ilminin uzandığı tüm yerlere kadar gittiğini, rahmetiyle tüm varlıkları yarattığını, yine rahmetiyle kitaplar indirip, peygamberler gönderdiğini, şeraitlar gönderdiğini, cenneti ve cehennemi var ettiğini, mümin kullarını cennetine sevk edeceğini, muvahhid kullardan günahkâr olanları rahmetiyle arındırdığını, kullarından kendilerine buğz ettiği kimseleri cehennemine attığını ve daha nice şeyleri işte bu namazında düşünür ve tefekkür eder.
Yine bu esnada, onun emir ve nehiylerini, tavsiye ve öğütlerini engin rahmetini, sonsuz nimetlerini tezekkür eder. Ubûdiyet nasıl bir sebep ise bu durumda rahmet de, onun kullarıyla kendisinin bağını kuran biricik sebeptir.
8- "Mâlik-i yevmid'dîn" dediğinde, bir ve tek olan Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin layık olmadığı mecdi (yüceliğini dile getirme) sadece ona has kılarak müşahede eder. Onun tek egemen melik olduğunu, her yaratığın ona yaklaşıp- yöneldiğini, her şeyin onun ezici egemenliğine boyun eğdiğini, her üstün kişinin onun izzeti karşısında ezildiğini, apaçık olarak görür. Kalbiyle Allah Teâlâ’nın esmâ ve sıfatlarının iç yüzünü ve derinlikli özünü kavrar. Bu sıfatların ve isimlerin yok sayılmasının onun yüce zatını yok saymak anlamına geleceğini bilir. Çünkü gerçek Rabb ve İlah, ancak ve ancak diri, Kayyûm, her şeyi hakkıyla bilip-gören, her şeyin düzenleyicisi, her şeyi yapmaya gücü yeten, konuşan, emredip nehyeden, mülkünün her köşesine rasuller gönderen, rızasına layık olandan razı olup, onlara sevap ve ihsanda bulunan, ikram eden, kendine yönelenleri kendisine yaklaştıran, gazabı hak edenlere de gazap edip rahmetinden uzaklaştıran, onları sorguya çeken-takip eden, hak edenleri cezalandıran, dilediğine acıyıp merhamet eden, dilediğine dilediği kadar ve çeşitte veren, istediğini yaklaştırıp istediğini uzaklaştıran bir niteliğe sahiptir. Onun bir azap bir de mutluluk yurdu bulunmaktadır. Ki bunlar da cennet ve cehennem diye anılır. İşte bütün bunları kul, "Mâlik-i yevmid'dîn" dediğinde apaçık olarak müşahede eder.
9- "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn" dediğindeyse, yaratılış ve oluşların, dünya ve ahiretin sırrını keşfeder. Zaten bu söz, tüm vesile ve gayeleri içinde barındırmaktadır. Gayelerin en yücesi ubûdiyettir. Vesilelerin en üstünü de bu gayeye ulaştıran araç niteliğindeki davranışlardır. Ondan başka ibadete layık olan başka bir ilah ve mabut yoktur. İbadet ederken ona yardım edecek te sadece o bir tek olan Rabbidir. Kul ona ilah oluşundan dolayı ibadet eder, rububiyyetinden yardım diler, ve sadece onun yardımıyla hidayet yoluna girer.
10- "İhdine's-Sırâta'l-müstekîm" diyerek, niyazda bulunan bir kul, kendisinin Yüce Allah'a olan son derece şiddetli ihtiyaç ve gereksinimini müşahede eder. Bu ihtiyaç sadece ve sadece ona duyulan bir durumdur. Zira insan, her halükârda sadece ona ihtiyaç hisseder. Bu duadan amaçlanan şey de ancak ona ulaştıracak bir hidayetle mümkündür. Bu, kulu tevfike, yani başarıya götüren şeye ulaştırma, fiil üzerine kudreti yaratma, irade etme, sevilen ve istenilen şeye iletme, onu mefsedetlere karşı koruma gibi biçimlerde cereyan eder. Bu ayette Allah (c.c.), buna ek olarak, hakkı tanıdıkları halde kabule yanaşmayarak gazaba uğrayanların, Yüce Allah'tan başka bir varlığa tapınan kimselerin dışındaki ehl-i hidayetin, yani kendilerine nimet verdiği kimselerin kimler olduğunu beyan eder.
11- Bütün bu sena, dua ve tevhit etmekten sonra güveni ifade eden bir finalle bu işi sonlandırır. Ki bu duruma melekler de "âmin" diyerek iştirak ederler. Bu birlikte dile getirilen "âmin" merasimi namazın süsü mesabesindedir. Nitekim namazın diğer, elleri kaldırma, sünnete ittiba, Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat ve yüceleme, iki elin ibadet pozisyonu alması, bir hal ve tavırdan başka bir hal ve tavra geçiş yapma gibi süsleri ve tamamlayıcı unsurlarında olduğu gibi.
Daha sonra Rabbiyle sözlü münacata başlar. İmâm’ın okuyuşuna sessizce durarak iştirak eder. Kalp huzuru ve iç görüsüne sahip olur. Hayatımızdaki önemli ve fonksiyonel değeri nedeniyle uzunca sayılan bir alıntı da bulunduğum farkındayım.
Ancak bu şekilde davranmamız, namazın büyük ve derin anlamlar taşıması, hayatımızdaki önemli yerine işaret etmek maksadına matuftur. İbn kayyım'ın işaret ettiği bütün bu hususlara şu hadis de ifadesini bulur. Rasûlullah (s.av.) Rabbinden aktararak şöyle der:
"Ben sadece benim azametimin önünde eğilen, yaratışıma dil uzatmayan, bana isyanda ısrar etmeksizin geceleyen, gündüzünü de benim zikrimle geçiren, bir de miskine, yolcuya, köle ve başına sıkıntı gelmiş yakınlara acıyıp (yardım eden) kimselerin namazlarını kabulle karşılarım!" 8
Bu arada seleften bazılarının bu meyandaki değerli davranışlarına da yer vermekte yarar mülahaza ediyoruz. Örneğin Hâtem-i Esam'a nasıl namaz kıldığı hakkında soruldu. Cevaben şöyle dedi:
"Namaz vakti girdiğinde güzelce abdest alır namaz kılmak istediğim yere gelirim. Bütün azalarımı namaza yoğunlaştırmam için birazcık otururum. Sonra ayağa kalkarım. Kâbe’yi alnımın hizasına alırım. Sıratın ayağımın altında cennetin sağımda cehennemin solumda, ölüm meleğinin ardımda olduğunu, kıldığım bu namazımın son namazım olduğunu var sayarım. Korku ve ümit arasında bir halet-i ruhiye ye sahip olmayı sağlarım. Sonra da tekbir alır, tertil üzere kıraatimi yaparım.
Tevazu ile rükûa, huşu içerisinde secde ye varırım. Sol ayağım üzerine oturur. Sağ ayağımı dikerim. İhlâslı olmayı sağlar, sonra da bu namazımın kabulle mi karşılandığını ya da reddedildiğini bilemem..." 9
1-Mâide, 5. 2-Bkz. c.I, s. 40. 3-Müddessir, 1. 4-Süyûtî, ed-Dürru'l-mensûr, c.V. (İlgili ayetin tefsiri) 5-Aynı yere bk. (Süyûtî a.g.e.) 6-Bkz. Hâfız Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb. 7-İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitabü's-Salât, s. 190 vd. 8-Bezzâr, Müsnedinde rivayet etmiştir. 9-Bkz. Ğazzâlî, İhyâu Ulûmiddin. Namaz bölümü.